İçeriğe geç

LEO’YU BUL

Bölüm 11 · 9 dk okuma

LEO’YU BUL

Bölüm 11

ENOLA

"Belki."

Dakikalarca ekrana baktım. İçimden birkaç kere söylediğini tekrarladım. Belki.

Pekala. Öncelikle yüzümde istemsizce oluşan bu aptal gülümsemeyi silmem gerekiyordu. Tenim sıcaktı, kalp atışlarım boğazımdan çıkacak gibiydi. Yanaklarıma vurdum. Kendine gel! dedim ciddileşerek. Sahi Leo beyciddi miydi sanki? Ciddi olsa bile cevabı belirsizdi. Belki.

"Ha ha." yazdım daha fazla düşünmeye gerek duymayarak.

Leo Bey'le tanışalı daha kaç gün olmuştu ki, böylesine hayatımda yer etmesine izin vermiştim? Ya da ne zamandır fiziksel olarak yanıma olmayan biri bana bu kadar yakın gelmişti? Tamam, çocukluk fotoğrafı gerçekten ona aitse, öylesine tatlı bir çocuğun yetişkin olduğunda çirkin olmasını bekleyemezdiniz. Ki, ilginç bir şekilde fotoğrafın ona ait olduğuna inanıyordum.

Benimle ayakkabı numarası ve çocukluk fotoğrafından başka bir şey paylaşmayan bu gizemli çocuğa ciddi anlamda inanıyordum.

Telefonum titredi. Düşüncelerden sıyrılıp gelen mesaja baktım. Kalp atışım bir kez daha iznim dışında hızlandı, zaten belli ki beni dinlemiyordu.

"Ciddiyim."

Cevabıyla içime bir sıcaklık yayıldı. Derin bir nefes aldım. Parmaklarım tuşların üzerinde adeta dans etti.

"Hiç gizemli bir yürüyenim olmamıştı o yüzden ne demem gerektiğini bilemedim."

"Yanakların kızardı mı?"

Ellerimi tekrar yanaklarıma götürdüm. Tabii ki kızarmışlardı. Ama ona bunu söylemeyecektim.

"Hayır, neden ki?"

"O zaman avuçlarının içi de terlememiştir ya da sol baş parmağını kemirmiyorsundur."

Yeni bir farkındalığa ulaşmış gibi parmağımı ağzımdan çektim. Tırnağın kenarındaki deriyi çoktan koparmıştım bile. Avuçlarımı üzerime sildim ama bunu da bilmesine gerek yoktu.

"Alakası yok. Hem sen bunları nereden biliyorsun Sherlock Holmes?"

"Sherlock severim. Örnek aldığımı inkar etmeyeceğim. Sol baş parmağında hiç geçmeyen bir kızarıklık var, kemirdiğini düşünüyorum. Avuç içi terlemesi sadece tahmin."

"Beni o kadar yakından gördün yani."

"Bazen."

Karmakarışık hale geldim. Tamam gizemlilik olayını kabul etmiştim ama böyle olunca içimde yükselen sese, onu gerçekten bulma dürtüme engel olamıyordum.

"Beni kışkırtıyorsun."

"Haklısın. Kendimi tutamadım."

"Şimdi durumu özetlememe izin ver Leo efendi. Benim hakkımda her şeyi biliyorsun. Parmağımdaki geçmeyen yaradan, baktığım gökyüzüne kadar. Bu kadarı bile yeterince ürkütücüyken bir de beni duygusal bir karmaşaya sürüklüyorsun."

Mesaj yazdığını gösteren üç nokta belirdi ancak onu beklemeden tekrar yazmaya başladım.

"Ruhunu görmek istiyorum evet. Ama benimkini de sağlam tutmam lazım."

"Biliyorum." Yazdı hemen. Bu defa cevabını bekledim.

"Seninle aynı gökyüzüne bakıyoruz evet. Ama aynı yaraları paylaşıyoruz da. Bazen aynı yerden acıdığımızı hissediyorum. Aynı çığlıkları attığımızı, aynı serzenişlerde bulunduğumuzu... Dünyaya ayrı pencerelerden bakarken, aynı çaresizliklerde buluştuğumuzu... Aynı kavgayı verdiğimizi, aynı ilacı aradığımızı hissediyorum."

