İçeriğe geç

let's roll | jaejaem

Bölüm 5 · 6 dk okuma

let's roll | jaejaem

Bölüm 5

when you call my name it's like a little prayer

Yuta babasına ait arabayla bizi götürürken Johnny acelesi varmış gibi önüne geçen, sinyal yakmayan, makas atan sürücülere saydırıyordu. Her seferinde durup kalkarken Seulgi "Trafiğe soktun bizi getireceğin başka yol yok muydu Yuta?" diyerek öfledi.

Arabanın içi bir minibüs kadar doluydu, bu yüzden bazı kişiler toplu taşımayı tercih etmişti. Yuta'nın deli gibi sürüşünden zaten korkuyordum, bir de içerisi hamam gibi olmuştu. Pembe saçlı çocuk, Jaehyun'un dizlerinden öne sarkıp konuştu.

"Madem arabayı çaldın benzin koyalım da klimadan yararlanalım."

"Canım, bak zaten gerildim çekecek bir yer olsa kıçımı rahatlatırım az sabredin şunun şurasında ne kadar kaldı ki?"

"Keşke araba ile gelmeseydim."

Arkasına dönüp çocukla göz göze geldi.

"Yayan olarak gitme seçeneğine ne dersin Xiaojun?"

"Beni kovuyor musun?"

"Kovmamı mı istiyorsun sana ne yapabilirim anlamıyorum ki herkes aynı şartlar altında şuan bekle diyorum sana sızlanıp duruyorsun."

Seulgi'nin dibine girmiş Mark "Konuyu kapatın kavga etmeyin, tamam." diye ortalığı yatıştırdı. Xiaojun, Yuta'dan uzaklaşmadan önce Yuta şakağından öpüp yola döndü.

"Baban kızmaz mı?" dediğimde "O alışkın." cevabını almıştım. Sonunda ulaşmadan önce arabayı bırakıp köprü üstünde yürümeyi planladık.

İndiğimizde her yerimiz uyuşmuştu, oraya varan diğer yolcuları Johnny almaya gittiğinde Xiaojun ve Yuta yine tartışıyordu.

"Onlar sevgili mi?" diye Seulgi'ye sordum.

"Hayır."

"Ama Yuta..."

"Evet, Xiaojun da öyledir. Takılmayı çok seviyorlar."

Heejin kafasını salladı.

"Flörtöz takılmayı."

Grup geldiğinde köprüye doğru yürümeye başladık. Kendimi tanıtım, onlar da bana kendilerini tanıttı. Herkes ayrı olarak takılmaya başladığında ben de kendime bir dost buldum. Adı Taeyong'tu. Taeyong benden yaşça büyük bir abiydi. Onunla da havadan sudan sohbet etmemiz bittiğinde Doyoung abi, Taeyong abiye çocuk gibi sürekli vurup kaçınca mecburen yanımdan ayrıldı.

Tek kalmıştım. Köprünün bir ayağına iliştiğimde denizi gördüm. CD oynuyordu kafamın içerisinde. Geminin içinde sallanıp duruyordum. Dalgaların sesi beni rahatsız ediyordu. Yine tıkanıp kalmıştım. Bedenim baştan aşağı titrerken bir adım bile atamadım. Durmadan kornaya basan bir araba ile daha çok paniklerken Jaehyun omuzuma dokunup "Bir sorun mu var?" dediğinde herkesin ilerlemiş benim başta durduğumu fark etmiştim. Doğruları söyleyip kendimi riske atmamalı mıydım yoksa yalan söyleyip devam mı etmeliydim? Kendimi zorlama konusunda zaten ileri gitmiştim.

Tek kelime dahi edemeden Taeyong abi, Doyoung'tan kurtulmuş ve beni köprünün içerisine sürüklemişti.

"Keyfinizi bekleyemeyiz, gün batımını izleyeceğiz!"

Baştan aşağı bacaklarımı hissetmiyordum. Sadece sürükleniyordum. Taeyong abi olmasa köprünün yarısına gelmem mümkün değildi.

Yüzümün kireç gibi olmasını tek fark eden Jaehyun'du. Taeyong abi elimi bırakınca derin bir nefes aldım. Tuz kokusu içime işledikçe ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu.

"Jaemin, hiç iyi gözükmüyorsun."

Diğerlerinin dikkatini çekmemek için "Hayır, iyiyim." demek zorunda kaldım. Jaehyun ne yapacağını bilmez bir halde kalınca onun elinden tutup korkuluklara titreyerek zorla tutundum.

