Xana'nın altıncı yaş günüydü. Lillesol ona sanki Xana'nın annesiymiş gibi bakıyordu. Xana için hiçbir şeyi esirgememişti ama Xana yine de hiç görmediği o annesini çok özlüyordu.
Evde, Lillesol'un Xana için yaptığı pastanın başında oturuyorlardı.
"Büyükanne Lillesol?"
"Efendim, Xana?"
"Annem ne zaman dönecek?"
"Bilmiyorum."
"Ama bana beş yaşıma girdiğimde geleceğini söyledin. Hâlâ gelmedi. Neden? Annem nerede?"
"Bilmiyorum."
"Annem beni sevmiyor mu?"
"İnan bana senden başkasını gözü görmüyor bile."
Kumral kadın derin bir iç çekti ve masadan kalktı.
"Hadi pastanı ye."
_______________________
On altı yaşına girmiştim ama annem hâlâ etrafta gözükmüyordu. Her sene doğum günümde Büyükanne Lillesol'a bu soruyu soruyordum, "Annem nerede?". Fakat cevap her zaman aynıydı, bilmiyorum.
Geçen birkaç günün ardından bu, evden dışarı ilk çıkışımdı. Evin önünde ki bankta oturup köyü seyrediyordum. O sırada gözüme beni düşüncelerimden uyandıran tanıdık birisi çarptı.
"Nica!", diye bağırdım. Esmer, kahve gözlü, minyon tip bir kızdı.
Yolun ortasında elinde bir meyve sepeti ile öylece duruyordu muhtemelen ormandan yeni toplamıştı.
"Xana, iki gündür neredesin sen böyle?"
"Biraz rahatsızlanmıştım özür dilerim. Haber vermem gerekirdi."
Nica homurdandıktan sonra yanıma doğru yürümeye başladı geldi.
"Al biraz meyve ye, İvy'nin annesi verdi."
"Teşekkürler.", deyip ağzıma böğürtleni attım.
"Imm, bunun tadı çok güzel. Bayan Sarah nereden buluyor bunları?", diye heyecanla söylendim.
Nica'nın elini tuttum
"Hadi gel öğrenelim.", derken sesim biraz fazla yüksek çıkmıştı.
Nica'yı peşimden hızla sürüklemeye başladım. Bir yandan da kıkırdıyorduk.
Üzerimizde, üstünde beyaz bluz ve altında uzun koyu yeşil renginde bir etek ile bu ikisini birbirine bağlayan siyah korsenin ipleri çıkan meltem ile hafifçe uçuşuyordu. Bayan Sarah ve kızı İvy kıyı kesimlerinde oturuyorlardı. Ormanın içinde yer alan evim için maalesef biraz uzak kaçıyordu.
Nica ile Asternna Krallığının en büyük köyü olan Silverwood köyünün merkezine gelmiştik.
Gittikçe hızımızı daha da arttırıyorduk. Etrafımızda top oynayan çocuklar, kendi peşlerinden meyve arabalarını sürüklemeye çalışan kişiler ve satıcılar vardı. Etraf çok sesliydi.
Son hız koşarken Nica'nın ayağı bir meyve arabası taşıyan tüccara takıldı ve tüccar dengesini kaybedip yere düşünce arabayı da arkasından sürükledi. Aracın içinde ki her şey dökülmüştü. Ben, Nica ve etrafta bu olayı kendi gözleriyle gören kişilerin ağzından bir bir şaşkınlık nidaları çıktı.
Nica, "Çok özür dilerim bu bir kazaydı isterseniz ödeyebilirim.", dedi. O sırada etrafta ki birkaç kişi dökülen meyveleri toplamaya çalışıyordu.
Tüccar sonunda incecik vücudunun altında kaldığı meyve arabasının altından çıkmayı başardığında,
"Ne demek ödeyebilirim?", dedi sert bir sesle.
"Ben o meyveleri tek tek, özenle kendi ellerimle seçtim anladın mı? En iyileriydi onlar!"
Herkes nefesini tutmuş bu anı izliyordu.
Nica donakalmıştı ne diyeceğini bilemiyordu. Sonra söze ben atılmaya karar verdim.
"İsterseniz sağlam meyvelerinizi toplayıp yıkayabiliriz."
"Tabii ki de öyle yapacaksınız.", diye öfkeyle söylendi adam.
Sonraki birkaç saati Nica ile meyveleri toplamak ve yıkamakla geçirdiğimiz için Bayan Sarah'ın bu güzel böğürtlenleri nereden bulduğunu maalesef öğrenememiştik.
_____________________________
İşimiz bittiğinde ikimiz de bitkin düşmüştük fakat bu olay Bayan Sarah'ın güzel mi güzel böğürtlenleri nereden aldığını öğrenmeme engel değildi.
"Oldu mu, Bay Spiro?",dedim.
"Güzel iş çıkardınız kızlar fakat bu incinen bileğimi düzeltmeyecek."
"Çok özür dilerim, gerçekten.", dedi Nica.
Yaşlı tüccar elini arkadaşıma doğru sallayarak sözlerini savuşturdu.
"Önemli değil. Hadi gidin şimdi.", dedi tüccar
ve arkadaşımız İvy'nin evine doğru yol aldık.