"Neden numaranı söylememekte bu kadar ısrarcısın?" Genç, peşi sıra kendisini takip eden oğlanın duyabileceği bir tonda sorusunu sorduğunda cevap almak için fazla beklemesine gerek kalmamıştı.
"Çünkü eğer numaramı öğrenirsen dakika başı arayacak, açmadığım için de yüzlerce mesaj atacaksın. Hiç gerek yok." Jisung aralarındaki mesafenin eşitlenmesi adına adımlarını durdurduğunda, beklediğinin aksine Minho durmamış hatta adımlarını hızlandırarak önden yürümeye başlamıştı. Derin bir iç çekti Jisung. Saniyeler sonra da kendisini Minho'nun başucunda bulmuştu.
"Sanırım bu konuda haklısın. Ama ne yapabilirim, sana başka türlü ulaşmamın imkanı yok. Evinin yerini bilmiyorum, sadece benim evimle aynı yönde olduğunu biliyorum. Bu şekilde seninle planlı vakit geçiremem ki!"
İçinde tuttuğu cümleleri isyan edercesine dışarı vurduğunda Minho onun bu haline göz devirmiş ve elini sağındaki bedene uzatarak, "Telefonunu ver." demişti.
"Yeter ki sen iste!" Jisung aptalca olduğuna emin olduğu sırıtmasını gizlemeden elini cebine atarak telefonunu çıkardı, ardından şifreyi de girerek telefonu Minho'ya uzattı.
"Kim şifresini doğum tarihi koyar ki?" Jisung'un gülümsemesi yerini 'öldürürüm seni' adı altındaki bakışlara bıraktığında Minho kendi kendine mırıldanarak telefona numarasını tuşlamış ve emin olmak için çağrı yapmıştı. Cebinde olan kendi telefonu titremeye başladığında numarayı kontrol etme gereği bile duymadan aramayı sonlandırmış ve telefonu sahibine geri vermişti.
Telefonunu geri alan Jisung numarayı kaydettiğinde hâlinden memnun bir şekilde cihazı aldığı yere, cebine geri sıkıştırdı. Sessiz geçen birkaç dakikanın ardından Jisung aklına gelen fikirle sırıtmış, gülümsemesi henüz yüzünden silinmemişken yanında yürüyen bedene çevirmişti bakışlarını. Üzerindeki gözleri hisseden Minho ise olacakların bilincinde, düz bakışlarla sormuştu sorusunu.
"Yine ne istiyorsun?" Jisung ise şaşkın bakışlarla "Nasıl anladın?" cevabını vermişti. Sadece kendisine bakması bile aklında bir şey olduğunun kanıtıydı Minho için, anlaması çok da zor olmamıştı.
"Ne zaman böyle baksan ya bir şey istiyorsun ya da bir yerlere gitmek için ön hazırlık yapıyorsun, ki iki şık da aynı yola çıkıyor ve sen sormadan söyleyeyim, hayır."
"Ya ya ya! Dinlemedin bile!" Kendisini sarsmaya başlayan oğlana iğneleyici bakışlarını sundu Minho. Krema çırpar gibi kendisini bir o yana bir bu yana hareket ettiriyordu, en sonunda başına giren ağrı yüzünden Jisung'u kollarından tutarak durdurmak zorunda kalmıştı. Birkaç saniye gözlerine inen perde yüzünden ağırlaşan gözkapaklarında engel olmayarak hareketsiz kalırken Jisung endişeli sesiyle konuşmuştu.
"Minho? Mimho, iyi misin?" Kendisine gelen genç derin bir nefes alarak ellerini oğlanın bedeninden uzaklaştırdığında birkaç kalimeyi zar zor bir araya getirebilmişti.
"İyiyim, sorun yok." Jisung ise tatmin olamayarak aynı soruyu yinelemişti.
"İyiyim amına koyayım. Mikser gibi bir o yana bir bu yana salladın, ne olmasını bekliyordun?" Jisung, Minho'nun ilk defa küfür ettiğine şahit olmuştu. Bırak küfürü, kaba olan herhangi bir kelimeyi bile kullanmamıştı bu zamana kadar. Bu hâli bir yandan garibine giderken diğer yandan ilk defa kendi gibi davrandığını hissetti Jisung, hep böyle olmasını istedi o an.
