GİRİŞ
"Yaşanan her an bir gün anı olmaya mâhkumdur, tıpkı yaşanan her hayatın bir gün gelip çatacak olan ölüme mâhkum olduğu gibi."
2008
Balıkesir
"MÖÖ! MÖÖ!"
"Kızım inek misin sen? Rahat bırak beni!"
Arabada yedi kişi vardı. Önde arabanın sahibi olan Yavuz ve eşi Ayşe; arkada arkadaşları İlhan, eşi Oya ve Oya'nın kucağında uyuyan minik kızları bebek Beyza. En arka, yani bagaj ise çocuklara kalmıştı. Daha doğrusu onlar, yani Leyla ve Alp zaten orada yolculuk yapmayı fazlasıyla seviyordu.
Arabadakiler doksanlar radyosundan çalan parçalara eşlik ediyorken Leyla, Alp'le uğraşmakla meşguldü. En sonunda mö'leyerek kitap okuyan Alp ile uğraşmayı ve hunharca gülmeyi bırakıp önündeki kutudan bir çikolata aldı ve tatlı tatlı gülümseyip göz kırpıştırarak Alp'e uzattı.
Fakat Alp'ten gelen tek bir kelime kaşlarının çatılmasına yetmişti. "Aklımda. Öyle inek gibi benimle dalga geçip mö'leyerek bana unutturacağını mı sandın?" Bir yandan da Leyla'nın elinden kaptığı çikolata pakedini açmakla meşguldü.
"Sen de hiçbir şekilde unutmuyorsun ki ya!" diye cırladı minik Leyla. Oynadıkları lades oyununda Alp asla ama asla "Aklımda." demeyi unutmuyordu.
Alp ise çikolatayı neşeli bir şekilde ağzına atarken, "Soğol çokoloto oçon." dedi Leyla daha çok gıcık olsun diye.
"Bana ne oynamıyorum ben!" dedi Leyla. "Sıkıldım!"
"Mızıkçı!" dedi Alp de. "Senle oyuna başlayanda suç!"
"Tetrisi ver!"
"Yooo," dedi Alp diğer elindeki tetrisi iyice saklayarak. "Ben oynuyorum."
"Yalançı!" diye tısladı Leyla da. "Kitap okuyordun daha şimdi! Biraz da ben oynucam!!!" diyerek Alp'in dibine girip tetrise uzanmaya çalıştı. Alp de elini Leyla'nın alnına bastırarak onu uzaklaştırdığında Leyla, Alp'in parmakları altında kıpraşmakla meşguldü.
Elbette Alp'in altında kalmadı, asla kalmazdı. Elini alnından çekip var gücüyle ısırınca Alp'in bağırışı tüm arabayı inletti. "Leyla!!!"
"Noluyo, noluyo??!" diyerek herkesin demek istediğine tercüman olan Oya bakışlarını arkasına çevirdi. "Az rahat durun oğlum! Kurt mu var bir tarafınızda sizin?!"
"Isırdı elimi!" diye bağırdı Alp, neredeyse ağlayacaktı ama gözyaşlarını, akmadan gözlerinde tutmaya çalıştı. Leyla ondan iki yaş küçük, okuma yazmayı öğrenmeye çalışan, dişlerinin yarısı dökülmüş yedi yaşında bir kızdı; ağlayıp karizmayı çizdiremezdi ama canı çok yanmıştı.
İkisi de dizleri üzerinde dikilip tamamen arkaya, anne babalarının tarafına döndüler. Bu arabanın bagajı ve arka koltukları arasında cam falan yoktu. Dolayısıyla arkayla iletişim kurmaları tamamen kolaydı.
Leyla da pişkin pişkin, "Sen de tetrisi biraz bana verseydin!" dedi. "Hem bana mızıkçı dedin!"
Alp susmuştu çünkü konuşmaya çalışırsa göz yaşları akacaktı. Ayşe ise, "Şu kızına bir şey söyle Yavuz!" dedi fakat sonra kendisi kızına döndü. "LEYLA! Niye ısırıyorsun sen arkadaşının eli-"
"Neyse," diyerek araya girdi Alp ise. Leyla'ya dönüp, "Acımadı ki!" dedi omuz silkerek. "Tetris falan yok sana!"
"Var!"
"Yok!"
Onlar bu kavgaları ile yerlerine otururken arabadakiler ise onların bu hallerine güldü. Fakat Alp tekrar oturup ailelerinin görüş açılarından çıktıklarında tetrisi Leyla'ya başını bile çevirip bakmadan uzattı. "Al, oyna!" Ona çok öfkeliydi ve daha fazla uğraşmamak için uzatmıştı oyuncağı.
Leyla ise büyük bir keyifle tetrisi alıp oynamaya başlamışken Alp'in suskun bir şekilde camdan dışarıyı izlediğinin farkında değildi.
