"İlla yalvarmam mı gerekiyor ya?" Jisung, Minho'nun bileğinden tutmuş, yürümesi için kendince teşvik ediyordu. Yaklaşık 20 dakikadır yol ayrımında kavga(?) ediyorlardı, nedeni ise Jisung'un Minho'yu evine davet etmesi ancak Minho'nun kararla reddetmesiydi.
"Haftaya finaller var diyorum. Sen de benimle ilgilenmek yerine çalışmayı dener misin?" Sokak ortasında oldukları için fısıldarcasına konuşuyordu, birinin onları bu hâlde görecek olması isteyeceği son şeydi.
"Zaten öleceğim, niye kalan zamanımı matematikle harcayayım aptal!" Minho anlık olarak afallamıştı. Tamam, beklediği cevap bu değildi. "Madem çalışmak istiyorsun, bizde çalış. Hem bana da yardım etmiş olursun." Jisung parlayan gözlerle Minho'yu etkilemeye çalışıyordu, ancak karşısında heykel gibi kalmıştı Minho. Aklı hâlâ ilk söylediği şeydeydi. Neden sürekli hatırlatıp duruyordu ki sanki...
"Jisung..."
"Hayır cevabını kabul etmiyorum!" İçine çektiği havayı sesli bir şekilde bıraktı Minho. Jisung cidden zorlu biriydi, ikna olmaz, laftan anlamaz, kendi bildiğini yapan inatçının teki.
"Sadece birkaç saatliğine-"
"İşte bu!" Jisung zafer kazanmış gibi yumruk yaptığı elini havada salladığında onun bu haline yan bir şekilde sırıtmıştı Minho. Gerçekten çocuk gibiydi. İstediği olduğu zaman neredeyse dans edecek konuma gelmesi de ayrı komikti.
Küçük çaplı sevinç gösterisine bir son verip tekrar Minho'nun bileğinden kavrayarak ilerlemeye başladı. Saniyeler sonra ise yüzünde hissettiği yanma hissi ile kaldırıma çakılmıştı, nedeni ise Minho'nun bileğinden olan elini parmakları arasında geçirmesi olmuştu. Ve sorun şuydu ki, yerde dizleri üzerinde olmasına rağmen hâlâ elini tutuyor olmasıydı.
Ölmek için kanser olmasına gerek yoktu, kalbi bu şekilde atmaya devam ederse birazdan hastanelik olacaktı zaten.
Kafasını iki yana sallayarak yüzünü olabildiğince gizlemeye çalıştı. Şu an domatesten hiçbir farkı olmadığına emindi. Ayağa kalktığı gibi önden yürümeye başladı, tabii hâlâ bir eli arkadaki gencin eline bağlıydı.
Evin önüne geldiklerinde elini Minho'nun elinden çekmek zorunda kalmıştı, buna karşın hissettiği boşluk garip bir şekilde rahatsız etmişti. Cebinden çıkardığı anahtarı ile kapıyı açtığında geriye çekilmiş ve önce Minho'nun girmesi için eliyle içeriyi işaret etmişti.
Minho içeri geçtiğinde arkasını dönerek Jisung'a bakmıştı. Ne için baktığını anlayan Jisung ise çenesiyle merdivenleri göstermişti. "Çantaları benim odama koyalım, ondan sonra yemek yeriz. Açlıktan midem sırtıma yapıştı." Minho onu başıyla onayladıktan sonra önden ilerlemesi için birkaç saniye beklemişti. Jisung da ayakkabılarını çıkarıp yanına geldiğinde merdivenleri Jisung önde, Minho bir basamak arkada çıkmaya başlamışlardı.
"Herhangi bir yere koy." diyerek çalışma masasının yanına gelişigüzel fırlamıştı kendi çantasını. Minho ona nazaran daha kibar bir şekilde çantasını duvar kenarına koyduğunda ceketini de aynı şekilde yerleştirmişti.
"Eveeet, asıl sorunun yaşanacağı bölüme geldik." Ellerini beline koyarak bakışlarını yerdeki bir noktaya odakladı. "Ben yemek yapmakta berbatım." Minho sahiden kahkaha atmak istiyordu. Öyle ki, son zamanlarda hiç olmadığı kadar huzurlu hissediyordu. En son ne zaman kendi gibi gülmüştü, bilmiyordu. Ancak Jisung ile olduğu her zaman içinden gülmek geliyordu.
