Bu hikayede geçen tarihi unsurlar kurmacadır. Bu bölüm intihar, depresyon temaları içermektedir. Bu konular sizi tetikleyebilecekse lütfen dikkatli okuyun. Adımın bir zamanlar anlamı vardı. Annem her sabah pencereyi açar, bana gülümser, babam akşam eve geldiğinde başımı okşar, minik kuşum derdi. Evimiz küçük ama sıcacık bir kale gibiydi; mutfakta dökülen un, salonun köşesinde unutulmuş kitaplar... hepsi bir hikâye anlatırdı. Ben... ben hep oradaydım, onları izler, öğrenir ve büyürdüm. Sonbahar geldiğinde her şey değişti. Annem bir hastalıkla gitti, ardından onun yokluğuna dayanamayan babam... ev sessizleşti, pencereler boş kaldı. Kış gelmeden işimi de kaybettim; bir şirkette tasarımcı olarak çalışıyordum ve gelen aramayla yaşam için kalan ufak kırıntılarımı da kaybetmiş oldum. Gökyüzü gri, kalbim ağır... ve yalnızdım. Babam memurdu, sık sık şehirden şehre taşınırdık; kalıcı arkadaşlarım hiç olmadı. Şimdi ise kimse yoktu. Rüzgar yüzüme vuruyordu, soğuk ve keskin. Köprünün demir korkuluklarına tutundum, ellerim titriyor parmaklarımın arasından metal buz gibi kayıyordu. Gözlerimi şehrin ışıklarına diktim ama hiçbiri bana anlam ifade etmiyordu. Bütün ışıklar, bütün yollar boştu; öyle yalnızdım ki, nefes almak bile bir yük gibi geliyordu. Ve o an... her şey anlamsızdı. Sanki hayat, bana sadece bir köprü uzatmış, altında karanlık sulara bırakmıştı. Bir adım attım. Soğuk metal ayaklarımın altından geçti. Kalbim çarpıyor, ciğerlerim daralıyordu. İkinci adım... ve sonra... boşluk. Su beni karşıladı. İlk çarpma, bir tokat gibi suratımı yaktı. Nefesim kesildi; ciğerlerim yanıyor, gözlerim kararıyordu. Kulaklarımda uğultular, fısıltılar, şehir sesleri ve kendi çığlıklarım... hepsi birbirine karıştı. Su göğsüme yapışmış, kollarımı, bacaklarımı ağırlaştırmıştı. Artık nefes almak mümkün değildi; her şeyin bittiğini düşündüm. Tam o anda, yüzümü bir elin tuttuğunu hissettim. Çığlık atmak istedim ama boğuk bir hıçkırık hâline dönüştü. Başka bir el, başka bir güç... beni suyun içinden çekiyordu. Soğuk su cildimi deliyor, ama ellerim kurtuluşa doğru sürükleniyordu. Gözlerimi açtığımda altın sarısı bir tavan, ağır perdeler, mum ışıkları, odanın içinde endişeyle koşturan hizmetçiler vardı. Biri titreyerek elindeki bir tepsiyi düşürdü, diğeri ellerini yüzüne kapatmıştı. Odada bir telaş, bir gerginlik vardı; pervane gibi sağa sola kaçışıyorlardı. "Leydi uyandı!" dedi titrek ama kararlı bir ses. Üzerinde beyaz önlüğü ve elinde bezle bilgisi ve tecrübeleri yüzünden anlaşılan doktor olduğunu düşündüğüm bir adam bana dikkatle ve endişeyle bakıyordu. Gözlükleri buğulanmıştı. Doktor eğildi üzerime, alnıma soğuk bir bez bastı ve o soğukluk yüzünden bedenim istemsizce titredi. "Leydim?" başka bir hizmetçi seslendi. Sesi duyduğum yöne dönsem de bu insanları tanımıyordum. Doktor, hizmetçilere bir şeyler fısıldadı; odada bir sessizlik oldu sonra telaş yeniden başladı. Doktor üzerimdeki yorganı iyice başıma kadar çektikten sonra üzerinde bitkilerden yapılma ve kokuları