Birkaç dakika sonra tetristen sıkılıp bir kenara attı ve gözleri Alp'te durdu. Usulca ona yaklaşıp göz kırpıştırarak baktı. "Alp, niye konuşmuyon ki?"
Alp ise camdan dışarı bakmaya devam etti, gözlerini Leyla'ya çevirmek istemedi.
"Acıdı dimi çok?" dedi Leyla üzülerek. "Özür dilerim." Tekrar kutudan bir çikolata alıp ona uzattı. "Hadi, ye de barışalım." Alp'ten hala cevap gelmeyince, "Bak ben yerim yoksa!" dedi yeşil gözlerini kırpıştırarak.
Alp ise çatık kaşları altından dibindeki Leyla'ya baktı. Bu esnada arabada en sevdikleri şarkı çalmaya başlamıştı.
"Bak," dedi. "Hadi şarkıyı söyleyelim. Seviyoduk ya bu şarkıyı Aaaalp!" Bir de bazen, böyle ismi uzattığında dili dönmediğinden kalın A ile söylüyordu Alp'in ismini. Ondan cevap alamayınca iyice hüzne boğulmuştu. Gözleri ağlayacak gibi bir hâl alıp dolduğunda, "Ama yaa!" diye sitem etti.
Alp tekrar göz ucuyla ona baktığında dayanamayıp, "Tamam be ağlama!" dedi. "Zaten pembe pembe boyamışsın yüzünü gözünü, her yerin pembe olacak şimdi! Çok çirkin olursun öyle!" Düğüne gittikleri için Leyla annesine makyaj yaptırmıştı. Gözlerine simli pembe far, dudaklarına pembe ve kırmızı arası bir tonda ruj sürdürmüştü, Alp onlardan bahsediyordu.
"Barıştık mı?" dediğinde Leyla'nın yeşil gözleri parlamıştı. "Ha, barıştık mı?"
"Hee," dedi Alp. "Barıştık!"
İkisi de ayağa kalktı ve şarkı söylemeye başladılar. Alp'ten farklı olarak Leyla, delice dans ediyordu.
"Kızım bagajda dans edeceğim diye kafanı vuracaksın şimdi!" dedi Yavuz gülerek.
Leyla ise umursamayıp elini kolunu sallamaya devam etti. Elini öyle bir savurdu ki tersiyle Alp'in yüzüne ağır olmasa da bir şamar indirmişti. Farkında bile değildi, Alp de göz kırpıştırarak geri çekildi. Bu kız tam bir deliydi. "Büyüyünce dansöz olcam ben!"
Yavuz bunu duyduğu anda resmen şoka girdi. "Ne??! Kızım o nasıl söz?!"
"Yavuuz," dedi İlhan da. "Kızının kariyer planına mı karışacaksın?
"Kızım git doktor olacağım de," dedi Yavuz aynadan oynayan kızına bakarak. "Öğretmen de, ne bileyim kuaför falan bir şeyler de, dansöz nereden çıktı?"
Ayşe, Oya ve İlhan ise bu muhabbete sadece gülüyordu. Yavuz devam etti. "Evde bizi taklit eder namaz kılmaya çalışır, bir de dansöz olacağım der!"
"Ne var ya baba?" dedi Leyla da. Sonra dansına devam ederken, "Aha bak böyle oynucam!" diye ekledi.
Alp ise kızın omzuna dokunup dikkatini çektikten sonra, "Sus kız artık," dedi. "Ayıp, sus!"
"Niye ayıp oluyomuşkine?!" dediğinde Leyla, aradaba Yavuz ve Alp dışında herkes gülmüştü. "Sen de ol dansöz!"
"Dur kız dur," dedi İlhan da birden. "Yüreğime mi indireceksin benim?"
Bu sefer ise keyiflenen Yavuz'du. "Noldu İlhan?" diye sordu gülerek. "Az önce pek keyifliydin!"
"Oğlunu öyle hayal falan etmedin inşAllah?" diye sordu Oya da eşi İlhan'a.
İlhan birden arkaya, oğluna döndü. "Oğlum Leyla'ya söyle yapmasın, demesin öyle şeyler! Ayıp, de!"
İlhan'ın serzenişine arabadakiler gülerken Alp, Leyla'ya kaçamak bir bakış attı. Şarkı da bitmek üzereydi. "İn aşağıya, oyun oynayalım!"
Deminden beri canı sıkıldığı için Leyla da büyük bir hevesle, "Tamam!" deyip uslu uslu yerine oturdu.
"Çocuk büyütmek zor bu devirde!" dedi Yavuz da kendi kendine. Bu esnada camdan dışarıya dertli dertli baktığı için herkes gülmüştü.
İlhan ve Yavuz Balıkesirli, eşleri Ankaralıydı ve hepsi üniversitede tanışmıştı. Herkesin birbiriyle dostluğu artık çok güçlüydü ve koca bir aile gibilerdi.