"Sadece denizden korkuyorum."

Elini çekip beni sardığında daha güvenli hissediyordum. Ama ne kadar güvenli desem de bu korku hiç bitmeyecek gibime geliyordu. Gün batımını izleyemedim, bir koala gibi yapışmıştım çünkü. Onun ise bundan memnun olup olmadığını bilmiyordum. Olmasa da ayrılamazdım.

Kimse bizi rahatsız etmedi, utangaç biri olduğumu düşünüyordular, bu doğruydu.

Sonunda köprü çıkışına yöneldik, hava kararmıştı. Yuta "Güzel miydi Jaemin?" diye sorduğunda kafamı salladım. Odamda olmaktansa Jaehyun'un kollarında saymadığım dakikalarca mutluydum. Babamın hapishanesi bu kadar huzurlu hissettiğim bir yer değildi.

Bu gelişimi sayarsak ben ilk defa denizin üstünde bir köprüde duruyordum. Denizin ortasında duruşum ilk değildi ama bu kadar mutlu değildim.

"Bundan sonra ne yapacağız?"

Seulgi ayağını birkaç kez yere sürtüp oyun oynarak "Eve dağılmasak mı? Zaten böyle nadir çıkarız." dedi Taeyong abiye.

Olivia onayladı.

"Jaeminle daha zaman bile geçirmedik."

Kısa çocuk yarım bir ağızla "Sevgilisinden ayrılsa geçirirdik." dediğinde yanında duran Doyoung kafasına geçirdi.

"Sen Yangyang'dan ayrılıyor muydun ilk zamanlarında?"

"Evet! Doyoung beni sinir ediyorsun gerçekten."

"Sen de beni sinir ediyorsun Ten."

"Sen herkese sinir oluyorsun!"

Siyah-beyaz perçemli çocuk Ten'i, Doyoung'tan ayırdığında Yuta sıkıldığını belirten bir ses tonunda konuştu.

"Karışma Yangyang, ağız tadıyla bir kaos izleyemedik."

"Abi gerçekten birbirlerine girmesini mi istiyorsun, ilerlerse olay kimse toparlayamaz. Ten, isterseniz biz gidelim."

Jaehyun'dan ayrılıp kafamı iki yana salladım.

"Benim yüzümden Ten'i sürükleme, belli ki o da burada kalmak istiyor. Üzgünüm, ben..."

Yangyang bir karış açılmış ağzı ile bana bakıyordu herkes gibi.

"Denizden korkuyorum."

Ten histerik bir şekilde güldü.

"Gerçekten daha iyi bir bahane mi bulamadın?"

Yangyang dayanamayıp Ten'i omzundan sarstı.

"Neyin var senin Ten? Neler oluyor sana son zamanlarda? Anlamakta asıl zorluk çektiğimiz o değil sensin. Çok garipsin ve senden soğumama sebep oluyorsun, gereksiz itici tavırlarını bırak ve bir an önce kendin ol. Ben sanırım eve gidiyorum, keyfim kaçtı."

Ten, Yangyang'ın elini itip" Hey, daha beni dinlemedin." dedi. Neredeyse ağlıyordu.

"Beni küçük düşürmeye hakkın yok Yangyang."

Yangyang umursamaz bir tavırla yaklaştı.

"Çok konuştuğunu daha önce de sürekli söylerdim. Sen, mükemmel yüce bir varlık olduğundan sadece yine SEN çevrendekileri ezebilirsin, öyle değil mi? Demek bizi uyardığında hep bizi küçük düşürmüş oluyorsun, yanlış mı anladım? İnsanların korkuları olabilir, korkularının üstüne gitti Jaemin Jaehyun ile çünkü ona güveniyor ve seviyordu. Tabii yanından ayrılmazdı."

"Yeter, günü birden zehir etmeye gerek yok. Kapayın çenenizi."

Johnny, öfkeyle noktayı koyduğunda bana döndü. Ve kibar bir biçimde gitmemi teklif etti. Sanırım aralarındaki sorun henüz bitmiş değildi.

"Jaemin, bugün çok yoruldun ve sinirlendin. Yuta istersen seni evine bıraksın."