kötü olduğu kadar tadının da kötü olduğunu düşündüğüm ilaçlarına yöneldi ve birkaç şey hazırlamaya başlarken endişeli ses tonuyla konuşmaya başladı. "Gölde bulundunuz. Gece su doldurmak için göle giden hizmetçi olmasa ve sizi geceliğinizden tanımasa şu an yanımızda olmazdınız." İşine devam ederken ağlamaklı bir sesle bana önceden seslenen hizmetçilerden biri konuştu. "Liza biraz daha geç kalsaydı...düşünmek dahi istemiyorum leydim. Sizin şahsi hizmetçiniz olmama rağmen sizi bulamadığım için çok üzgünüm. Lütfen bir daha bunu yapmayın size yalvarıyorum." cümlesinin sonunu gözyaşları içinde tamamlayarak sağ elimi tuttu ve alnına yasladı. Şaşkınlıkla ve tedirginlikle etrafa bakarak anlamlandırmaya çalışırken aklıma köprüden atladığım geldi. Suyun uğultusunu, köprünün korkusunu, boşluğun karanlığını hala üstümden atlatmış değildim. Fakat buradaki insanlar bana beni gölde bulduklarını söylüyorlardı. İlaçları zorla da olsa içtikten ve ardında bıraktıkları boğaz yakan hislerinden sonra üzerimdeki kalın yorgana biraz daha sinip yavaşça kapanan gözlerime engel olmak istesem de kendimi uykunun ellerine teslim ettim. * Ne kadar uyuduğumu veya ne kadar uyanık kaldığımı bilmiyordum, nerede olduğumu bilmiyordum, çevremdeki bu insanların hiçbiri tanıdık değildi. Doktor birkaç söz söyleyip benim dinlenmem gerektiğini tembihleyip gitmişti. Şimdi ise kişisel hizmetçim olan Jane ve beni kurtaran Liza etrafta dolaşıyor sessiz olmaya özenle dikkat ederek arada tedirgince kendi kendilerine fısıldaşıyorlardı. İsimlerini de birbirlerine seslendiklerinde öğrenmiştim. Tahminimce on dakikadır uyanıktım ve tavana bakarak yaşadıklarımı anlamaya çalışıyordum. Burası neresiydi? Nereye gelmiştim? Hangi yıldaydım? Tavanı iyice tarayan bakışlarımı odaya indirdim bu sefer. Bu soruyu soruyordum çünkü normalde ihtişamlı avizelerde mumlar yerine ampuller olurdu odam ise mumlar, şömine ateşi ve gaz lambaları ile aydınlatılmıştı. Böylesine zengin, görkemli duran bu odada elektrik kullanılmadığına göre henüz elektrik keşfedilmemiş demek oluyordu. Oda büyük ve yüksek tavanlıydı. Pencereleri kalın perdelerle kapatılmıştı. Odanın içerisine göz gezdirdiğimde sandıklar ve makyaj masası gördüm. Makyaj masasının üstünde gümüş oymalı veya mücevherli taraklar, parfüm şişeleri, ipekten olduğunu düşündüğüm mendiller -bazıları dantelliydi- ve içinde mücevher olduğunu düşündüğüm kutular vardı. Aynanın etrafındaki çerçeve ise altın işlemeliydi. Sandıkların içinde kıyafet olduğu ise sonradan odaya giren hizmetçinin verdiği kumaşları katlayıp koyan hizmetçim sayesinde gördüm. Sandıkların her birinin üzerinde aynı arma vardı. Bu armanın ne olduğunu bilmediğim için hakkında çok düşünmeden etrafa göz gezdirmeye devam ettim. Odaya bağlanan iki büyük daha oda olduğunu gördüm. Birini bulunduğum açıdan daha rahat görebilsem de diğer odayı o kadar rahat göremiyordum fakat tahminime göre orası banyo olmalıydı. Görebildiğim odada ise içerisinde çok fazla kitap bulunan birçok kitaplık bulunuyordu. Bulunduğum