Jisung kıkırdamaya başladığında Minho anlamsız bakışlarla oğlana bakıyordu. Ne vardı bu kadar komik olan?
"Neye gülüyorsun?" dedi kendine engel olamayarak.
"Küfür ettin! Minho, ilk defa küfür ettin! Bunu acilen altın harflerle yazdırmamız lazım!" Minho gence 'bu muydu?' der gibi baktığında Jisung'un gülüşü büyümüştü. Kalabalık arasında tabiri caizse 'ağır kelimeler' kullanmaktan kaçındığı doğruydu, ancak küfür ettiği de oluyordu. Olmuştur yani. Belki de olmamıştır.
Minho tekrar yürümeye başladığında Jisung biraz fazla abarttığını düşünerek gülüşünü bastırmıştı. Kendinden büyük olanın hizasına geldiğinde hâlen soramadığı soruyu sormak için atıldı.
"Akşam müsait misin?" Minho tek kaşı havada Jisung'a baktı. İşte bunun olmasından korkuyordu. Derin bir nefes alarak "Ne için olduğuna göre değişir." demişti. Jisung'un yüzüne yine o umut dolu gülüşlerden biri hakim olmuştu.
"Beraber bir şeyler yapalım diyordum. Yani senin için de uygunsa?" Minho, sahte olduğu belli olan bir düşünce içerisine girdiğinde Jisung geç de olsa cevap vermekten kaçındığını fark etmişti.
"Düzgün bir cevap verecek misin?" Yüz hatları ciddiyetini korurken cevap bekleyen gözleri Minho'nun yüzünde dolanıyordu.
"Ne dersem diyeyim her halükarda aklındaki şeyi yapacaksın."
"Evet, öyle yapacağım." Jisung ufak çaplı heyecanını geri plana atarak ellerini arkasında birleştirdi, her ne kadar çantası biraz zorlamış olsa da. Kendinden emin adımlarla kaldırımda yürürken ayrılma noktasına geldiklerini fark etti.
"Bildirimlerin açık olsun, vakti geldiğinde konumu atarım." Minho onaylar biçimde kafa salladığında, Jisung kendisine el sallayarak uzaklaşmıştı bulunduğu yerden. Minho da Jisung'u izleyerek geçirdiği birkaç saniyenin ardından eve gitmek için hareketlenmişti. Kim bilir bu sefer kendisini neler bekliyordu...
Eve gelen oğlan çantasını yatağına fırlatarak formalarını değiştirmeye başlamıştı. Aklında bariz bir plan yoktu akşam için ancak Minho'yla vakit geçirecek olma fikri sebepsizce sırıtmasına neden oluyordu.
Üstündekilerden kurtulduğunda dolaptan bir havlu alarak duşa girdi. Her zamankinden mutlu olduğundan bu sefer Müslüm Gürses yerine Dua Lipa söylüyordu suyun altında. Duştan çıktığında ise havanın yavaş yavaş kararmaya başladığını fark etti, oysa henüz yemek bile yememişti. Üstüne, dolapta eline geçen ilk eşofman ve tişörtü geçirdiğinde mutfağa inerek hazırda yemek olup olmadığına baktı. Hem annesi hem babası geç saate kadar çalıştığından annesi bazen yemeği gitmeden önce yapar Jisung için bir kenara bırakırdı, ancak bugün tezgahta bırakın yemeği tencere bile yoktu. İş başa düşmüştü.
Telefonuna baktığında saatin 19:27 olduğunu gördü. Ne yani duşta o kadar uzun mu kalmıştı? Hızlı olmak adına orta boy tencerelerden birini alarak suyla doldurdu. Altını da açarak hafif ısınmasını bekledi. Dakikalar sonra buharı görünen suya henüz açılmamış paketteki makarnayı da ilave ederek kaynaması için ağzını kapattı.
Her zaman hazıra kaçan ve basit yolları tercih eden biri olmuştu Jisung. Uğraşmak hobilerinden biri değildi, gerek de yoktu zaten.
Ocaktan kaynama sesleri geldiğinde elindeki telefonu bırakmış ve tezgaha yönelmişti. Dolaptan aldığı bir tabağa makarnayı süzdükten sonra koydu, çekmeceden aldığı bir kaşığı da beraberinde masaya götürdü. Hep yaptığı gibi internetten ilgi alanına giren bir videoyu açıp, yemek yerken izlemeye başladı.
