“Gözlemlemek ve susmak, bana bunu öğretmişlerdi.
Hayır, beni buna zorlamışlardı.”
Denizin kokusu üzerime sinmişti. Bir yandan deniz suyunun üzerime rahatsız derecede yapıştırdığı beyaz elbisemi düzeltmeye çalışırken bir yandan balık ağını denizden çıkarmaya çalışıyordum.
Ağı denizden çıkarıp bir şey takılmış mı diye baktım. Sadece izmarit çöpleri. Homurdanarak cebimden çıkardığım kahveli şekeri ağzıma attım.
Ağın kullanılmayacak bölümünü küçük cep çakımla kestim ve izmarit çöplerini içinde balık olması gereken kovaya boşalttım.
Yarışma saati yaklaşıyordu ama geçen sene, ondan önceki sene ve ondan da önceki sene gibi yine katılamayacaktım. O yüzden yine her sene olduğu gibi izlemekle yetinecektim.
Ama her yıl yarışma daha da ilginçleşmeye başlıyordu. Denizdeki atık oranı ve karışan kimyasallar balıkların anatomisiyle oynuyor ve her yıl olmaması gereken büyüklükte balıklar ortaya çıkıyordu. Bu aynı zamanda çevreyi de etkiliyordu.
Geçen yazdan bu yana ağaçların gövdeleri sararmış ve bazı yeşil alanlar kullanılamaz olmuştu. Tabii yarışmada bu balıklar yüzünden puanlama sisteminde sorun yaşıyordu.
Teknemi kasabaya doğru çevirdim ve motoru çalıştırdım. Teknem, Quinne benim için hep en iyi yol arkadaşım olacaktı. Babam onu ben 10 yaşındayken yapmıştı ancak üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen canavar gibiydi. Daha geçen yaz boyasını ve cilasını yenilemiştim ancak en yakın zamanda kesinlikle motorununda değişmesi gerekiyordu.
Limana vardıktan sonra Quinne’i bir sütuna bağlayıp kovayı elime aldım ve yürümeye başladım.
Gözlemlemek, bana bu öğretilmişti. Hayır! Beni bu olmam için zorlamışlardı. Denizin turkuazı, mercan resiflerinin canlılığı ve güneşin parıltısı… Bunlar basit şeyler olabilirdi ama gözlemlemek de aynı zamanda bir şeylere anlam katmaktı.
Çapha Kasabası, huzur içinde yaşayan insanlardan oluşan bir sahil kasabasıydı. Pazar günleri balık kasabası kurulur, seyyar kitap satıcıları yolları üzerinde buraya uğrardı. Kasaba halkı sabah yürüyüşe çıkar, sakin ve huzurlu hayatlarını yaşarlardı.
Sokakta yürürken etrafı izliyor, insanların yarışma için kasalardaki balıkları el arabalarına koydukları balıkları inceliyordum. Galiba bu sene de bazı sıkıntılar yaşanacaktı.
Etrafı izlemek dikkatimi dağıttığından arkamdan sırtıma atlayan 8 yaşındaki küçük kızı farketmemiştim.
“Günaydın Dora!” diye zıpladı üzerime Aylema.
“Günaydın Aylema, bugün nasılsın bakalım?” diye gülümseyerek sordum küçük kıza.
“İyiyimmm, bugün şeker varmı?” diye sordu gülerek. Sırıtarak cebimden bir tane kahveli şeker çıkarıp küçük kıza uzattım.
“Al bakalım” dedim ve kızın yanağına bir öpücük kondurdum. Doranın ailesi bir gemi yolculuğunda hayatlarını kaybetmişlerdi. O zamandan beri burda ona Feyre Teyze bakıyordu. Feyre Teyze aslen İngiliz olup buraya emekli olup taşınmıştı ve Doraya bakmayı kabul etmişti.
