Soğuk esen esintiyle duyduğu ses karşısında irkilen arsız, topraksız çiçek, boş bakan gözleri ürkerek kumrala çalan kaşlarını çatmıştı. Bakışlarındaki ürkeklik Wei-Xin-Jin için tatlı gelmişti. toplanmamış saçlarının arasındaki küçük örgüler güzelliğini göremeyen kıza çok yakışıyordu.
"Efendim, sizde kimsiniz? Kusura bakmayın ben sizi göremiyorum ve mağzur görün sesinizden tanıyamadım. Bana kendinizi tanıtır mısınız?"
Wei-Xin-Jin kızın naif sesine gülümseyip onun yanına oturmak için soğuk toprağa bırakmıştı kendini. Karşısındaki genç kızdan bir ses seda bekleyen arsız, topraksız çiçek ürküyordu sessizlikten. Onun en büyük korkusu sessizlikti. Güzelliğini göremeyen kız yalnızlıktan korkmazdı ama sessizlik onun için en büyük korkulardan biriydi. Bunu bilmeyen Wei-Xin-Jin kızın bu ürkekliğini anlayamıyordu. Güzelliğini göremeyen kız elindeki gülleri sıkarken Wei-Xin-Jin daha fazla beklemek istemedi.
"Beni affedin kendimi tanıtmayı unuttum. Bu şekilde işinize karışmak istemezdim ama çok güzel şarkı söylüyordunuz. Ben buraya yeni taşındım hatta artık karşı komşunuzum. İsmim Wei-Xin-Jin. Senin ismin ne? Seninle tanışmak isterim"
Dediğine şaşıran güzelliğini göremeyen kız gergin ifadesinin yanında derin bir üzüntü barındırmıştı yüzüne. Boş gözlerinde yatan hüzün yere değerken yavaştan elindeki sarı güllerin taç yapraklarını yolup sepetine ekliyordu. Derin bir nefes verip Wei-Xin-Jin'e karşı hüzünle konuşmaya başladı.
"Beni tanımak istemezsin Xin-Jin. Benimle arkadaş olmak senin için zor olur. Tek başına mücadele etmek zorunda kalırsın. Ben bu köyün kör kızıyım. Beni yanında gören her kez utançtan başka bir şey hissetmez. Lütfen beni dinle ve yanımdan ayrıl. Ben senin yanına yakışmam Xin-Jin."
Bu duyduklarına şaşıran Wei-Xin-Jin anlamıyordu. Yanına en çok yakışacak kişi karşısındaydı ama o sanki bir hiçmiş gibi kendini yok saymasını istiyordu. Bu duruma canı sıkılan Wei-Xin-Jin güzelliğini göremeyen kızın bir elini tutup şefkatini hissettirmek ister gibi sevdi. Açık ten rengine sahip elleri yumuşacık ve gülün dikenleri yüzünden oluşan sıyrıklara sahipti. Bazı sıyrıklar kanayıp kurumuş ellerinde iz bırakmıştı ama bu bile güzelliğini gizleyememişti.
"Bırak senin değerini bilemesinler. Ben seni tanımak istiyorum. Kör olman benim için bir şey değiştirmez. Lütfen bana ismini söyle."
Arsız, topraksız çiçeği duyduklarına sevinirken yüzünde bir gülümseme peydahlanmıştı. Şeftali renginden daha koyu olan dolgun dudakları inci dişlerini göstererek gülümsemiş, konuşmaya başlamıştı.
"Benim ismim Fanya. Fanya Hançer. 22 yaşındayım. Sen kaç yaşındasın?"
"Ben 25 yaşındayım. Açıkçası sesine hayran kaldım, Fanya."
Dediğine utanan güzelliğini göremeyen kız, al al olmuş yanaklarını gizlediğini sanarak yüzünü eğmişti. Gözleri mutluluktan kısılırken dudaklarını dişlemişti. Wei-Xin-Jin'in gözleri kızın dudaklarına kaysa da, kızın göremediğini bildiği için kendini gizlemedi. Aslında bu yaptığından utanmıştı ama acı gerçek şu ki izlemeye doyamamıştı Wei-Xin-Jin.
"İltifat için teşekkür ederim. Böyle şarkı söylemeyi bana abim öğretmişti. Kendisi yarı zamanlı tarlada çalıştığı için beni burada bıraktı. Peki sen neler yapıyorsun? Eminim benden daha güzel işler yapıyorsundur."
Wei-Xin-Jin başını yana eğerek kızın yüzünü hafızasına kazımak istemişti. Arsız, topraksız çiçeği gülünce bir başka oluyordu. Kalbinin dizginleyemiyordu. Kaptırmıştı bir deli gönül işine kim ne yapabilirdi bu sevgisine.
"Ben ne mi yapıyorum? Benim işim sanatın ta kendisi. Ressam ve heykeltıraşlık yapıyorum. Sanat dalının biricik kraliçesiyim. Peki siz söyleyin hanımefendi. Güllerin taç yapraklarını neden topluyorsunuz?"
