İçeriğe geç

Liratha’nın taş kumları

Bölüm 2 · 15 dk okuma

Liratha’nın taş kumları

Bölüm 2

2.Bölüm- kurtarıcı mıydım? Değil miydim?

2.Bölüm

Kurtarıcı mıydım? Değil miydim?

Gözlerimi araladığımda yine aynı oda ile karşılaştım; rüya değil miydi? Bir saniye, en son ben o adama vurmuştum değil mi? Tavana bakarken bir kafanın belirmesiyle yerimden sıçrardım.

“Sende fazla korkak çıktın.” dedi cüsseli adam.

Hızla toparlandım. Yattığım yerden kime konuşuyor diye bakarken yine koltukta oturan adamla göz göze geldim. Onun gözleri ne renkti öyle?

“Bunun, Velmora’yı kurtarmak için bize geldiğini hâlâ düşünmüyorsundur umarım.”dedi cüsseli olan.

“Hâlâ Velmora’yı kurtarmak için geldiğini düşünüyorum.”

İkisi ne diyordu öyle? Velmora diye bir kelimenin anlamı yoktu hafızamda. Bir cüsseli adama, bir de koltukta oturan adama bakışlarım kayıyordu. “Velmora nedir?” dedim, her ikisine bakarak. Buradan kurtuluşum sanırım dedikleri şeyi kurtarmamdı.

“Hafızası taşa, kaderi kuma yazılmış kadim evren.” dedi sakin bir sesle koltukta oturan adam.

İyi de ben yine bir şey anlamamıştım! İkisine anlamayan gözlerle baktığımda, anlamadığımı anlamış olmalılar ki daha uzun anlatmak için soluklandı.

“İlk önce kalk ve camdan dışarıya bak,” dedi. Kalkıp cama yöneldim. Camdan dışarıya baktığımda ağzım açık kalmıştı. Bulunduğumuz yer büyük bir şatoydu; etraf yeşil ağaçlarla donatılmış gibiydi ama aynı zamanda bembeyaz karlarla kaplıydı. Aşağıda insanlar dolanıyordu ve üstlerinde eski yüzyıllara ait kıyafetler vardı, tıpkı şu an odadaki iki yabancı gibi. Ama kadınlar bu soğukta bile elbiseler giyerken, onların üstüne ise pelerin alıyorlardı. Hava grimsi bir renkti. Nasıl mümkündü bu? Şaşkınca hâlâ etrafı izliyorken, arkamda oturan yabancı konuşmaya devam etti.

“Bu gördüğün topraklar önceden yoktu. Ne gök vardı ne yer; zaman dahi yoktu, derler. Sadece sessizlik vardı; adı olmayan, tanıksız bir boşluk derler büyüklerimiz.” Ayağa kalkıp cama doğru yaklaştığında ben camdan uzaklaştım ve bu onun dikkatini çekmiş gibi attığım adımlara baktı, soluklanıp devam etti. “Bu boşlukta iki kadim kudret uyanmış; biri taş, diğeri ise kum. Taş var olmak istemiş, kum ise değişmek. İlk çatlak buradan doğmuş, derler.” dedi ve tekrar soluklanarak aşağıdaki insanlara baktı. “Taş, gövdesini boşluğa bıraktı; dağlar yükseldi, kemikler oluştu, Velmora sertleşti. Her darbe bir iz bıraktı, her iz bir anıya dönüştü. İşte bu yüzden Velmora hatırlar, derler. Kum ise taşın etrafında dönmeye başlamış; rüzgârı çağırmış, zamanı doğurmuş. Yıktı, örttü, yeniden yazdı. İşte bu yüzden Velmora kaderden kaçamaz. Ve sen kaderinden kaçamadın; nasıl geldiğini bile bilmeden buraya geldin.”