Üniversiteden başka bir arkadaşları evleniyordu, bu yüzden düğüne, Bandırma'ya gidiyorlardı.
Radyodan başka bir şarkı çalmaya başlayınca ortaya, "Ne zaman varıcaz?" diye bir soru yöneltti Leyla.
Ve Leyla, Alp'in hâlâ onla oynamayıp kitap okumasına devam etmesi sonucu çok sıkılarak da olsa bir süre daha geçirdi arabada. Fakat hâlâ oflayıp pofluyor, Alp'e sataşıyor ya da soru sorup duruyordu.
Nihayet Bandırma'ya varmışlardı. Kısa bir sürede bir otelin kır düğün bahçesine geldiler. Leyla, Alp'in yanındaydı. İkisi yan yana küçük adımlarla yürüyorlardı. "Alp..." dedi birden Leyla.
"He?"
"Sen bir gün damat olmak ister miydin?" Sorusu karşısında Alp şaşırdı ve kaşlarını çattı. "Ben gelin olmak istiyom. Gelinlik çok güzel çünkü!" Üzerindeki beyaz elbiseyi gösterdi, gelin gibi olmak istediği için bunu giymişti. "Bundan daha güzel!"
"Ne gelini damadı ya?" dedi. "Küçüğüz biz daha Leyla!"
"Büyüyünce gelin olcam işte! Ama kiminle evlenicem ki? Damat kim olcak?" Birden duraksadı. "Ben babamdan başkasıyla evlenmem ki!"
Alp'in yüzünde ne saçmalıyorsun der gibi bir ifade oluştu. "Babanla evlenemezsin zaten kızım!"
"Niyeymiş o?" Leyla adeta babasına aşık bir kızdı.
Onlar konuşurken bir yandan anne babaları düğünün girişinde misafirleri karşılayanlara, "Hoşbulduk." deyip ayak üstü sohbet etmekle meşguldü.
Alp başını ve bakışlarını bu kıza laf anlatılmaz der gibi diğer tarafa çevirmişken Leyla'nın dikkati dağılmıştı. Bahçede yanlarında bulunan güzel, renkli renkli gülleri görmüştü. Çok güzellerdi. Hemen koştu ve bir tanesini koparmak için eğildiğinde kolunu tutan elle afalladı.
"Napıyon be?" dedi hiddetle onu tutan Alp'e.
"Asıl sen napıyon?" dedi Alp de aynı şekilde. "Koparma onları, kızarlar."
"Ama ben çok beğendim bu çiçekleri..." dedi. "Bana ne!"
Alp ise sabırla bir nefes verdi. Leyla'yla niye uğraşmak zorundaydı ki? Aslında, uğraşmayı sevmiyor da değildi. "Ben sana alacağım sonra," dedi. "Söz."
"Söz mü?" diye tekrarladı Leyla, bakışları yumuşamıştı.
"Söz." dedi Alp tekrar.
Aileleriyle bir masaya oturdular. Akşam yemeği servisi başladı. Leyla da yemek yedikten sonra gidip bazı çocuklarla tanışmış, onlarla arkadaş olmuştu bile. Alp neredeydi bilmiyordu, şu anda yeni arkadaşlarıyla kovalamaca oynamakla baya meşguldü zaten. Bir yerde durdu ve Alp'in iki tane erkek çocukla oyun oynadığını gördü, yani muhtemelen öyleydi.
Bir süre sonra herkes pistten inmişti, gelin ve damat dans edecekti. Leyla da masalarına gelmişti, Alp de buradaydı. Leyla önce gelin ve damadın dansını sonra piste çıkan diğer çiftleri hayran hayran izlemeye başladı. Dışarıdan bakıldığında yüzündeki hayranlık öyle kolay görülebiliyordu ki... Bir an önce büyümek istedi, dansa kalkan o güzel genç kızlar ya da kadınların yerinde olmak istedi.
Babasıyla dans etmek istiyordu ama babası şu anda masada değildi. Muhtemelen başka bir arkadaşını görmüş, sohbete dalmıştı. Onun dans edenleri nasıl hayranlıkla izlediğini fark eden Oya arkadaşı Ayşe'ye parmağıyla Leyla'yı işaret etti. "Seninki dans etmek istiyor galiba."
Ayşe tam, "Niy-" diye soracaktı ki Leyla'yı görünce anladı. "Babası da yok ki!"
Leyla da sanki duymuş gibi arkasına dönüp, "Anne, babam nerede? Ben de dans etmek istiyorum!" diye sorunca İlhan araya girdi.
"Siz de Alp'le dans ediverin kızım." Alp bir anda ben mi dercesine ortama bakışlarıyla dahil olup ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Ayşe de, "Evet kızım, hadi Alp'le gidin." dedi.
Alp sonunda fikrini belirtti. "Ben dans falan etmem!"
Fakat sonra Leyla'nın ona nasıl baktığını görünce derin bir nefes verip ayağa kalktı. Leyla adeta gözlerini yavru köpek gibi dikmiş, Alp'in "evet" demesini bekliyordu.