Henüz tabağın yarısına gelmiş olmasına rağmen karnı doğmuştu, hatta fazla bile yediğini düşünüyordu. Midesi hafiften bulanmaya başladığında tezgahtaki sürahiden bir bardak su alarak odasına ilerledi. Çekmeceden aldığı ilacın ambalajını açarken kendine hakim olamayarak hızlı adımlarla banyoya ilerledi. Yediği yemeğin tamamını lavaboya boşalttığında yaşadığı şeyin saçmalığını düşündü, yemek bile yiyemez olmuştu.
Eline biraz su alarak yüzünü yıkadı tekrar aynı şeyin olmaması için odasına dönüp ilacı su yardımıyla içti. Birkaç dakika boyunca yatağa uzanarak baş dönmesinin düzelmesini bekledi. Her seferinde aynı rutin şeyler olduğundan alışmıştı artık.
Kafasını kaldırmadan yanında duran telefona uzandı, Minho'nun yeni kaydettiği numarasını bulduğunda mesaj yerine girerek yazmaya başladı.
+9005**:
musait misin?
19:42
Telefonu kapatarak aldığı yere geri koydu. Gözlerini kapatıp rahatlamayı beklerken gelen bildirim sesiyle telefona atılması bir olmuştu.
minho:
yapacak bir işim yok
yani evet müsaitim
19:44
sincap:
*konum*
geldiginde haber ver
minho:
tamam
Telefonu kapatıp hazırlanmak için yataktan kalktı Jisung. Aynadan kendi görüntüsünü gördüğünde çok da fena görünmüyordu, tişörtünü değiştirse yeterdi. Ağır adımlarla dolaba ilerleyip giyecek yeni bir tişört aldı. Askılıkta eline geçen ilk ceketi de giyerek salona ilerledi. Çıkmadan önce anahtarını ve cüzdanını da aldığında evden ayrılmaya hazırdı.
Minho kendisine atılan konuma geldiğinde Jisung'un neden burayı tercih ettiğini düşündü. Gece gece sahilde ne yapabilirlerdi ki? Gözüne ilişen banka ilerleyip temiz olduğuna emin olduğunda oturdu. Birkaç dakikalık bir bekleyişin ardından Jisung elinde bir poşetle yanına geldiğinde şaşırmıştı Minho. Ne yani gece gece içecekler miydi?
"Alkol kullandığını bilmiyordum." dedi oturduğu yerden kalkarken. Jisung omuz silkerek biraz ilerilerinde bulunan ağaca doğru yürümeye başladı. Sahil kenarı soğuk değildi ancak esen rüzgar serindi, saçlarının arasından geçişi ise en sevdiği kısımdı.
Kumların üzerine kendini öylece bıraktığında yanına oturması için eliyle sağ tarafını işaret etmişti. Yanına yerleşen Minho ise arkasındaki ağaca yaslanmış, bir sorun olduğunu hissettiği oğlana dikmişti bakışlarını.
"Sanırım anlatmam gereken şeyler var." dedi Jisung. Fark etmişti zaten Minho, soğuk ruh hâlinden bir şeyler olduğu belli oluyordu.
"Ne gibi?" Jisung poşetten çıkardığı biranın birini Minho'ya uzattığında reddetmedi onu genç oğlan. Madem dinleyici olacaktı, bir süre kafa dağıtmaktam bir zarar gelmezdi.
"Okula gelmediğim iki gün boyunca ne yaptığımı hiç merak ettin mi?" Kafasını olumsuz anlamda salladı Minho, bir yandan da elindeki teneke kutunun halkasını açmaya çalışıyordu.
"Hastanedeydim," dedi Jisung. Minho'nun bakışları yüzüne ay ışığı vuran gence döndüğünde kendisine bakmak yerine elleriyle oynadığını fark etti. Bir şeylerden rahatsız oluyor, belki de anlatmak istemiyordu.
"Gece şiddetli mide bulantısıyla uyandım. Banyoda ağlayarak yediğim şeyleri çıkarıyordum. O kadar kötü bir durumdaydım ki... Sesimi duyup annem gelmiş, toparlanmama yardım ederek hastaneye gitmek için babama haber verdi, hâliyle o da uyandı. Gecenin bir vakti, diğer herkes uyurken ben tahlil bekledim. Dakikalarca, saatlerce sonuçları bekledim. Hastane odasının o berbat hissiyatı daha da kötü olmamı sağlamıyormuş gibi üstüne kendimle ilgili bilmediğim şeyler de öğrendim."