Bana döndüğünde soluk almadan onu dinlediğimi görünce gülümseyerek cama yaslandı ve anlatmaya devam etti: “Taş ve kumun çarpıştığı yerde ise Liratha doğdu, derler. Ve kadimler derler ki; taş konuşsaydı her şeyi anlatırdı, kum durulsaydı hiçbir şey kalmazdı. Yani anlayacağın, burası böyle oluşmuş. Derler ki hâlâ geceleri rüzgâr fısıltısında:

‘Hafızamız taştadır.

Kaderimiz kumdadır.

Bizi kimse yaratmadı…

Biz birbirimizi yok ederek var olduk.’

diye sesler duyulur ama kimse hâlâ ne olduğunu anlamaz.” dedi sakince ve durduğu yerde toparlandı.

Anlattığı hikâye iyiydi, hoştu ama inanılması güçtü. Bizim bir dünyamız vardı ve tabii ki bir yaratılışı vardı; ama zaten vardı. Bura neydi?

“Bura hangi gezegen?” dedim sadece.

“Nasıl yani hangi gezegen?” dedi cüsseli adam.

“Yani Merkür, Venüs, Mars falan… Hani Dünya olmadığı kesin, onu anladım ama burası da ne böyle? Televizyon falan da mı yok? Geldim, göremedim.” dedim ve tekrar etrafa göz attım. Hadi ama! Burada mum ve kitaplardan başka bir şey yoktu ki! “Hadi be canım, sizin televizyonunuz yok mu? Ama gerçi burası yatak odası, pardon, olmaz burada; anladım. Nerede oturma odanız?” diyerek başımı salladım. Gösterirlerdi değil mi? “Ha, bir de internet olursa daha iyi olur; benim açımdan daha iyi bakarım neredeyiz diye, anlayamadım ben çünkü taş, kum falan… Yani anladım da… Neyse ya, benim telefonum nerede? Yardımcı olayım si—”

“Hatun, bir sus!” dedi cüsseli adam. Sesi ne kadar da gürdü!

“Tamam, bağırma; anladım.”

“Çok konuşuyor bu, bununla olmaz.” dedi cüsseli adam, diğer adama.

Hadi ama, bunların ismi neydi? Biri cüsseli, diğeri adam deyip duruyordum; beynim yandı burada. Ayrıca ikisi de cüsseliydi!

“Yani biraz daha bana isminizi söylemezseniz, Keloğlan’da olan iki dev var ya, öyle sesleneceğim size; tabii isimleri aklıma gelirse.” dedim, ikisine bakarak.

“Bak hatun, ne diyorsun ikimiz de anlamıyoruz. Senin geldiğin yer ve bura farklı, onu anladık zaten; hem senin konuşmandan hem de şu üstündekilerden.” dedi, eliyle beni işaret ederken. Ayrıca bana bakmıyordu ama üstümde ne vardı? Anlayamadım. Eğilip üstümdekilere baktığımda, uyumak için giydiğim şortum ve askılı üstümle göz göze geldim. Ne vardı üstümde?

“Normal sıcak hava için gayet ideal.” dedim. Bir dakika… Burada kar vardı!? Hızla adımlar atıp cam kenarında dikilen adamı elimin tersiyle itekledim ve cama iyice yaklaştım. Kar vardı! Ciddi anlamda kar! Beyaz olanından! “Nasıl ya? Kaç saat geçirdim ben? Cidden gezegen mi değiştirdim ve benim bundan haberim yok mu?” diye mırıldandım.

“Artık alışmalısın ve anlamalısın. Ayrıca buraya yüzyıllardır kimse gelemez ama sen bir şekilde geldin.” dedi yabancı adam.

“Ben… ben bir yere gelmedim ki! Uyuyordum evimde!”

“Bu da demek oluyor ki lanetimiz seninle kalkacak.”

Ne?

“Nasıl? Ne laneti?” diyerek ona döndüm.

“Uzun hikâye ama Liratha bizi lanetledi. Yavaş anlatmaya çalışıyorum, alış diye ama alışmış da gibisin; çok tuhaf, sakin tepkiler veriyorsun.”