odada duvarlarda birkaç tablo, yatağımın kenarındaki komidinde ise ilaçlarım ve bir bardak su ile birlikte işlemeli bir vazodaki çiçekler vardı. Uzandığım yatakta doğrulmaya çalışıp oturur pozisyona getirdim kendimi. Uyandığım andandır ölü gibi uzandığım için ben hareket etmeye başlayıp oturduğumda hizmetçilerim yeni uyandığımı zannederek yanımda bittiler. "Leydim, iyi misiniz?" gözleri endişeli ve merakla dolu bir şekilde konuştu hizmetçim. Ona bir şey demek için ağzımı açtığımda boğazımın ağrısı susmama sebep oldu, o bunu anlamış gibi komidinin üstünde bulunan bardağı bana uzattı. Suyu içtikten sonra yumuşayan boğazımı temizledim ve konuşmak için ağzımı açtım. "Şu an daha iyiyim." diyebildim sadece. "Leydim beni çok korkuttunuz! Bu aralar üzgün olduğunuzu biliyordum ama kendi canınıza kıymak-" cümlesini tamamlayamadan hıçkırıklara boğuldu Jane. Liza ise ona ayıplarcasına bakarak benim arkamdaki yastığı düzeltti. "Kıyafetlerinizi yıkamak için su doldurmaya göle gitmiştim, kim bilebilirdi ki leydimi orada bulacağımı..." Liza üzgün bir ifadeyle cümlesini tamamladı. Sıkkınlıkla nefes verdim ve bakışlarımı ellerime indirip ellerimle oynamaya başladım. İşte o zaman bir şeyi fark ettim. Şu anda gördüğüm eller benim ellerim değildi. Oldukça narin, ince ve kıvrımlı bu eller sanki bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibiydiler. Ne bir yara ne bir iz, ne iş yapmanın ne de kullanılmanın belirtisi vardı. Üstelik benim sahip olduğum ellerden çok daha farklılardı. Nefesim hızlandı ve midem burkulur gibi hissetmeye başladım, panik hissi yavaşça vücudumu ele geçirirken parmağımın ucu karıncalandı. Başka bir bedende olabilir miydim? Sadece başka bir zamanda değil aynı zamanda başka bir bedende olmak... Tüylerimin diken diken olmasına ve ürpermeme engel olamayarak hizmetçimden ayna getirmesini istedim. Neden istediğimi anlamlandıramasa da hızlıca makyaj masamın yanına gidip çekmecesinden gümüş oymalı el aynamı getirdi. Aynayı elinden alırken ellerimin titremesini durduramadım ve aynayı kaldırıp yüzüme baktığımda nefesimi tuttum. Bu ben değildim. Saçlarıma baktım önce, açık kahverengi karamel saçlarıma mum ışığı vurdukça içlerinde hafif sıcak bir ton beliriyordu. Uçları dalgalı, parlak ve yumuşacık duruyordu ve dayanamayıp parmağımı bir tutamın arasından geçirdim, hem tanıdık hem de ilk kez dokunuyormuşum gibi hissettirdi. Bakışlarımı gözlerime çevirdim bu sefer, yeşile çalan elalarımın parlaklığı çok uyumaktan şişmiş gözlerime ve yorgunluktan morarmış göz altlarıma rağmen tüm ilgiyi üstüne çekmeyi başarıyordu.Yüz hatlarıma göz gezdirmeye başladım, ne gösterişli ne de sıradan denilebilirdi. Güzel olduğunu söylenebilirdi fakat çekici denilemezdi. Yumuşak, doğal bir çehrem vardı. Yanaklarım hafif renkli belki de hastalığımın eseriydi. Ne kadar yorgun olsam ve biraz çökmüş dursam da karşımda duran bu yabancı yüz şu anda içinde olduğum bedenin yüzüydü.
Bölüm 1
Farklı Bir Zamanda
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.