Wei-Xin-Jin'in dediğine gülen Fanya elindeki işe kaldığı yerden devam ederken huzurla cevap vermişti. Yemyeşil gözleri hiçbir şey göremese de hislerini çok güzel yansıtıyordu. Uzun kirpikleri anlık iki defa titremişti. Wei-Xin-Jin'in burnuna kızın gül kokusu gelip mest etmekten başka seçenek bırakmıyordu.
"Ben topladığım taç yapraklarıyla gül reçeli yaparım. Her hafta bir kere pazara gider abim Rain ile yaptığımız reçelleri satarız. Aslında bir tek gül reçeli yapmıyorum. Arada papatya reçeli, şeftali reçeli ve çilek reçeli de yaparız ama benim en sevdiğim gül reçeli. Eğer istersen sana da getirebilirim."
Dediğine mutlu olan Wei-Xin-Jin kalbine engel olamadan güzelliğini göremeyen kızın yanağına hafif bir öpücük kondurup geri çekilmişti. Buna şaşıran Fanya, anında yüzü değişirken utançtan yüzünü eğmişti. Saklandığını sanan arsız, topraksız çiçek al al yanaklarıyla kırmızı güllere taş çıkarmıştı. Şaşkınlıktan açılan dudakları anlık dolgun dudaklarını birbirine bastırmasına sebep olmuştu.
"O zaman bir anlaşma yapalım. Sen yarın evinden yaptığın bir reçel al, bende seni evinden alıp benim evime getireyim. Birlikte hem kahvaltı yapar, hem de birbirimize daha çok ısınmış oluruz. Seni çok sevdim Fanya ve emin ol seni tanımaktan onur duyarım."
Fanya, Wei-Xin-Jin'in dediklerini düşünürken kaşlarını çatmıştı. Açıkçası halasına bunu nasıl anlatması gerektiğini bilmiyordu. İçin bir korku belirirken kaşlarını çatmıştı. O kadına bir söz etmeye gelmezdi ama yanındaki kızı çok sevmişti. İlk kez bir arkadaş isteğiyle dolup taşarken bu fırsatı kaçıramazdı. Kendini düzeltip karşılık verdi yeni arkadaşına.
"Asıl seni tanıdığım için benim onur duymam gerek Xin-Jin. Yarın seni bekliyor olacağım arkadaşım."
Bunu duyduğuna sevinen Wei-Xin-Jin'in içinde filler tepiniyordu. Yüzünde gülümsemeye sebep olan bu güzelliğini göremeyen kıza kapılmamak elde değildi. Dudaklarını yemeye başlayan Wei-Xin-Jin farkında bile değildi. Fanya'nın ilk arkadaşı olduğunun farkında bile değildi. Arsız, topraksız çiçeği yalnızlığa mahkum edilmiş bir suçlu gibiydi ama işlediği suçu kendisi bile bilmiyordu. Bedeni ruhu için hapis, gözleriyse onun en büyük karanlığıydı.
Belki güzelliği en büyük suçtu. Naifliği ve şefkati en büyük kanıtlarıydı. Anlayışlı hali bu büyük suçlara karşı bile kendini korumuştu. Bu kahrı zincir onun kırılmayacak hapsiydi. Buna rağmen dayanıyordu güzelliğini göremeyen kız. tutunuyordu bu hayatı zincirlerin arasında. Arsız, topraksız çiçeği bununla bile yetinebiliyordu. Wei-Xin-Jin onu bu zincirlerin arasında bile sevmek istiyordu. Onu kurtarmak istiyordu. Onun gecesine yıldız olup teninde güneş olmak istiyordu. Belki istediği her şey güzelliğini göremeyen kız için çok fazlaydı ama Wei-Xin-Jin bunun bile az olduğunu düşünüyordu.
Arkadan bir erkek sesi geldiğinde ikisi de sesin olduğu yere döndüğünde Wei-Xin-Jin Fanya'nın yüzüne baktığında gülümsediğini gördü.
"Xin-Jin abim Rain geldi. Şimdilik gitmek zorundayım. Yarın seni bekliyor olacağım güzel arkadaşım. Şimdi gitmen gerek."
Dediğinde bu kısacık an Wei-Xin-Jin için o kadar güzeldi ki zamanın bu kadar çabuk geçmesi sinirini bozmuştu. Derin bir nefes verip anlayışla ayağa kalktı.
"Şimdilik gidiyorum Fanya ama yarın bütün günün benimle geçecek. Yarın sadece beni bekle güzeller güzeli."
Dediği gibi uzaklaşırken abisi daha onların yanına gelmeden hızla uzaklaşmıştı gül tarlasından. Geriye baktığında Fanya ve Rain yan yana oturmuş konuştuğunu gördü. Daha fazla durmak istemedi. Nede olsa yarın için sözünü almıştı. İçine oturan huzurla mavi kelebek gibi onun taç yapraklarına konmayı başarmıştı Wei-Xin-Jin. artık karşısında ezilmesine izin vermeyecekti. O güzelliğini göremeyen kızdı. Wei-Xin-Jin ise arsız, topraksız çiçeğe tutulmuş güzelliğinde yanan bir adet faniydi. Kim alıp çıkartabilirdi onu ucu bucağı görünmeyen bu kuyudan..