“Bak, sakin tepkiler vermesem kriz geçiririm ve bu olumlu sonuçlar doğurmaz. Bu yüzden sakin kalmaya alışkınım; sadece oturmuyor bende, anlıyor musun? Beni kaçırmadınız yani?”

“Kriz de nedir?” dedi cüsseli olan.

“Vücudumun kitlenmesi veya kendimde olmamam gibi düşünebilirsin.” dedim. Hadi be, şaka gibiydi! Birçok şeyi bilmiyorlardı; polisi bile! “Peki nereden bileceksiniz bu kişinin benim olduğumu? Nereden geldiğim bile belli değil sizin için.” dedim, her ikisine bakarak. Buradan gitmenin yolunu bulana kadar onlarla iyi geçinmeyi düşünüyordum; en azından hayatta kalabilmek için.

“Bunu öğrenmek için Morai klanının en yaşlıları uykuya daldı bile.”

Anlamadım? Öğrenmek için uyku mu?

“Nasıl yani? Ne uykusu?”

“Ne kadar çok konuşuyor bu hatun böyle.” dedi cüsseli olan ve ayakta dikilmek yerine gidip oturdu. Biz ise yabancı adamla hâlâ ayakta dikiliyorduk öylece.

“Bak, klanlar vardır burada. Senin geldiğin yerde ne var bilemem ama burada bazı klanlarımız var. Sen hangi klandansın bilmiyoruz; ayrıca bir klana ait olmayabilirsin.” Sanki konuşma kotasını doldurmuş ve zorluyormuş gibi konuşmaya çalışıyordu benimle. “Morai klanı bazı şeyleri görür; gelecek gibi. Ve bunlardan bahsetmesi veya müdahalede bulunması onlar için kötü sonuçları getirir.” Soluklandı; sanki ‘ne gibi?’ diyeceğimi hissetmiş gibi cümlesini bitirmeyip devam etti. “Bunun cezaları ise; artık hiç uyuyamayabilir, geleceği görmesi elinden alınır, kör olurlar, bütün varlığı yok olur ama yaşar ruhen ve en son yaşlanarak, parçalanarak ölür. Kimse buna bir şey yapamaz. Bunlar bilinen şeyler; bilinmeyen birçok etkilerini görebilirler. Lanetlenebilirler hatta büyülenme ihtimalleri de var. Bunlar tanrıların keseceği cezaya bağlıdır.” dedi ve yutkundu. Kendini çok zorluyordu; fark ediyordum bunu ama merak ediyordum.

“Bunu neden yapmak istiyorlar diye soracaksın büyük ihtimalle. Klanın en yaşlısı buna gönüllü olacak. Eğer sen o kişiysen, tek o bu cezayı çekerek diğer insanlığı kurtarmış olacak.” dedi. Ağzımı açıp soru soracakken elini kaldırıp beni susturdu. “Bu kadar yeterli. Merakın dinmediyse sana klanlarla alakalı bir kitap veririm ama orada yazan her şey olan şeyler; olmayanları ise görüp deftere geçiriyoruz.” dedi.

Bir alkış sesi duyduğumda odada ikimizin olmadığını hatırlayarak cüsseli adama döndüm. “Maşallah, bülbül misali.” diyerek gülümsedi yabancı adama da.

“İsimleriniz neler? Sabahtan beri içimden sana,” diyerek elimle cüsseli olanı işaret ettim, “cüsseli; sana ise,” diyerek elimin yönünü yabancıya çevirdim, “yabancı adam diye hitap ediyorum. Yoruldum!” dedim.

“Cüsseli mi? Sevdim.” dedi kol kaslarını şişirerek cüsseli olan.

Yabancı adam ise kaşlarını kaldırmış bakıyordu. ‘Ne bakıyorsun?’ şeklinde başımı salladığımda, “O cüsseli oluyor da ben niye yabancı oluyorum? O da sana yabancı.” dedi.