Leyla'nın yanına geldi. Leyla bu sefer sanki Alp onunla dans etmeyi çok istiyormuş da o çok umursamıyormuş gibi bir tavır takınmak istedi. Bu yüzden ondan tarafa bakmamaya çalışıyordu.
"Tamam," dedi Alp. "Hadi kalk, gidelim."
Leyla bakışlarını ona çevirdi ama sustu. Alp başını çevirip tekrar ona baktı. "Benimle dans eder misin Leyla?" Leyla'yla sürekli kavga etseler de onu seviyordu, onu mutlu etmek istedi.
Ayşe, İlhan ve Oya onları gülümseyerek izlerken Alp'in bebek kardeşi Beyza'nın ağlayarak bağırışı onların tekrar odağını değiştirdi. "İleride fena görümce olur bu he!" dedi İlhan.
"Sus İlhan!"
Leyla'nın ise yüzünde sonunda kocaman bir gülümseme belirmişti. "Evet!" dedi büyük bir coşkuyla ve "umursamazlığı" daha fazla sürdüremedi. Alp'in ona uzanan elini tuttu ve ikisi birlikte piste gitti.
Leyla parmak uçlarında yükselip hafifçe Alp'in boynuna kollarını doladı. Alp de ürkekçe ve utanarak ellerini Leyla'nın sırtına getirdi.
Yavaşça dans etmeye başladıklarında Leyla çok mutluydu. İlk kez böyle dans ediyordu. O an farkında olmasa da bu an, hatta bugün onun hafızasında bir yerlerde hep gömülü kalacaktı.
"Teşekkür ederim Alp." dedi. Alp, Leyla'nın kolay kolay ona teşekkür etmeyeceğini biliyordu. Gerçekten onu mutlu ettiğini anladı.
Bir elini bir anlık Leyla'dan çekip cebine attı ve bir çiçek çıkarıp onun gözleri karşısına getirdi. Bu Leyla'nın görüp istediği güllerdendi. Alp, bu gülü yerde kopmuş bir şekilde görüp hemen almış ve Leyla'ya vermek için cebine koymuştu. Ne de olsa söz vermişti. "Al."
Leyla'nın dudakları aralandı. "Gerçekten bulmuşsun," dedi sevinçle ve kırmızı gülü alıp Alp'e sarıldı. "Yaşasınnn!"
Yavuz tam bu anda onları gördü. "Napıyor bu kız Ayşe?!"
Leyla, Alp'ten ayrıldığında Ayşe, "Mutlu olmuş demek ki!" dedi gülümseyerek.
Leyla ise bu küçük gülü kulağı ve başı arasına yerleştirdi. Bu anı asla ama asla unutmayacağına emindi.
1. BÖLÜM
"Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."
Rad: 13/28
Sağıma selam verdim sessizce, sonra soluma. Sabah namazım bittikten sonra parmaklarımla tesbihat yaparken bakışlarım odada gezindi. Üstünkörü kapattığım camın rüzgarla tekrar açılması sebebiyle havalanan perde odada adeta dans ediyordu. Haziran ayında olmamıza rağmen esen ılık sabah rüzgarı içeriye hafif bir serinlik katmıştı. Dışarıdan gelen seslere göre bizimkilerden biri daha namaz için uyanmış gibiydi.
Tesbihatımı bitirdikten sonra ellerimi dua etmek için kaldırdım. "Allah'ım," dediğimde derin bir nefes verdim, bazen bunu söyledikten sonra sanki dilim düğümlenirdi. "Daha önce buraya birkaç kez gelsem de Ankara bile bana çok yabancı geliyor. Atanacağım şehre gittiğimde benim için her şeyi kolaylaştır, hakkımda hayırlısını eyle." Bunları söyledikten sonra istemsizce gülümsedim. "İlk öğrencilerimle iyi anlaşayım. Amin."
Duamı bitirdikten sonra namaz kıldığım seccadeyi toplayıp havalanan perdenin ardındaki pencereye yöneldim. Başımı dışarı uzatıp güzel kokuyu içime çektim. Tekrar uyumayacaktım. Gökyüzüne bakarken güneşin doğuşunu izlemek istediğime emindim. Şuanda anneannemin evindeki bir odadaydım. Açılıp yatak haline getirilmiş çekyatın yanındaki komodine ilişti gözlerim. Üzerinde duran çantamdan Kur'an-ı Kerim'imi çıkardım ve kaldığım yerden okumaya başladım. Bir süre okuduktan sonra pencere kenarına oturup gökyüzünü izlemeye başladım. Güneşin doğumuna çok az kalmıştı.