"Yardım ederim. Yurtta bazen yemekler yeteri kadar iyi olmazdı, bu yüzden kendimiz halletmek zorunda kalırdık. Az çok bir şeyler biliyorum yani." Jisung'un gözleri memnuniyetle ve hayranlıkla patlamıştı. İçinden Minho'nun boynuna atlamak geliyordu, ancak bunu yapamayacağını kendi de biliyordu.
"Sahiden mi?" dedi. "Kötü olduğum şeylerin hepsinde iyisin. Bu haksızlık." Minho, bebek gibi mızmızlanan oğlana göz devirip odadan çıktığında Jisung da hızlı adımlarla yetişmeye çalıştı ona. "Mutfak ne tarafta?" diye sordu merdivenin sonuna geldiğinde. Bakışları paytak adımlarla basamakları inen oğlanı bulduğunda istemsizce bir gülümseme oluşmuştu yüzünde. "Sol tarafta, açık olan kapı." Başıyla onaylayarak o tarafa yöneldi.
"Ne yemek istersin?" demişti ellerini yıkarken. "Bilmem ki, ben genelde kolay şeyler yapardım tek olduğum zamanlar." Göz ucuyla Jisung'a baktı Minho, kendisinden bir farkı yoktu. "İnan bana, kolayı varken kimse zor olanı seçmez." Jisung duyduğu söze gülmüştü, kendisi gibi insanlar da vardı demek ki.
"O halde, madem kolayı var neden zoru seçiyoruz?" Ellerini kurularken sorgular gibi bakmıştı ona Minho. Jisung ise telefonunu almak için odasına çıkmıştı. Geri geldiğinde Minho onu tezgaha yaslanmış bir şekilde bekliyordu. "Aklından ne geçiyor?"
"Biraz önce 'kolayı varken zor olanı kim seçer' diyen sen değil miydin?" Tek kaşını kaldırıp yaslandığı yere daha da sindi. "Ben öyle demedim."
"Her neyse işte. Ben de diyorum ki neden uğraşıyoruz ki? Sipariş verelim."
"Ailenin çoğu zaman geç geldiğini söylemiştin," Başıyla onayladı Jisung. "Evde tek kaldığında dışarıdan mı söylüyorsun yani?" Tekrar -gururla- başını salladı. Ne vardı ki bunda? Herkes böyle yapmıyor muydu...
"Neden bu kadar zayıf olduğunu belli oldu." Jisung'un yüzündeki gülümseme silinirken yerini şaşkın bakışlar devralmıştı. "Yemek konusunda tartışmaya girersek annen eve geldiğinde anca masaya oturabiliriz. Git ve domates getir, salçalı makarna yapalım." Jisung aldığı teklif karşısında kahkahasına engel olamamıştı.
"Neye gülüyorsun? Komik bir şey mi var?" Jisung çektiği sandalyeye kendini bırakırken yanıtladı. "Mutfağa öyle bir giriş yaptın ki... Zor bir yemek falan yapacaksın sandım. Makarna mı?" Jisung tekrar gülmeye başladığında Minho, can acıtmayacak şekilde bacağına tekme atmıştı. Jisung ise hep yaptığı gibi olayları abartarak bacağını tutup yalandan ağlamaya başlamıştı.
"Yemek yapmakta iyiyim demedim, bu konuda az çok bilgim var dedim. Yurt şartlarında ne gibi bir yemek yapmamı bekliyorsun?" Jisung sızlanmayı keserek oturduğu yerden kalktı.
"Peki madem. Kaç tane gerek?" Dolabın kapağını açtığında göz ucuyla Minho'ya baktı, o da kendisine bakıyordu. Gözlerini kaçırıp dolapta domateslerin olduğu rafı aramaya başladı. Minho birkaç saniye düşünmüş, ardından "İki tane yeterli." diyerek çekmecede bıçak aramıştı.
Jisung elinde iki adet domatesle döndüğünde onları tezgaha bırakmış ve ellerini yıkayarak, Minho'ya gerekli malzemeleri hazirlamakta yardım etmişti. "Makarna işini ben hallederim, sen domatesleri doğra." Jisung başıyla onaylayarak söyleneni yapmıştı.
Uzun uğraşlar sonucu yemek yapma işi bittiğinde tabakları da alarak salona geçmişlerdi. İkisinden de çıt çıkmıyordu, nedeni ise Jisung'un ağzının dolu olması, Minho'nun ise onu izlemekten konuşmaya vakit bulamamasıydı. Jisung üzerinde olan bakışları hissettiğinde Minho'ya bakmış, bakmasıyla da büyük olan gözlerini kaçırmıştı. Jisung'un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme yer edinirken Minho da nihayet yemeğe başlamıştı.