“Evet ama sen ayrı bir yabancı geldin.” dedim. Yutkunuşunu gördüm sadece ve bir şey demeden önüne döndü.

“Benimki Bars.” dedi cüsseli adam. Bars mı? Bu nasıl isim böyle? Eliyle yabancıyı işaret etti ve “Kendisi de Batur olur.” dedi.

Anladım anlamında başımı salladım. Bars ise ‘sen’ der gibi başını sallayınca, “Ferda.” diye mırıldandım sakince ama ikisinin de hızla bakışları bana döndü. Ne vardı?

“Adının anlamı nedir?” dedi Batur, mırıldanarak. Bakışlarım ikisi arasında gidip geliyordu. “Yarın veya gelecek zaman.” diye ben de mırıldandım. Batur’un gözleri de ne renkti öyle? Bir kısmı mavi, bir kısmı yeşildi sanki… Ya da ben kördüm.

“Hayır.” dedi.

“Nasıl, hayır?”

“Adının anlamı,” diyerek yutkundu, “felaket sonrası yeni çağ veya ışık diye geçer.” TDK’nın bundan haberi var mıydı? Kafamı yan yatırarak ona baktım. Benim adımın anlamı yarın diye geçiyordu; herkes için anlamsız bir isimdi.

“Değil. Yarın demek anlamsız bir isim.” dedim, aynı şekilde ona. O ise kaşlarını yukarı kaldırmış bakıyordu. “Bizde ‘felaket sonrası yeni çağ’ diye geçer ve bu yüzden burada kimse bu ismi kullanamaz. Bunu sadece lanetimizi kaldıracak kişi kullanabilir.” dedi.

“Bak, ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben buraya ait değilim. Ben kendi dünyama dönmek istiyorum.” Elimle camı işaret ettim. “Bu saçmalık neyin nesi bilmiyorum. Beni kaçırdınız belki, ya da farklı bir yere getirdiniz; belki, nereden bileceğim? Sonuç olarak bilincim yerinde değildi. Anlattığın şeyler de hiç mantıklı değil.” Yutkundum. Kendimi sakinleştirmeliydim; olası bir kriz mantığımı engellerdi. Buradan gitmenin yolunu bulmalıydım.

‘Cık’ladı ve gövdesini tamamen bana çevirdi. “Tam olarak buraya aitsin; her şeyinle.” dedi. Anlamadım?

“Şimdi birkaç hatun sana daha düzgün kıyafetler getirir; bunları burada giyemezsin. Sonra seni inandırırım.” dedi Bars. Üstümde bir şey yoktu ki! “Üstümde bir şey yok! Çıplakmışım gibi konuşmayı bırak!” Sesimi yükselterek konuşmuştum çünkü bana çıplak muamelesi yapıyordu. Gözlerini her koşulda farklı bir yerde sabitliyordu. İkisi de beni duymamazlığa verip arkalarını dönüp çıktılar.

“Şaka gibi ya! Dalga geçiyorlar benimle! Evet, evet… Dalga geçiyorlar. Sakin, Ferda.” Kendi kendime söylenerek odada tur atarken kapı çalındı ve odaya bir hanımefendi girdi.

“ buyurun efendim.” diyerek elindeki beyaz elbiseyi bana uzattı. Bunlara ne deniyordu; elbise mi, farklı bir şey mi? Karşımdaki hanımefendi ile bakışmaya başladım. Yirmi dört yaşlarında gösteriyordu; benimle aynı yaştaydı o zaman. Bana yardım eder miydi?

“Efendim? İyi misiniz?”

Hızla kendime gelerek gülümsedim. “Efendim derken? Ben kimsenin efendisi değilim, hanımefendi.”

Kadın afallamış gözlerle bana bakıyordu. Ne dedim ki şimdi?