“Hadi Dora” diye Dorayı çağırdı Feyre Teyze. Ellilerinde olan Feyre Teyze yaşına göre çok moderndi. Hep şık kıyafetler giyer ve üslubunu hiç bozmazdı.
“Nasılsın kızım?” diye soru Feyre Teyze sıcak bir bakışla.
“İyiyim Feyre Teyze” diye cevap verdim.
“Bugün Dorayla yarışmayı izlemeye gideceğiz. Değil mi Dora?” diye sordu Doraya ve Dora da gülümseyerek kafasını salladı.
“O zaman orada görüşürüz” dedim ve yanlarından ayrıdım.
Kulübeme dönmeden önce arkadaşım Karahan’a uğrayacaktım.
Karahan’la çocukluk arkadaşıydık ve kan bağımız olmasada kardeş gibiydik. Ailesi benim ailemle aynı gemi seferinde aramızdan ayrılmışlardı. Bu onu o kadar etkilememişti çünkü ailesiyle ilgili ciddi problemleri vardı. Ancak beni derinden sarsmıştı ve o dönem hep benim yanımdaydı.
Bu gemi kazasında sırf biz ailemizi kaybetmemiştik, tüm kasaba çocukları da.
O zamanlar Çapha’da su ve yemek kıtlığı çekiyorduk. Ailelerimiz bir umutla gemilerine atlayıp karşı kıyıya geçmeye çalışmışlardı.
Başarısız olmuşlardı.
Uzun süre onlardan haber alamamıştık, ta ki bir denizci bir grup gemi enkazına rastlayarak bize ulaşana kadar.
Şuanda neredeyse üzerinden sekiz yıl geçmişti ve her şey normale dönmüştü.
Karahan şuanda bir demir ustasıydı ve işinde de kasabanın en iyisiydi ve halinden aşırı memnundu.
Küçük bir dükkanı vardı ve arkasındada odası vardı. Dükkanına geldiğimde bir adamla konuşuyordu. Daha doğrusu kavga ediyordu ve hiç de mutlu görünmüyordu.
Karahanın siyah kısa saçları, yapılı bir vücudu ve uzun bir boyu vardı. Şuan üzerinde bilekleri sıvanmış üç tane düğmesi açık bir gömlek vardı ve üzerinde hafiften siyah lekeler vardı. Ortam çok sıcak olduğundan alnından boncuk boncuk terler akıyordu.
“Ben size dememiş miydim sana ters yönden yapıyorsun diye?” dedi bağırarak. Adam hafiften topluydu ve kapkara kalın kaşları vardı ve muhtemelen ellili yaşlardaydı.
Karahan burnundan sert bir nefes vererek “Tamam beyefendi pazartesiye kadar halledeceğim” dedi ve adamı dükkandan yolladı.
“Allah allah” diye kendi kendine söylendi ve arkasını döndüğünde beni gördü “Adam şaşı galiba, ya da sağı solu yok” dedi ve hafifçe kıkırdadım.
“Eee, naber?” diye sordu gülümseyerek.
“İyiii, denizden geliyorum” dedim
“Bir şeyler takıldı mı bari ağına?” diye sordu.
“Sadece izmarit.” dedim ve derin bir nefes aldım. “Yarışmaya gelicek misin?” dedim
“İzlemek için mi? Evet, bakalım bu yıl ne kadar adaletsizlik var” dedi.
Evet, bir şeyi demeyi unuttum, Karahan adalete çok önem verirdi. Ve bu yüzden son zamanlarda çıkan balık olayları da onu deli ederdi.
“Sen bunları takma, zaten bende katılmayacağım ama izlemek bazen bana da keyif veriyor.” dedim ve saç tutamımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Sen bilirsin, benimde şu şaşı adamın bıçağını istediği yönde bir daha bileyeceğim, sonra da yüzmeye gideceğim.” Dedi.
“Bende kulübeme gideceğim ve üzerimi değiştireceğim, balık kokusu üzerime sinmesin.” dedim ve kapıya doğru ilerledim. “Görüşürüz” diye seslendim
Arkamdan onunda “Görüşürüz” dediğini işitttim ve patikada ilerlemeye başladım.