Yüzünde mimik oynamıyordu Minho'nun. Öylece denizi izleyen genci seyrediyordu, Jisung'un bakışları kendisine döndüğünde ise uzun zamandır hissetmediği bir şey hissetti; biri için üzülmüştü. Ve bu biri sıradan biri değil, ölümünü kendine adamış biriydi.
"Hastanede karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Dönem başıydı. Haftalık kontrol için gelmiştim. O gün mutlu olmamın bir nedeni de buydu aslında, bana ilerleme katettiğimi belki de hastalığımın iyiye ilerliyor olabileceğini söylediler. Yaşayacak fazladan birkaç yılımın daha olduğunu öğrendiğimde sevinmiştim, bu duygu güzel hissettirmişti. Ancak son seferinde işler pek de iyi gitmedi. Bırak iyileşmeyi, pankreasın tamamen işlevini kaybettiğini söylediler. Üstelik bunu yüzüme karşı bile söylemeye tenezzül etmediler, gizlice konuşurlarken duydum. Ailenin senden bir şeyler saklaması çok can acıtıcı, Minho."
Dolmuş gözleri daha fazla damla biriktiremez gibi bir bir akmaya başlamıştı. Jisung daha önce kimsenin yanında ağlamamıştı, ailesinin yanında bile. Ve şimdi, belki de sadece bir aydır tanıdığı birine içini döküyordu. En yakın arkadaşına bile anlatmaktan çekindiği konuları kendisini eleştirmeyecek tek kişiye açıklıyordu. İçinde biriktiği duygular artık katlanılamaz bir hâl almıştı Jisung için. Herkesin kendinden bir şeyler saklıyor olması, üstelik saklanan şeylerin kendi hakkında olması o kadar sıkıyordu ki canını...
Gözlerini kaçırdı Jisung. Vereceği tepkiyi merak etmiyordu çünkü tepki dahi vermeyeceğini biliyordu Minho'nun. Ancak beklemediği bir şey oldu. Minho kendisine bakmadan konuşmaya başladı.
"Küçükken, belki de 7-8 yaşındayken annemi ve kız kardeşimi kaybettim. Aramızda pek bir yaş farkı yoktu. Henüz 5 yaşındaydı hatta. Babamın evde olmadığı bir gün annem beraber vakit geçirmek için bizi dışarı çıkarmaya karar verdi, ancak geri dönerken arabanın motorunda bir arıza çıktı. Ne olduğunu anlayamıyordum, küçüktüm sonuçta. Annem neler olduğunu öğrenmek için arabadan ayrıldı, bir şeylere bakıp geri döndü çok geçmeden. Arabayı tekrar çalıştırmayı denediğinde ise motor patladı."
Öğrendiği şey karşısında nutku tutuldu Jisung'un. Böyle bir şey beklemiyordu. Özellikle Minho tarafından olmasını asla beklemiyordu.