“Efendi Bartu beyimizin misafirisiniz. Biz ise onun köleleriyiz. Bu yüzden size efendim diye hitap ediyorum. Rahatsız ettiysem af buyurun.” diyerek hafif öne eğilmeye başladığında hızla omuzlarından tutarak onu engelledim. Efendi ve köle derken?

“Sakın! Sakın eğilip özür dileme. Bir şey yapmadın ki. Bana yardımcı olsan yeter. Burada nasıl işler gidiyor bilmiyorum. Bana neden onun kölesi olduğunu açıklar mısın? Burada kast sistemi mi var?”

Eğer öyleyse ben bu kast sistemine ayak uyduramazdım! Hadi bunu yaptım diyelim, köle olurdum burada!

“Bekle bir dakika… O zaman burada Türk lirası da yok!” diye çıkıştığımda karşımdaki kadını korkutmuştum. Sakin olmaya çalıştım. Nefes al, ver. Yapabilirsin, Ferda.

“Anlayamadım sizi hanımefendi, af buyurun.”

Derin bir nefes verdim. Acilen buradan gitmeli, onların bana kurduğu oyunlardan çıkmalıydım. Belki karşımdaki kız da onların oyunlarından biriydi. Sakince nefes verdim.

“Onu mu giyeceğim?” diyerek işaret parmağımla elinde tuttuğu kıyafeti gösterdim.

“Evet, efendim,” dedi saygıyla.

“Tamam, alayım,” diyerek elimi uzattım. O ise hiç tereddüt etmeden elindeki kıyafeti bana doğru uzattı.

“Yardım ister misiniz?”

“Halledebilirim, teşekkürler.”

Elinden aldığım beyaz elbiseyi giymeye çalışıyordum. Neredeyse on dakikadır uğraşıyordum; sorun şuydu ki elbiseyle birlikte kahverengi bir korse vardı ve ben bunu giyemiyordum. Uyuyacağım için pijamamın içindeydim, destek yoktu. Eski çağlarda olduğumuzu düşünüyordum; elbiseler bunu çağrıştırıyordu ve bu korse destek içindi ama ben bir türlü ipleri bağlayamıyordum. Çok fazla ip vardı burada!

Sinirli adımlarla kapıya ilerledim. Elimde korse, üstümde beyaz elbise vardı. Korse kahverengiydi ve elbise üzerimde adeta çarşaf gibi duruyordu. Bu korseyi takmadığım sürece düzelmeyeceğini düşünüyordum. Kapıyı sonuna kadar açtım ve bir adım dışarı attım ama gördüklerimle durakladım.

Kapının iki yanında iki kişi vardı; üzerlerinde metal zırhlar bulunuyordu. Ben çıkınca başlarını eğdiler. Burası uzun bir koridordu ve koridor boyunca birçok oda vardı. En sonda ise iki ayrı merdiven bulunuyordu. Tabloları saymıyorum bile… Duvarlara asılı meşaleler ve mumlu avizeler vardı. Burası bildiğin şatoydu!

“Hadi be!” diyerek yutkundum.

Yanıma gelen iki kadını fark etmemiştim bile. Yutkunarak onlara döndüm ve üzerime bir şeyler tuttuklarını gördüm. Kaşlarımı çattım.

“Bu da nedir?”

“Efendim, böyle çıkmanız uygunsuz,” dediler ikisi birden.

“Neresi uygunsuz? Sizin bu ‘uygun’ kavramınız nerede işliyor? Geldiğimden beri üstümde ne görseniz siz ve o efendiniz ‘uygunsuz’ deyip duruyorsunuz!” diyerek çenemi yukarı kaldırdım.

Karşı odanın önünde Batur ve Bars’ı gördüm. Bars sırıtıyordu, Bartu’nun ise kaşları çatılmıştı. Çenemin dikliğinden vazgeçmedim. Burayı bilmiyordum ve ayak uydurmak zorunda değildim!

Hızla arkamı döndüm ve içeri girdim.