Ama öncesinde yapmak istediğim bir şey olduğunu fark ederek odadaki kitaplığa yöneldim. Bu kitaplıkta çocukluk fotoğraflarımın da dahil olduğu bir albüm olduğuna emindim. Tam buraya geldiğimizde daha önce bakmış olduğum o albümü alacaktım ki, yanından daha önce görmediğim bir albüm fırlayıp düşüverdi. Bunun burada olduğunu hiç sanmıyordum, daha önce bu mavi kapaklı albümü görmediğime emindim. Kaşlarımı hafifçe çatarak yere düşen albümü elime aldıktan sonra tekrar cam kenarına koyduğum sandalyeye oturdum.
Kapağı açtığım gibi annemin bir gençlik fotoğrafı çıktı karşıma. Evet, emindim. Bu albümü hiç görmemiştim. Babamla evlenmeden önce, bir deniz manzarası önünde, benim de sayesinde sahip olduğum simsiyah uzun saçları ve kırmızı tişörtü... Daha tesettüre girmediği yıllar... Babamla evlenmeden önceki bir tarih olduğunu böyle anlamıştım ve alttaki tarih de bunu doğruladı.
Sayfaları çevirmeye başladım. Annemin hiç görmediğim fotoğraflarından sonra evlendikten sonra olan, babamla fotoğrafları çıktı karşıma. Mavi eşarbı vardı fotoğrafta. Tebessüm ettim. Birkaç sayfa daha çevirdim. Benim daha önce görmediğim çocukluk fotoğraflarım çıktı önüme. Evimizde bu albümün olmadığına çok emindim. Elbette ki Balıkesir'dendi bu fotoğraflar, çocukluğumun, gençliğimin şehri.
Bu, buradaki mavi duvarlı apartman binamızın bahçesinde çocukluk arkadaşlarımla olan bir fotoğraftı. Hepsinin isimlerini şu an hatırlayamasam da, simâlarını hayal meyal hatırladığım birkaç çocukla yan yanaydık. Bir sayfa daha çevirdiğimde birden albüm içine yerleştirilmemiş ama sadece sayfalar arasında duran bir fotoğraf fırladı düştü kucağıma. Bu fotoğrafı gördüğümde kaşlarımı ister istemez çattım. Albümü kapatıp kenara koyarken elime aldığım fotoğrafı kaldırdım. Güneş de doğuyordu, tam şu anda.
Fotoğraftaki yine bendim, evet. Beş yaşlarındaydım. Yine çocukken çoğunlukta yaptığım gibi siyah saçlarımı anneme ördürüp sonra omzumdan atmıştım. Fakat benim bu fotoğrafa kilitlenip kalmamın sebebi yanımdaki çocuktu. Benim için çoktan geçmişin tozlu raflarında kalmış bir oğlan çocuğu... Önümüzde büyük bir doğum günü pastası, doğum günü onun, kameraya sırıtıyoruz. Üzerimde pembe bir elbise var. Benden uzun olan o çocuk bir kolunu omzuma atmış, üzerinde Ben10li bir tişört var.
Diğer fotoğraftaki diğer çocukların aksine adını çok net hatırladığım bu çocuk bir anda çok tuhaf hissetmeme sebep olmuştu. Beynimin içinde bir anda bir sürü siren sesi çalmaya başladı sanki... Aklımda bir sürü çığlık sesleri, ambulans sesleri ve o günkü hastane kokusu... Hepsi bir anda aklıma geldi. Yıllar sonra ilk kez bunları anımsamıştım. Aklımın en derinlerine gömülüp kalan bu çocukla olan fotoğrafıma bakakalmıştım.
Çocukken onunla yollarımız ayrıldıktan sonra ona ulaşmayı çok istemiş fakat asla başaramamıştım. Benimle konuşmayı istememiş miydi artık, bilmiyordum. Beni sevmediğini ya da bana küstüğünü düşünürdüm, çocuk aklı işte.
Sonra, biraz daha büyüdüğüm bir zamanda eskiden de olduğu gibi, durduk yere rüyama girmişti. Hani bazen hayatınızın çok önceki bir döneminden biri durduk yere ve çok alakasız bir şekilde, onu hiç düşünmediğiniz hâlde rüyanıza girerdi ya, bunu onun için çok yaşamıştım. Bulanık bir görüntüsünü gördüğüm bu çocuk gördüğüm rüyada, onu en son gördüğüm yaşında, yani dokuz yaşındaydı.
Artık yaşımın da büyümesiyle onu ilk kez o zaman sosyal medyada aramayı denemiştim. Tüm sosyal medya platformlarında o ismi arattım: Alp Kahraman. Elbette bu isme sahip bir sürü kişi vardı, gerçekten bir sürü. Ama o olabileceğine inandığım tek bir kişi bile yoktu. Ondan en son haber aldığım, yani yedi yaşımda, Ankara'ya taşındığını biliyordum. Belki de şu anda aynı şehirdeydik. Neyse, zaten onu bulsam ne yapacaktım ki? Beni aramaya bile tenezzül etmeyip izini kaybettirmiş, yıllarca bana küstüğüne inandırmış bir yabancıydı artık o.
