Kadın kızıl saçlarını omuzlarından geriye attı. Sol eli, iki göğsünün ortasında duran haç ile sabitlenmiş, ters siyah hilal dövmesine gitti. Parmakları bir süre o dövmede oyalandı. Sanki haç işaretinin ucu kalbine saplanıyor, dönüyor ve bunu defalarca tekrarlıyordu. İnsana nefes almayı hatırlatan gökyüzü mavisi gözleri; okyanustaki büyük bir girdap kadar derin, öfkeli ve koyuydu.
Sağ elinde tuttuğu sigarasını dudaklarına götürdü. Güçlü bir nefes çekti. Sigarasını dudaklarından ayırdı ve tüm gücüyle dumanı dışarı verdi. Gece kadar karanlık mavi gözlerinden ok çıkardı, tam karşısında duran kumarhaneye sapladı.
Bu gece bozguna uğramıştı.
Bu gece bazı kapılara kilit vurulmuştu.
Bu gece bazı kapıların kilidi açılmıştı.
Kumarhanenin kapısının önünde önce birkaç koruma gözüktü. Ardından sarışın, uzun boylu, alımlı bir kadın. Dakikalar birbirini kovalarken kapıda siyah bir gölge belirdi. Çok fazla bu tarz gölge görmüştü hayatında. Ama hiçbirinin bunun kadar büyük ve karanlık olmadığından emindi.
Kursağına kadar yutkunma ihtiyacıyla doldu. Dövmesindeki haçın kıvılcım aldığını hissetti. Artık daha hızlı saplanıyor, daha hızlı dönüyor, daha çok kanatıyor ve daha çok yanıyordu. Göğsündeki kıvılcım büyüdü büyüdü ve yangına dönüştü. Uzun tırnakları avuç içine dört adet hilal bıraktı.
Göğsündeki yangın artık gözlerindeydi.
Gözlerini yumdu.
Derin bir nefes aldı.
Yumduğu gözlerini açtı.
Yangın hâlâ devam ediyordu.
Adam hızlı adımlarla sarışın kadının yanına geldi. Ellerini kavradı ve dudaklarına götürdü. Görevliden teslim aldığı paltosunu yavaşça sırtına geçirdi. Yakasını dikleştirdi. Deri eldivenlerini giyerken karanlık gözlerinin kadrajına bir çift okyanus girdi. Önce kaşlarını hafifçe çattı ardından çatık kaşları havalandı. Sinsi bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirdi.
Kadının gözlerindeki yangını bu sefer okyanus bile söndüremedi.
Ne aldığı bozgun onu yıkmaya yetti, ne de adamın gözlerindeki zaferin verdiği gurur. O da aynı şekilde gülümsemesini dudaklarına yerleştirdi. Gözlerinden ayaklarına kadar kinle doluydu. Ama biliyordu; onu kimse bitiremez, yok edemezdi. Diğerlerine asla benzemezdi.
O yıkıldığında bir Anka gibi küllerinden doğmaz; o küllerin tanrısı olurdu.
Sigarasını ayak ucuna attı. Topuklu ayakkabılarıyla izmaritin ucunda yanan cılız kıvılcımı ezdi. Bunları yaparken çok iyi rol yapıyordu. Öyle ki; dışarıdan bakıldığında bozguna uğrayan kendisi değil de başkası gibiydi. Kolunda asılı olan çantasını sağ omzuna çıkardıktan sonra saten elbisesini ve kürkünü kısaca düzeltip kendinden emin adımlarla arabasına doğru ilerledi.
⚔⛓
Direksiyonu tutan parmaklarım her bir düşüncede daha çok sıkılaşıyordu. Kalbim her bir düşüncede daha çok yanıyor, çenem daha çok kasılıyordu.
"Aldığın zaferler buraya kadarmış demek Defne Soylu." İsmimi bastıra bastıra söylemişti. Tökezleyeceğini zaten biliyordum. Ama benim karşımda tökezlemen..." Gözlerini kıstı. "Harikaydı."
Zihnimin içinde yankılanan bu sesler, zihnimi sökme isteğini körüklüyordu. Baştan aşağı kin ve öfkeyle doluydum. Radyoda çalan The Pretty Reckless - Witches Burn şarkısının sesini olabildiğince çok açtım. Aracın camları tamamen açıktı. Soğuk rüzgâr içeri doluyor ve saçlarımı uçuruyordu. Şarkının her bir ritminde gaza biraz daha yükleniyor, biraz daha öfkeleniyordum.
Dakikalar sonra şarkının etkisiyle öfke, yerini akıl almaz bir kine bırakmıştı. İntikam istiyordum. Söylediği sözleri teker teker ona yedirmek istiyordum. Bunu yapacaktım. O sözlerin, o gülümsemenin, o bakışların, o ukala tavırların bedelini ödetecektim. İnanılmaz bir özgüven patlaması yaşıyordum artık. Ben buydum işte. Yıkıldıktan sonra daha güçlü ayağa kalkmam sadece biraz hız ve biraz şarkıya bakardı.
Cinsiyetimden dolayı yapabileceklerimi küçümseyenlerin ertesi gün cesedini oymayı seviyordum. Yapabildiklerimi gördüklerinde yüzlerinde oluşan şaşkınlık beni tatmin ediyordu. Beni alt edememelerinin sebebi de buydu. Kendilerini benden üstün gördüklerinden dolayı yapabileceklerimi küçümsüyor ve önlem almıyorlardı. Gerçeklerle yüzleştiklerinde gerçeğin farkına varıyorlar ama artık çok geç oluyordu.