Konuşacak şeyleri olduğuna varıp kabul ettim. Yuta, Xiaojun'u alıp önden giderken Taeyong abi başta olmak üzere diğerleri ile vedalaştım. Jaehyun'a özel olarak teşekkürümü sunup Yuta'nın arkasından koştum. Hayır, onu öpmedim. Ten yüzünden biraz üzülmüştüm. Gergin bir günden geçiyor olmalıydı. Yangyang'ın anlattığına göre böyle değildi. Sinirlenmemiştim ona karşı. İnsanların daima bu davranışlarının altında yatan belli başlı sorunları olduğunu düşünüyordum. Yakınımda bir örneğim vardı. Can sıkıcı olsa da Ten ileri gitmemişti.

Yuta beni tam olarak evin önüne kadar götürdü. Benim kalbim ise öylesine hızlı atıyordu ki, gerginlikten göz kapağım, bacaklarım ve baş parmağıma kadar titriyordum. Xiaojun fark etmişti, aynadan bana bakmasına rağmen bir şey demedi. Teşekkür edip arabadan indiğimde filtresiz camlardan Xiaojun'un Yuta'ya bir şeyler dediğini gördüm. Yuta klimayı kapatıp camı açtı ve bana seslendi. Benim gözüm arkada olduğu için anında tepki verdim.

"Efendim Yuta!"

Uzaklaşmadığımdan yanına geri döndüm.

"Yolculuk boyunca rahat mıydın?"

Kafamı salladım.

"Gerçekten çok teşekkür ederim."

"Rica ederim, ne demek. Seni evine teslim ettim ama... ailen bu tür şeylere karşı kızıyor mu? Dalga geçtim pek komik bir durum değil kabulleniyorum ama aile içinde her olay olabilir, yani saat neredeyse dokuz buçuk. İstersen onlarla konuşabilirim, pek yakın değiliz ama..."

Minnettarlıkla tekrar teşekkür ettim.

"Buna gerek yok, hallederim ben. Düşünmeniz yeterliydi. Tanıştığıma memnun oldum. İyi akşamlar."

Xiaojun arabanın içinden bana el salladı.

"Kısa süre içerisinde, dediğim gibi limonata ısmarlayacağım sana. Kafaya ben koydum sen koymasan da. İyi akşamlar."

Güler yüzle eve doğru giderken her adımım nefes almamı zorlaştırıyordu. Bugün içerisinde kaçıncı kez oluyordu bilmiyorum. Kafamı kaldırdım, camda kimse yoktu. Dikkatli ilerlerken binaya girdim. Asansörü çağırdığımda ikiden iniyordu aşağı. Kapı açıldığında asansör içerisindeki gölge ile karşı karşıya geldim. O gölge benim babamdı, ilk saniyeler sadece birbirimize bakıyorduk. Tüm negatif enerjisi bedenime işliyordu. Her şeyi hissediyordum. Geri dönüp merdivenlere yöneldiğimde kolumdan tutup asansöre soktu.

Bir cehennem bekçisi gibi kolumdan tutup nasıl asansöre soktuysa öyle de eve soktu. Dinlemeden, sormadan odanın içerisine geçmek zorunda kaldım. Kapı üstüme kapandı, düşündüğüm şey başıma geldi, kilitlendi.

Mahkeme; aramadan, sormadan, konuşmadan, dinlemeden iş yapar mıydı? Babamın mahkemesi böyle işliyordu demek, ebeveynlerimden uğradığım psikolojik şiddete karşın kendimi savunmasız hissediyordum. Yani ne yapacağımı bilemiyordum. Sesimi çıkarmadım ama sonunda dayanamayacağımı anladım. Bana yaptıkları sadece kötü anılarımı hatırlatmaktı, korkularımın üstüne gitmemi demeliydiler. Hıçkırıklarım dışarıya yansıdı, babam kötü bir kraldı. Yatağımda cenin pozisyonunda düşündüm, dilimden tek tek sessizce döküldü kelimeler. Sonunda bağırdım:

''Nereye kadar sürecek bu?!''

Cevap yoktu. Babamın bu tür hareketlerine karşın bir nefret besleyemedim, annemin susmasına hiç. Biliyordum ki onlar geçmişime dayalı olayı hala unutamamıştılar. Onların atlatmasını beklemek uzun zaman alacaktı.

''Beklerim! Zaman her şeyin ilacıdır nasıl olsa, değil mi baba?''

Yedikule Zindanlarına dönen evimde bir eksik işkencelerdi. Zavallı esir Jaemin, babana karşı savaşında iyi şanslar!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.