Neden yaptığımı bile bilmediğim bir şekilde bu fotoğrafı tekrar albüme koymadım ve çantamın en derinlerinde bir yere sıkıştırdıktan sonra albümü de eski yerine kaldırdım. Bu konuyu tamamen kafamdan çıkardım ve yanımda getirdiğim kitabı çıkarıp okumaya başladım.
Birkaç saat sonra üzerime kısa kollu, uzun bir elbise giydim ve uzun saçlarımın önündeki perçemleri de kulaklarımın kenarına tokalayarak mutfağa girdim. Ev halkı daha uyanmamıştı, kahvaltı hazırlayacaktım.
Bir süre sessizce işe koyulmuşken bundan tamamen sıkıldım ve uyanırlarsa uyansınlar artık n' apayım düşüncesiyle hareketli bir Hint müziği açtım.
Hoparlörden gelen şarkı eşliğinde kollarımı tavuk gibi sallayarak dans ediyordum, bir buzdolabına koşuyordum eşsiz dans hareketleriyle bir masaya... Bir bal konuyordu o masaya ahenkle, bir reçel... Dans etmeyi çok ama çok sevdiğimi söylememe gerek bile yok...
Bir yumurta kırıyordum tavaya, cosss diyordu, bir de baharat serpiştiri-
Şarkıya eşlik etmek amacıyla uydurduğum Hintçemsi sözleri söyleyerek saçma sapan dans ediyordum. "Noluyor böyle Leyla?" diyerek içeri giren annemi de arkasından iki omzundan tutup iki yana sallamaya başladım.
"Kızım sen hastanede bir Hintliyle falan mı karıştın yoksa deli misin?" dediğinde onu etrafında döndürdüm. "Adını Leyla koyma demişlerdi bana, dinlemedim ki!"
"Bırak kızı, eğleniyor işte!" dedi anneannem içeri girerek. Bu esnada ablam da dans gösterimin ortasına daldı ve birlikte devam ettik.
"Yandı sucuklar, yandı!" Teyzemin de müdahelesiyle, "Ne?!" diye bağırdım ve şarkıyı hoparlörden kapattığım gibi ocağa koştum. Yanmamışlardı, ama yanmak üzerelerdi. Sayesinde yetişmiştim. "Oh, şükür!"
Şu anda anneannemlerde olmamızın sebebi buraya uzun zamandır gelmeyişimizdi. Anneannem, dedem ve teyzemleri özlemiştik. Ayrıca annemin buradan eski bir arkadaşı bizi kızının düğününe davet etmiş. Annem de, "Gelmişken düğüne de gideriz; e düğüne gitmek lazım, gitmişken annemleri de ziyaret ederiz." kafasında olduğundan buradaydık. Aslında düğün benim çok da umurumda değildi, burada kaldığım süreyi iyi değerlendirip ablam dediğim, buralarda yaşayan kuzenimle güzelce gezmek istiyordum.
Kahvaltı hazırladığım, daha doğrusu kendimi Salman Khan sandığım bu dakikalarda, "Hadi, hadi çıkın!" dedim birkaç kez ellerimi alkış yapar gibi birbirine çarparak. "Biz ablamla her şeyi halledeceğiz!" Bunu söylerken de kuzenimi, yani Ahsen Ablamı kolundan çekip olabildiğince şirin olmaya çalışarak sırıttım. "Bir şey yakmayacağız!"
"Deli!" dedi annem gülerek. Ardından çıkıp mutfağı boşalttılar.
Fakat maalesef hepsinden sonra ortaya, "Açım ben aç!" diye dalan bir insan evladı çıktı. Bu insan evladı evde erkek, özellikle ergen erkek, beslemenin zorluklarını her zaman gözler önüne serebiliyordu. Kendisi kardeşim oluyordu.
Şarkı "My desi girllll" diye çalmaya devam ederken geldi ve kafasına estiği gibi buzdolabını açıp, "Bu ne ya? Çakal, Uzi falan açsan bile daha iyiydi!" diye homurdanıp soğuk suyu şişeyle kafasına dikti.
Yaptığını görünce sırtına şaplağı indirdim. Öksürerek suyu ağzından çekti. "Kardeş falan dinlemem Memoli, seni harbiden bu yaşında döverim! İnsanlar içiyor o sudan, ne diye ağzını dayıyorsun? Bardak yok mu?"
"Memoli deme bana!"
"Çık Mehmet Ali," dedim sabırla kapıyı göstererek. "Çık! Bir daha gelme."
Başka bir Hint şarkısı çalmaya başladığında ablamla dans ederek kahvaltıyı hazırlamaya devam ettik.
Sıcakladığım için uzun saçlarımı topladım. "Hadi, herkes sofraya!"