Bu dünyada aşağılanmış bir adamdan daha tehlikelisi, acımasız bir kadındır.
Ama onlar bunun farkında değil elbette. Her şey gözlerinin önünde olmasına rağmen bunun farkında olmayı reddediyorlar. Egolarını tatmin edebilmek adına üç maymunu oynuyorlar.
Eve vardığımda hızlıca bir duş aldım. Üzerime badi şeklinde uzun kollu kırmızı crop, altıma da gri salaş bir eşofman geçirdikten sonra saçlarımı taramaya başladım. Aynadaki kadına odaklandım, gözlerinin içine baktım. Bu bakışı biliyordum. Bu hırsı, bu kini ve bu öfkeyi tanıyordum. Gözlerimi gözlerimden ayırmadan tarağı makyaj masasına bıraktım. Saçlarımı balık sırtı şeklinde örerken telefonum çaldı. Oturduğum yerden yavaşça kalktım ve çantamın içinden telefonumu çıkardım. Ekrandaki isme bakmadan açıp kulağıma götürdüm.
"Duyduklarım... Doğru mu?" Bir yandan yatağımın üzerinde ayak tırnaklarıma kırmızı oje sürüyordum.
"Ne duyduğuna bağlı." Karşı taraf huzursuzca nefes verdi. "Bak senin adına üzgünüm Sal..." Kaşlarım çatıldı. O da bunu hissetmiş olacak ki hızlıca düzeltti.
"Defne. Ama bir şekilde unutulur yakında." Sesli bir kahkaha attığımda bu sefer kaşlarını çatma sırası ondaydı.
"Biliyor musun ben hiç üzgün değilim. Ayrıca unutulacağına inanıyor musun gerçekten?" Cevap vermesine fırsat vermeden devam ettim. "Şuan uykum var biraz dinleneceğim yarın sabah görüşürüz." Telefonu suratına kapattım.
Oje şişesinin kapağını kapatıp dikkatlice ayağa kalktım ve diğer ojelerimin yanına koydum. Mutfağa geçip kahve makinesinin tuşuna bastım. Gerçekten üzgün müyüm diye düşündüm bir süre. İçimde gram üzüntü bulamadığımda öfkemi aradım. Onu da bulamadım. Aksine tatmin olmuş hissediyordum. Uzun süredir beni oyalayan, heyecanlandıran hiçbir şey yoktu. Parmaklarım tezgah üzerinde ritim tutarken gülümsedim. Aynı onun bana gülümsediği gibi.
Kahve makinesinin uyarıcı sesi geldiğinde kahvemi aldım ve çalışma odama doğru ilerledim. Odanın kapısını açtığımda odada birkaç saniye göz gezdirdim. Burayı seviyordum. Masamın üzerindeki dizüstü bilgisayarımı aldım ve kitaplığın yanındaki deri koltuğuma yerleştim.
Arka planda şarkı açtıktan sonra arama motoruna girdim. İnce parmaklarım klavyede gezinirken tüm dikkatim ekrandaydı. Bora Ateş yazıp enter tuşuna bastığımda karşıma binlerce haber çıktı. Hepsine teker teker baktım. Fotoğraflarda, haberlerde, videolarda saatlerce gezdim ancak işe yarayacak hiçbir şey bulamadım.
Bilgisayarın ekranını kapatacağım esnada gözüme bir fotoğraf ilişti. Arkadaki şarkıyı hızlıca kapatıp tüm dikkatimi o fotoğrafa yönelttim. Bu oydu. Yanındaki kumral kadının ta kendisi. Hızlıca habere tıkladım ama ne kadının ismini ne de onunla ilgili herhangi bir şeyi bulamadım. Sadece Bora Ateş'in yanındaki gizemli kadın olarak geçiyordu ismi. Başka hiçbir şey yok. Fotoğrafı hızlıca telefonuma aktarıp bilgisayarı kapadım.
"Kadının yaşı dışında hiçbir bilgi yok elimizde." Bilgisayara bakmaya devam ediyordu. "Bu kadın herkimse Bora için çok önemli." Başımla onayladığımda gözlerini ekrandan ayırıp yüzüme kilitledi. "Ama merak ettiğim bir şey var. Neden Bora'dan değil de o kadından başladın araştırmaya?"
"Yağız seni daha zeki sanıyordum." dedim parmaklarımla kahvaltı masasında ritim tutarken. "Bora'ya ulaşmak istiyorsam önce yakınlarına ulaşmalı, zaaflarını bulmalıyım. Bir ağaca ne kadar çok balta vurursan o kadar çok zayıflar. Tabi tek bir balta darbesiyle de gidebilir. Onu da zaman gösterecek."
Karamsar gözüküyordu. "Karşındaki insanı küçümsüyorsun. O baltanın ucunu yanlışlıkla kendine saplama. Onun zaaflarıyla oynayacağım diye kendi canını yakma." Ellerim aniden buz kesti. "Bir şeyler mi biliyorsun?" Gözleri bilgisayar ekranına kaydı. "Hayır, sadece canın yansın istemiyorum." O bana bakmasa da gözlerimi yüzüne kilitledim. "Yanmayacak." Hızlıca ayağa kalktım ve çantamı koluma geçirdim. "Okula gidiyorum. Bir şey bulursan ararsın." Cevabını beklemeden dışarı çıktım.
Yağızın bir şeyler bildiğine, öğrenmemi istemediği bir şeylerin olduğunu onun gözlerinden okumuştum. Her ne kadar bana bakmasa bile. Okulun önüne geldiğimde arabanın kapısını hızlıca kapatıp fakültenin içerisine girdim. Koridorda