"Alevler etrafı kapladığında görebildiğim tek şey annemin baygın bedeni ve kız kardeşimin çığlıklarıydı. Elimden hiçbir şey gelmedi... Biri gelip beni o arabadan çıkarana kadar hareket dahi edemedim. Hatırladığım son şey ise Minji'nin de annem gibi baygın düştüğüydü. Karakola götürüldüm, yemek yedirmeye çalıştılar, konuşmam için her şeyi yaptılar ama benim yaptığım tek şey öylece duvarı izlemek olmuştu. Babam geldiğinde perişan bir haldeydi. Beni gördüğünde ise az da olsa sevinmişti, en azından öyle düşünmüştüm. Cenazaye katılmadım, babam katılmama izin vermedi. Onun yerine beni evde tek başıma bıraktı. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı Jisung. Düzenli bir işi olan adam istifa edip bütün parasını alkole yatırdı. Sabahları gider geceleri sarhoş bir şekilde gelirdi eve. Eğer uyanık olduğumu görürse bağırır çağırır neden hâlâ hayatta olduğuma dair yakınırdı. Evde yemek yapan kimse yoktu, diyorum yq çocuktum, bilmezdim böyle şeyleri. Arada halam gelirdi yanıma, yemek yapardı, benimle ilgilenirdi, sonra da bir miktar para bırakıp giderdi. Bunu da gizlice yapardı ama... Babam öğrendiğinde ise yine bana kızardı, ona yük olduğumu söylerdi, halamın verdiği parayı da alır giderdi. Bir gün eve birkaç sivil polis geldi, başta kapıyı açmaya korktum. Ya onlar da babam gibi insanlarsa diye açmak istemiyordum kapıyı. Evde birilerinin olduğunun farkındaydılar, bu yüzden zorla girdiler. İlk önce bir kadın yanıma geldi, iyi olup olmadığımı sordu, konuşmadım. Sonra yanındaki diğer iki erkek evi gezdiler, benden başka kimse olmadığını anladıklarında beni de alıp evi terk ettiler. Kendimi karakolda buldum bir anda. Halam da oradaydı ama bu sefer. Meğer, kadın yaşadıklarıma dayanamamış ve çocuk esirgeme yurdunu aramış, onlar da evi kontrol etmeleri için birkaç yetkili göndermiş. Buradan sonrası hızlı gelişti zaten, yurda yerleştim, vasiyetim halamın üzerine verildi. Akıl sağlığı yerinde olmadığı için babama herhangi bir ceza verilmedi ancak uzaklaştırma aldı. O günden sonra mahkeme haricî görüşmez olduk. İyi de oldu böylesi. Zor olsa da yurda alıştım, kimseyle konuşmuyordum ama dediklerine de uyuyordum. Kısa zamanda okula devam etmeye başladım. Yeni bir okula geçtim tabii, diğer okuldaki çocuklar aileleri yüzünden benimle konuşmaz olmuştu. Alışamadım, ne yaparsam yapayım eskisi gibi olmadı hiçbir şey. Mecburen kendimi saklamak zorunda kaldım. Arkadaş edinemez, insanlarla sohpet edemez oldum. Jeongin benim ilkokul arkadaşımdı, benden nefret etmesinin nedeni de buydu. Ne düşünüyordu veya etraftan ne duymuştu bilmiyorum ama kimse bana bir açıklama şansı vermedi, verseler de açıklama yapamazdım hoş. Lisede aynı okula hatta aynı sınıfa düşünce yine aynı şeyi yaptı, yokmuşum gibi davrandı. Bu sefer alışmam çok da zor olmamıştı ama. Her şeye bir yıl geç devam ettim, okul da dahil. Kendimi kitaplara ve derslere verdim. Çalışıp iyi bir yeri tutturursam belki yeni bir sayfa açabilirim diye düşündüm. Pek umduğum gibi olmadı bazı şeyler tabii."
Jisung ne diyeceğini bilemiyordu. Minho'nun yaşadığı şeylerin yanında kendi dertleri bir hiç gibiydi gözünde. Elinden bir şeyler gelmesini istedi, ama sadece istedi.
"Ben... bilmiyordum..."
"Önemli değil, zaten artık senden başka kimse bilmiyor."
Gözyaşları artık kendi için değil Minho için akıyordu. Belki geçmişini ona geri veremezdi ama geleceği için elinden geleni yapabilirdi, en azından bu şekilde bir yararı dokunurdu.
"Minho..."
"Hm?"
Her ne kadar çekiniyor olsa da içinden geleni yapmak istemişti. Minho'yla beraberken hiç olmadığı kadar kendi gibiydi. Onun da kendisiyle beraberken aynı şekilde olmasını istiyordu. Bu yüzden kollarını iki yanında açarak dolu gözlerle yanındaki bedene döndü.
"Sarılalım mı?"
İki defa bir konuda hiç düşünmemişti Minho, sadece aklından geçeni yapmıştı. Başını hafifçe sallayarak yanındaki bedenin kolları arasına girdi. Uzun zaman sonra bu his... Güzel hissettirmişti.
Ne kadar o pozisyonda kaldıklarını bilmiyordu Jisung ancak omzunda hissettiği ıslaklık yüzünden geri çekilmek de istemiyordu. Sıkı sıkıya sarmıştı Minho kollarını kendisine. Bu ânı bozmak gibi bir planı yoktu. Minho'nun kendisini ağlarken görmek istemeyeceğini de biliyordu, bu hâli her zamankinden çok hoşuna gitmişti.