Eniştemle babam ekmek almaya gitmişti. Döndüklerini seslerinden anladıktan sonra sandalye üzerine bıraktığım ince penye hırkayı üzerime kısa kollu elbisemi uzun kollu hâle getirmek için geçirdim. Yazmayı da başörtüsü olarak taktım kafama.
Ve bugün, kuzenimle gezdim bol bol, Ankara'nın altını üstüne getirdik. Şimdi ise gideceğimiz düğüne hazırlanma vaktiydi. Fakat gitmek istediğimden pek de emin değildim. N' apacaktım ki orada? Oraya gitmek yerine kuzenimle gezmeyi ya da en azından evde teyzemlerle vakit geçirmeyi yeğlerdim. Fakat en sonunda pasta yerim diye düşünerek gitmeye ikna oldum. Evet, pasta her şeyden önemliydi. Aslında sadece iç sesime güvenmiştim. Çünkü içimden bir ses gitmem gerektiğini söylüyordu.
Odama girip hazırlandım. Üzerimde gül kurusu renginde şifon bir elbise ile aynı renk ve kumaştan bir şal vardı. Bu elbiseyi kendim dikmiştim.
Evden çıkıp arabaya bindik. Arabada annem, babam ve ben vardık. Ha, bir de böyle devam ederse birazdan ağzının ortasına çarpacağımı düşündüğüm kardeşim Mehmet Ali... Şikayet etmekle meşguldü ve beni sinir ediyordu.
Bir süre sonra düğün davetiyesindeki adresi bulmuştuk. Burası son derece lüks bir yerdi. Böyle bir eve sahip olan bir ailenin düğünü burada yapmak istemesi normaldi belki de.
Kapıdan girdiğimiz gibi evin koca bahçesi bizi karşıladı. Bahçede güller vardı, bu güller nedense bir anda aklıma yıllar önceki bir anıyı getirdi, Alp'in bana verdiği o kırmızı gülü ve o akşamı. Bu geceden beri bu denli aklıma gelmesi normal miydi? Ayrıca bu hatıra neden hala aklımdaydı?
İlerledik ve düğün sahiplerinin olduğu yere kadar geldik. Bir anda, çok ani bir şekilde; hem annemi, hem babamı, hem de beni şok edecek bir şey yaşandı. Karşımızdaki adam... Bu adam o adamdı. Yutkundum, dizlerimin bağı çözülecek gibi hissettim. Bu adam, Alp'in eniştesiydi. Aklıma gelmesi bunun bir işaretiydi işte, biliyordum. İsmi Hasan'dı. On beş sene geçmişti onu en son gördüğümde. Çocuk aklıyla Alp'le ayrılmamdan onu sorumlu tutmuştum o zamanlar. Epey değişmiş, yaşlanmıştı. Ak düşmeye başladığı için grileşmiş fakat aslında siyah olan saçları, aynı renge bürünmüş bıyıkları ve bunlarla uyumlu renkte giydiği gri takım... Bu adamın duruşu her şekilde ağırdı. Yanında eşi, yani Oya Teyze'nin kız kardeşi, Alp'in teyzesi Esra da oradaydı. Onun saçları simsiyahtı, yeşil elbisesi ona yakışmıştı ve dışarıdan bile ne kadar elit insanlar olduğu son derece belliydi.
Mehmet Ali hiçbir şey anlamadığı için, "Neler oluyor?" diye sormuştu. O bilmiyordu fakat ben biliyordum. Anne ve babama baktım. İkisi de şok içindeydiler. Çok kötü hissettiklerine emindim. Babamın dizlerinin bağı çözülmüş olacak ki tökezledi ve hızla koluna girdim. "Baba!"
"Yavuz!" dedi annem de korkuyla babamı tutarak.
Hasan Amca ve Esra Teyze ise aynı şekildeydi, şok içindeydiler. Nihayet bir tek kelime çıktı adamın ağzından, "Yavuz?" diyebildi.
"Siz," dedi annem. "Burada..."
"Damat benim oğlum," dedi Hasan Amca, hala şok içindeydi. "S-siz gelin tarafından mısınız?"
"Evet..." diye onayladı annem. Ardından bana ve Mehmet Ali'ye döndü. "Siz gidin."
"Anne!" diye sitem etsem de çok kararlı görünüyordu.
"Gidin, dedim!"
Onu dinleyip oradan ayrılırken kendimi çok kötü hissediyordum. O feryatlar, o ağlama sesleri ve o "Hoşçakal Leyla." cümlesi kulaklarımda çınlıyordu. Eğer eniştesi ve teyzesi düğün sahibiyse, yani kuzeni evleniyorsa, Alp burada olmalıydı. O, buradaydı.
Mehmet Ali'yle bahçedeki masalardan birine geçtik. Durmadan soru yöneltiyordu fakat ben dalıp gitmiştim. Az sonra annem ve babam gelmişti fakat ikisi de perişandı. Dakikalar böylece geçti. Gelin tarafı yanımıza geldi, annem arkadaşıyla konuştu. Hepimiz çok üzgündük ama içimize atıyorduk çünkü bugün iki kişinin en mutlu günüydü. Annemin arkadaşının kızı nasıl olur da Alp'in kuzeniyle evlenirdi? Bu nasıl bir tesadüftü ki yıllar sonra bizi burada bir araya getirmişti?