Benimle birlikte iki kadın da içeri girmişti.

“Efendim, sorun nedir?” dediler yine ikisi birden.

“Bu şeyi giyemedim,” diyerek sinirle elimdeki korseyi onlara uzattım. Kaba konuştuğumu fark edince boğazımı temizledim ve daha sakin bir şekilde devam ettim. Onlar benim hizmetçim değildi; öyle olsalar bile bu şekilde konuşamazdım.

“Yani… beceremedim. Yardım edebilir misiniz?” dedim.

“Tabii ki,” dediler yine aynı anda.

Neden hep aynı anda konuşuyorlardı böyle?

İkisi birden hızla giymeme yardım etti. Küçük aynanın karşısında durup kendime baktım. Beyaz, boğaz kısmı kare olan uzun bir elbise ve belime tam oturan kahverengi bir korse… Belimin inceliği ortaya çıkmıştı. Yaptığım sporların burada işime yarayacağını düşünmezdim. Beyaz tenim ayrı bir ışıltıya sahipti; turuncu saçlarım kıvırcık ve kabarıktı. Bir gözüm yeşil, diğeri yarı yeşil yarı maviydi. Sanırım kadınlar sabahtan beri bu yüzden gözlerime dikkatle bakıyordu.

“Çok güzel oldunuz, efendim,” dediler yine ikisi birden.

Onlara döndüm.

“Teşekkürler ama siz neden ikiniz de aynı anda konuşuyorsunuz?” dedim. Gözlerim ikisi arasında gidip geldi.

Biri düz kahverengi saçlı, kahverengi gözlü, kemerli burunlu, sert çeneli ve epey esmerdi. Diğeri ise siyaha yakın saçları, kibar burnu, oval yüz hattı, ela gözleri ve buğday teniyle oldukça farklıydı.

“Lanetli ya da büyülüyüz,” dediler yine aynı anda.

“Anlamadım?”

“Efendim, biz kardeşiz. Annemiz bizi lanetledi ya da büyüledi, biz de bilmiyoruz. O günden beri ikimiz de aynı anda konuşuyoruz.”

Sesleri ayrıydı ama birleşince tuhaf bir bütünlük oluşturuyordu. Ayrı ayrı konuşamadıkları belliydi.

“Bu nasıl olabilir? İsimleriniz peki?” diye sordum şaşkınca.

“Velan,” dediler ve esmer olanı işaret ettiler.

“Feraye,” dediler bu sefer ve buğday tenli olanı gösterdiler.

“Nasıl bir büyü bu?”

“Biz de bilmiyoruz. Uzun zamandır bu haldeyiz ve ne olduğunu bilmediğimiz için bozamıyoruz.”

Aynı anda dudakları oynuyordu. Bu bir numara olamazdı, değil mi?

“Yaşlarınız peki?”

“25,” diyerek Velan’ı işaret ettiler.

“24,” diyerek Feraye’yi.

“Aa, ben de 23,” dedim. Kendime yakın yaşlarda insanlar bulmak beni mutlu etmişti.

“Aslında ben 45’im,” dediler bu sefer Velan için.

“Ben de 44,” Feraye için.

“Anlayamadım? Az önce 25 ve 24 değil miydi?”

İkisi de gülümsedi. Feraye arkaya geçti, Velan açıklamaya başladı ama Feraye de konuşuyordu çünkü Velan konuşuyordu. Beynim yandı!

“Buranın laneti bu. Efendimiz Batur Bey, hiçbir şey bilmediğinizi söylemişti. Sanırım bunu da bilmiyorsunuz. Burası lanetli; bizler aslında büyüyoruz ama lanetlendiğimiz yüzyılda kalıyoruz. Hepimiz.”

Delilikti! Ama buraya alışmam gerekecekti… en azından gidene kadar.

Bu sırada Feraye elinde kahverengi çizmelerle yanıma geldi. Uzattı. Alıp hızlıca giydim. Çizme verdiklerine göre gidiyorduk sanırım.