Kulübem denizin kıyısındaydı ve etrafında kayalıklar vardı. Bu kulübeyi kendim 2 yılda yapmıştım. O zamanlar teknemde yaşıyordum ancak kendime uzun süre sonra düzgün bir yerde yaşamam gerektiğini kabullendirmiştim.
Ondan sonra beni uzun süren bir süreç beklemişti ancak sonuç mükemmeldi. Kulübemi meşe odunuyla yapmıştım ve bu sayede denizden nem kapmıyordu. Onun dışında bir tane odası ve çatı katı vardı. Çatı katını yatak odası olarak kullanıyordum ve diğer odada mutfak ve banyo vardı.
Patikadan ayrıldığımda hafifden yokuş yukarı çıkmaya başladım ve kayalıklara tutunarak yukarı çıktım. Kayalıkların sonuna varıp kulübeye doğru ilerledim.
Kulübeye girecekken bir şey farkettim. Biri vardı. Bunu anlayabiliyordum çünkü yerdeki kumda ayak izleri vardı. Ayrıca bu bir erkekti çünkü iz bir kadın ayağına sahip olamayacak kadar büyüktü.
Kayalıkların aşağısına doğru baktığımda kayalardan birinin üzerinde yatmış ve sigara içen bir adamla karşılaştım.
Adam kumraldı ve üzerinde beyaz bir gömlek ve kahverengi bir yelek vardı. Altındaki kahverengi pantolon paçalarına doğru genişliyordu. Yerinde gayet rahat gibiydi ama onu nasıl uyarıcağım hakkında bir fikrim yoktu.
Hafifçe yanına yaklaştım ancak elim kolum resmen kitlenmişti. Bir anda adam oturur pozisyona geldi ve elindeki sigarayı denize doğru fırlattım.
Ben ağzım açık gözlerim büyümüş şekilde ona bakarken arkasını döndü ve “Noldu” diye sordu umursamazca.
Aksanı değişikti ve buralı olduğunu da zannetmiyordum.
“Ne mi oldu? O çöpü denize atamazsın” dedim ve ellerimi belime koydum.
“Neden? Deniz senin için önemli mi?” diye sordu yine.
“Evet aslında, deniz her şeydir. Şimdi lütfen çöpünü bul ve git buradan” diye yineledim.
Derin bir nefes vererek “Amma da inatçısın” dedi ve ayağa kalktı.
“Belkide amma da inatçıyım” dedim ve gözlerimi devirdim.
“Adın ne?” diye sordu ve gözleriyle beni süzdü.
“Söylersem gidecek misin?” diye sordum
“Bilmem, belki” dedi ve arkasını döndü.
“Adım Dora” dedim ve adam kayalıklara tutunarak aşağı inmeye başladı.
“Memnun oldum Dora” dedi ve çizmeleriyle aşağı kaymaya başladı.
“Sen adını söylemedin” diye bağırsamda çoktan gitmişti ve arkasında denizin kokusunu bırakmıştı.
𓆝 𓆟 𓆞
Yarışma yerine gelmiştim.
Gözlerim Karahanı aradı ancak boşa çıktı.
Kasaba meydanı kalabalıklaşmıştı ve insanlar bu sene daha da iddalıydı. Her sene yarışmayı sunan adam yine gelmişti ve tam hatırlayamasam da galiba adı Saraç’tı. Adam uzun ve ince yapılıydı ve her sene olduğu gibi siyah şort ve üzerinde kolsuz beyaz bir tişört vardı. Yine her zamanki gibi omuzları çok fena yanmıştı ve kızarmıştı. Adam kürsünün üzerine çıkıp konuşmaya başladı.
“İyi günler, Çapha Kasabasının güzel Halkı! Yine bol bereketli bir yıl dileyerek bu yılın ödülünü açıklıyorum” diye bağırdı ve insanlar alkışlamaya, ıslık çalmaya başladı.