"Ders çalışacağım diye gelmek istemiyordun. Fena mı oldu, hm?" Jisung dolu ağzıyla konuştuğunda Minho'nun bakışları ister istemez dudaklarına katmıştı. Ağzındaki parça boğazına kaçtığında öksürmeye başladı. "Ay! İyi misin?" Jisung önündeki suyu Minho'ya uzatıp içmesini beklemişti. Kendine verilen bardağı tek dikişte bitiren Minho rahatlamış bir şekilde nefes vermişti.
"Çalışırım birazdan. Hem beni de çalıştır diyen sen değil miydin? Bahanesiyle sınavlarını düzeltirsin."
"İyi de, benim notlarım zaten iyi. Sadece matematiğim kötü, o da ortalamanın üstünde yine. Geçiyorum yani. Kendine bak sen, geçen İngilizce'den 37 alan ben miydim, sen mi?" Şimdi dalga geçme sırası Jisung'daydı.
"Sadece o ama. Diğer notlarım gayet iyi, vuracak başka bir açık ara." diyerek boş tabakla birlikte ayaklandığında Jisung onun bu haline göz devirerek peşinden ilerlemişti. Bulaşıkları da hallettikten sonra ders kitaplarını almak için Jisung'un odasına gitmişlerdi.
"Biz harbiden bu kadar ders görüyor muyduk ya?"
"Günaydın." diyerek kendisiyle dalga geçen Minho'ya geride bırakarak merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştı Jisung.
Salona geldiklerinde ellerindeki kitap ve defterleri masaya bırakarak birer sandalye çekmişlerdi kendilerine. İşte şimdi ders çalışmak için hazırlardı.
"Hangisinden başlamak istersin?"
"Hiçbirinden..."
"O hâlde matematikle başlayalım."
"Ya!"
Küçük bir kıkırtının ardından geçen ders kaldıkları sayfayı açmış ve işledikleri konuyu gelişigüzel anlatmaya başlamıştı Minho. Jisung matematikten nefret ederdi, yani şimdiye kadar. Minho anlattığı zaman zor geldiği için yapamadığı konular bile kolaylaşmıştı sanki.
"E bu basitmiş?" dedi şaşkınlığını gizleme gereği duymayarak.
"Bu kadar önyargılı olmasaydın daha öncesinde de fark edebilirdin."
Yaklaşık 2-3 saat bu şekilde geçmişti. Minho anlatmış ve Jisung dinlemişti. Son olarak da pekiştirme amaçlı konu testlerinden çözmüştü, sonuç beklediğinden çok daha iyiydi. Ve hepsi Minho sayesindeydi.
"Kalanı da bunun üzerine ilave edersek elimize geçen sonuç 17 oluyo-" Minho Jisung'a baktığında, okulda hep yaptığı gibi kollarını sıranın üzerinde birleştirmiş bir şekilde uyuyor olduğunu fark etti. Anlaşılan yorulmuştu ve uyuyakalmıştı. Dakikalar boyunca onun uyuyan yüzünü izledi, bazen okulda da denk geliyordu ve açıkçası iç sesi ne derse desin seyretmek hoşuna gidiyordu.
Jisung hareket eder gibi olduğunda Minho onu odasına çıkarıp çıkarmamak arasında kaldı. Sanırım onu yatırıp gitse iyi olurdu. Giriş saati çoktan geçmişti, bu da demek oluyordu ki müdire ile güzel bir konuşma yapacaktı.
Oturduğu sandalyeden kalkarak Jisung'un yan tarafına geçti. Bir kolunu omzuna atarak yürümesi için ona destek verdi, ancak Jisung kendinde olmadığı için adım atacak durumda da değildi. Derin bir nefes alıp, bir elini beline diğer elini de dizlerinin hemen altına yerleştirerek Jisung'u kucağına aldı. Tahmin ettiğinden daha hafifti, merdivenden çıkmak zor olmayacaktı anlaşılan.
Kucağındaki bedenin ağırlığına alıştıktan sonra yavaş yavaş, Jisung'u uyandırmamaya dikkat ederek sessizce merdivenlere doğru ilerledi. Merdivenin basamağına adım atmasıyla duyduğu, anahtarın kiliti açma sesi olduğu yerde kalmasına neden olmuştu.
"Jisung, hayatım biz geldik."