“Efendimiz sizi bekliyor, gidelim,” dediler.

Buna alışmam uzun sürecekti.

Önde ben, arkada onlar… Merdivenlere ilerlerken bir anda durdular ve bana döndüler.

“Bu merdivenden inemezsiniz, efendim. Burası hizmetkârlar ve kölelere ait. Siz diğer merdiveni kullanacaksınız,” diyerek karşı tarafı işaret ettiler.

“Ne fark ediyor ki? İkisi de merdiven,” diyerek onların göstermediği, aşağılananların merdivenlerinden inmeye başladım.

Aşağıda beni bekleyen Bars ve Batur, diğer merdivene bakıyordu. Ayak seslerimi duyunca başlarını çevirdiler; sonra beni ve arkamdaki kızları gördüler. Batur bundan hoşnut olmamıştı, kaşlarını çatarak kızlara baktı.

Yanlarına vardığımda kızlar hâlâ dikiliyor, başlarını eğiyordu.

“Neden diğer merdiveni kullanması gerektiğini söylemediniz, Velan ve Feraye?” dedi Batur sinirle.

“Efendim—” diyeceklerdi ki öne atıldım.

“Ben oradan indim. Kızlar bana söyledi,” dedim ve merdiveni işaret ettim.

“Ne fark ediyor? Merdiven değil mi ikisi de?”

“Buranın kuralları var. Buradayken uymak zorundasın. Benim misafirimsen diğer taraftan ineceksin.”

“Ben senin misafirin değilim. Nasıl burada olduğum bile belirsiz ve geri gideceğim,” dedim.

İçeride böyle değildi. Ne olmuştu buna?

Derin bir nefes verdi ve dışarı doğru yürümeye başladı. Bars ve ben arkasından ilerledik. Dışarı çıktığımızda şok olmuş gözlerle etrafa bakıyordum. Etrafta zırhlı askerler vardı ve yüzleri dahi görünmüyordu. Bars da giyiyordu ama onun yüzünde o metal zırhtan yoktu. Etraf karlıydı ama hâlâ ağaçlar yemyeşildi ve taze, canlı çiçekler vardı havayı hiç demiyordum bile sisli ve grimsiydi. Etrafımda döndüm ve çıktığımız şatoyu incelemeye başladım. Taşlardan örülmüştü ama kocamandı; birkaç tane yukarı uzanan, minareyi andıran yapısı vardı. Camdan da etrafı görmüştüm ama gerçekte… çok ayrı güzeldi.

“Ağzının suyu akacak, kapat.” diye bir ses duyduğumda yerimden sıçradım. Bars bana doğru eğilmiş, dibimde sessizce konuşuyordu. Ben de ona doğru eğildim.

“Büyüleyici bir güzelliği var etrafın,” dedim.

Bu sırada Batur kaşlarını çatmış ve Bars’a seslenmişti. Bars Batur’a doğru ilerledi. Ben de ilerleyecektim ki Velan koşarak bana doğru geldi.

“Efendim, pelerininiz… Hava soğuk,” diyerek üzerime pelerini giydirmeye başladı. Uzanıp elinden aldım, kendim giydim ve dönüp gülümseyerek,

“Teşekkür ederim,” dedim.

“Hatun!” diye seslenilmesiyle arkamı döndüm.

Batur bana sesleniyordu. Başka hitap mı yoktu?!

Efendim anlamında kafamı sallayarak onlara doğru ilerledim.

“At kullanmayı bilir misin?”

“Biliyorum,” dedim ve arkadaki ata doğru ilerledim. Ama ne ata oturacak bir yer ne de üzengi vardı. Üstümdeki elbiseye baktım önce, ardından etraftaki askerlere. Bars önüme gelip durduğunda elini açtı.

“Çık,” dedi sadece.

Eline basıp ata bindim.