Birçok insan vardı burada. Önce yemek servisi yapıldı ve burada akşam yemeği yemiş olduk. Tüm geçen dakikalar boyunca anne ve babamın son derece durgun olduğunu fark ettim. İkisi de sanki dalıp dalıp düşünüyordu.
Masamızda bir sessizlik olmuştu ve bu sessizliği, durgunluğu anlayamayan bir kişi vardı: Mehmet Ali. Bakışlarını üzerimizde gezdirdikten sonra, "Ne oluyor size?" diye sordu. "Abla," diyerek bana döndü. "Anne babamıza ne oldu? Birisi bana bir şey söylesin artık!"
"Hiç," dedim apar topar masadan kalkarak. "Ezan da okundu. Ben namaz kılacak bir yer bulacağım."
"Kaçma!"
"Kızım bekle biz de gelelim," dedi annem sessizliğini bozarak. "Biz de kılacağız babanla."
"Tamam anne," dedim önce. "Ben sorup kılacak bir yer bulayım, sonra size haber vermeye gelirim."
Annemin onaylamasından sonra kalkıp oradan uzaklaştım. Mehmet Ali'nin sorularını cevaplayan kişi olmak istemiyordum. Tek bildiğim bu düğünün şu an, annem ve babam için mutlu olacakları ve eğlenecekleri bir yerden çok hüzne boğulabilecekleri bir yer olduğuydu. İkisinin de aklında ne olduğunu biliyordum, özellikle de babamın. Ayrıca her an burada Alp'le karşılaşabileceğim ihtimali de beni çok farklı hissettiriyordu. Aslında içimdeki çocuk Leyla ona öyle kızgındı ki, büyümüş hali şimdi onunla karşılaşsa da hiçbir şey değişmeyebilirdi. Hem Alp beni görse bile belki de tanımayacaktı. Tanımazdı.
Bahçede etrafa bakındım, nerede namaz kılabileceğimi kime sorabilirdim bilmiyordum. Belki de garsonlardan birine sorabilirdim. Gördüğüm ilk garsonu durdurup sorduğumda bana villanın kenarındaki bir kapıyı gösterdi ve başka da bir şey söylemeden geçip gitti.
Kaşlarım çatık bakakalmıştım ama dediği yere doğru ilerledim, burası villanın giriş katındaki balkon girişiydi. Direkt olarak içeri giriliyordu. Birkaç davetlinin de içeride olduğunu görünce girebileceğimi düşündüm.
Girdiğim yer direkt olarak mutfaktı, koca bir mutfak. Burada birkaç kişinin ellerindeki kadehlerle gülüştüklerini ancak girdiğimde fark edebilmiştim. Soracağım soru için doğru kişiler mi diye düşünmeden edemedim. Orada öylece kalıp dikildiğimi ancak yarım dakika sonra falan fark edebildiler. Aralarından biri beni, bana doğru arkası dönük olana işaret parmağıyla gösterdi.
Arkası dönük konumda olan ise önce ne olduğunu anlayamaz bir hale gelip sonra arkasını döndü. Elinde içinde muhtemelen şarap olan kadehini bile bırakmadan ve başını yerden ayırmadan bana doğru geldi. Ne yaptığına anlam veremeden bakıyordum ki sorar gibi sadece, "Evet?" diyerek başını kaldırdı.
Fakat bunu söyleyip yüzümü tam anlamıyla karşısında gördükten sonra, yüzünde değil belki ama kahverengi gözlerinde adeta bir şaşkınlık gördüm. Bakışlarıyla yüzümü süzdü, bir çeşit tarama yapıyor gibiydi ve aklında sanki bazı sorular vardı. Ya da anlattıklarım benim düşüncelerim ve o an yaşadıklarım mıydı, bilmiyordum. Çünkü ben de aynı şekilde bakıyor olabilirdim. Anlamsızca tanıdık gelen sima kahverengi gözlere, kirli sakallara ve aşırı olmasa da kemikli hatlara sahipti. Saçları ise siyahtı ve arkaya doğru hafif uzundu. Tanıdık olma ihtimalini böylece aklımda sıfıra indirirken arkadan gelen kız sesiyle, "Seyit ne oldu, kimmiş?" sorusu da bunu pekiştirmiş oldu.
Aslında bakışım saniyelik sürmüştü fakat kısacık sürede aklımdan bir sürü düşünce geçmişti. Fakat onun bana dik dik ve sorguya çeker gibi bakması rahatsız edici olmaya başlamıştı ve yüzüne son kez bakıp, "Namaz kılacak bir yer sordum ve bir garson bana bu girişi gösterdi." dedim.