“Doraa!” diye cırtlak sesiyle bağıran Dora’yı gördüm. Yüzümde hafif bir gülümsemeyle ona el salladım ve Saraç yine konuşmaya başladı.
“Bu yılın büyük ödülü… Tam 50 dolar!” diye bağırınca insanlar yine alkışlamaya başladı.
“Ve ilk ismimizle başlıyoruz” dedi ve böylece yarışma başladı.
𓆝 𓆟 𓆞
Yarışma başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu ve şuana kadar devasa büyüklükte balık yoktu. Bu iyiydi. Onun dışında şuana kadarki en büyük balık 12 kiloydu. Bu normalin üstündeydi ama anormal de değildi.
“Ve son yarışmacımızı çağırıyorum, Zale D’Antonio, somon balığı!” dedi ve etrafa bir sessizlik çöktü. Bazı insanlar bu kişinin kim olduğunu soruyor, bazılarının fısıltıları duyuluyordu.
Sonunda bahsedilen kişi ortadan ilerlemeye başladı.
Kahverengi çizmesi ve pantolonu, beyaz gömleği ve kumral saçları. Bana adını söylemeyen adam. Demek adın buymuş Zale
Kürsüye çıktığında ağından balığını çıkardı ve tartıya koydu. Vay canına!
İnsanlardan şaşırma nidaları döküldü ve adam balıkta sorun varmı diye kontrol ettikten sonra konuştu.
“Tam 13 kilo ile birincimiz belli oldu!” dedi ve herkes alkışlamaya başladı.
Saraç adamı tebrik edip para ödülünü verdikten sonra Zale yüzünde gülümsemeyle kürsüden indi ve yürümeye başladı.
Aslında onun hakkında merak ettiğim bazı şeyler vardı. Bunların en başında bu kasabada daha önce hiç görmememem rağmen nasıl nerden geldiği…
Peşinden gittim ve onu limana girerken gördüm.
Bir tekneye bindi. Tekne kahverengiydi ve boyası akmıştı. Eski bir tekneydi ama anlamlı olduğu belli oluyordu. Acaba ne anılar vardı.
Adam tekneye bindikten sonra uzandı ve şapkasını kafasına koydu.
Uyuyacak mıydı acaba?
Benede elim kolum bağlı limanda duruyordum.
“Sor” dedi Zale hiç beklemediğim bir anda. Benim olduğumu biliyordu.
Bende bir anda ne yapacağımı bilemeden ağzıma geleni sordum.
“Kimsin?” dedim ve adamın yüzünde bir gülümseme oluştu.
“Adım Zale, Fransa’da doğdum. Tek başıma deniz seferlerine çıkıyorum ve bir süre burada kalmaya karar verdim.” dedi.
“Kaç yaşındasın?” dedim merakımı gizlemeye çalışarak.
“25” dedi.
Benden 6 yaş büyükü ve Fransız olmasına pek şaşırmamıştım, aksanından belli oluyordu.
“Seferine ne zaman devam ediceksin?” diye sordum.
“Zaman gösterir Dora.” dedi.
“Zaman gösterir” diye mırıldandım.
“Peki sen kimsin Dora?” dedi.
Ben kimdim, gerçekten? Bunu bir süre düşüneyim.
“Sanırım hala kendimi tanıma yolundayım” dedim.
“Güzel” dedi ve teknenin ipini çözmeye başladı.
“Denize açılacağım, gelmek ister misin?” dedi ve kafasını kaldırıp yüzüme baktı.
Gitse miydim?
“Sağol ama kulübemde yapmam gereken işler var.” dedim ve dudağımı ısırdım.
Dudağıma bakarak “Emin misin?” dedi.
“Evet, kesinlikle. Neyse o zaman ben gidiyorum” dedim ve arkamı dönerek limanı terk ettim.
𓆝 𓆟 𓆞