“Teşekkür ederim,” dedim.

O ise sadece kafasını salladı ve arkamda kalan ata bindi. Batur her ne dediyse keyfi kaçmıştı; Bars da ayrı bir sinirliydi.

Neredeyse on dakika ilerledik ve merkez olduğunu düşündüğüm bir yerde durduk. Etraf kalabalıktı; tezgâhlar ve insanlar vardı. Buraya, hiç konuşmadan gelmiştik. Batur, odada konuştuğum gibi değildi; daha da sinirliydi. Bana doğru atını, yelelerinden tutarak çevirdi. Bir şey diyecekti ki farklı yönden atlı bir askerin bize doğru gelmesiyle yönünü o tarafa çevirdi. Sabahtan beri arkamdan sakin sakin ilerleyen Bars da atıyla onların yanına gitti. Asker ne dediyse Batur düşünceli bakıyor, Bars ise “hayır, olmaz” diyerek bir şeyler söylüyordu.

Batur bana doğru atını çevirdi ve yaklaştı.

“Atı bırak. Burada yollarımız ayrılıyor.”

Anlamadım.

“Ne? Neler oluyor?”

“Sana demiştim. Bilgeler uykuya yattı diye… Uyandı ve beklediğimiz kişi sen değilsin. Bu yüzden burada yollarımız ayrılıyor.”

Bir Batur’a, bir Bars’a bakıyordum. Beni bu yüzden mi yanlarında tutuyorlardı?

“Yanlış—” diyordu ki Bars, Batur elini kaldırdı ve Bars’ı susturdu.

Batur arkasındaki askere döndü ve kafa işareti yaptı. Askerlerden biri gelip kolumu tuttu ve beni attan aşağıya fırlattı. Hâlâ şaşkındım, neler olduğunu anlayamıyordum. Hızla ayağa kalktım.

“Bu ne cüret!” diye bağırdım.

Bars gözlerini kapatmıştı. Batur ise öylece yukarıdan bana bakıyor, çenesini sıkıyordu. Tekrar askere döndü. Asker ne olduğunu anlamış gibi başka bir askere ıslık çaldı ve davul çalmaya başladı. Herkes bu tarafa dönmüş, hızla buraya gelerek etrafımızı sarmıştı.

“Yanlış—”

“Sus artık, Bars!”

Bars yana dönmüş, çenesini sıkmaya başlamıştı.

“Beni dinleyin,” demişti ki Ba, herkes öne doğru eğilip

“Efendim, hoş geldiniz,” demeye başladı. Ben ise kendi etrafımda dönüyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Bilmediğim bir yerdi burası ve çaresizdim.

“Bu kişi bir köksüz,” diyerek eliyle beni gösterdi.

Bu kişi bir köksüz.

“Artık sizin,” diyerek atını çevirdi ve gitmeye başladı.

“Artık sizin” derken… Ben neydim? Bir insan! Nasıl birinin olabilirdim?!

Herkes bir anda bana bakıyordu. Erkeklerin gözlerinde gördüğüm şeyler midemi bulandırıyor, kusma isteği uyandırıyordu. Kadınlarsa “köle bulduk” dediklerini fısıldıyordu. Etrafımda dönmeye başladım ve bir anda herkes üzerime gelmeye başladı. Her yandan birileri kolumu tutmaya çalışıyordu. Ne olduğunu bile anlayamıyordum. Hızla herkesin elinden kurtulmaya çalışıyor, bir yandan da krizimi önlemeye çalışıyordum. Yere düştüm, üstüm çamur oldu. Kollarım çekiştiriliyor, herkes beni almaya çalışıyordu. Bir kargaşanın tam ortasındaydım. Nefes alamıyor, neler olduğunu anlayamıyordum.

O beni bilerek bu kargaşaya bırakmıştı…

Bana “sakin ol” diyen adam, beni bir krizin ortasına savurmuştu.

Hem de bir köksüz olarak…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.