Mesajını doğru anlamak, kelimelerini tam olarak kavrayabilmek için iki kere okudum. Sonra devamı geldi.

"Ben seni bu seneki değişiminle fark etmedim asi kız. Biz uzun zamandır aynı gökyüzünü paylaşıyoruz. Hava aydınlanmadan bahçeye inip, çiçeklerini suladığını bilecek kadar çok geçtim kapının önünden. Aynı ormanda saatlerce beraber yürüdük belki. Aynı patikaları ardışık adımlarla geçtik. Gün be gün değişimini gördüm. Acıyla eridiğini, kavgayla kaşlarını çattığını, günlerce aynı ağaçla konuştuğunu fark ettim. Biz bütün yaz beraberdik seninle. Burnumun ucunu göremeyecek kadar çaresiz zamanlarımda, bir tek seni gördüm ben."

Yazdıklarını şaşkınca okudum. Bu kadar yakınımda ama bu kadar uzak olduğunu nasıl tahmin edebilirdim ki? Hızla bahsettiği tüm anları zihnime getirmeye çalıştım. Ormanda saatlerce süren yürüyüşlerimi, her gün derdimi anlatarak ağladığım ağacı, nefes alabilmek adına daha güneş doğmadan suladığım çiçekleri... Bu kadar çok anıma şahit olması hem ürkütücüydü hem de bir şekilde yalnız olmadığımı hissettiriyordu. Ancak kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım o anlarda kendimden başka hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatta kendimi de fiziksel olarak değil, tamamen o anki hissettiklerimle anımsayabiliyordum.

Hatıralarımda Leo Bey'e ait bir siluet bile yoktu. O anlara dönüp her şeyi değiştirmeyi, acılarıma gömülmeme rağmen, onun da bir şekilde yanımda olduğunu bilmeyi isterdim. Belki o zaman böylesine saçma bir aykırılık peşine düşmez, Leo'nun dediği gibi asi olacağım diye kendimi kaybetmezdim. Çıktığım yolculuğun saçma olduğunu kendime ilk itiraf edişimdi bu belki de. Hatta LeoBey hayatıma girdiğinden beri babamın ihaneti olarak algıladığım evliliğini eskisi kadar dert etmez olmuştum. Çiçek Hanım günümü işgal eden büyük bir engel olmaktan çıkmış, artık geri plana attığım bir dert gibi gelmeye başlamıştı.

Leo Bey de bana iyi geliyordu.

İçimden gelen ilk şeyi yazdım.

"Keşke yanıma gelip tanışsaydın."

"Bir keresinde deneyecektim." Yazdı. Kalbim yine dört nala koşmaya başladı.

"Ne zaman?" yazdım hemen.

"Devamlı konuştuğun ağacın orada bekledim seni bir akşam."

"Gelmedim mi?"

"Hayır, geldin. Ama biraz farklıydın."

"Nasıl yani?"

"Saçlarını kızıla boyatmıştın. Bütün akşam öylesine çatık kaşlarla oturdun ki, doğru zaman değil diye düşündüm."

Gerçekten de doğru zaman değildi. Saçlarımdan nefret etmiştim. Annem küçükken saçlarımı hiç boyatmamam için beni cesaretlendirirdi. "Altın saçlı kızım" diye severdi. Sakın bu saçlarının rengini bozma, öyle güzeller ki!" derdi her defasında. Annemin hatırasına saygısızlık ettiğimi düşünüp, hem kendimden hem de Çiçek Hanım'dan nefret etmiştim o akşam. Babamdan da tabii.

"Sonra ne oldu?" yazdım kendimle bir kez daha yüzleşirken.

"Bir süre gelmedin."

O zamanları hatırlamaya çalıştım. Depresyonun dibindeydim. Babamla Çiçek Hanım'ın mutlu hallerini gördükçe içimdeki öfke yeni kıvılcımlar saçıyordu. O sırada Leo Bey'i ya da etrafımdaki herhangi birini fark etmem imkansızdı.

"Sonra da okul başladı." yazdım sonuca ulaşarak.

"Evet."

Sahi Leo Bey bu şekilde karşıma çıkmasa, ruhlarımızı birbirimize açabilir miydik? İçimizdeki kavgalardan, küçük yaralarımızdan bahsedebilir miydik? Lise sona giden sorunlu iki gençten farksız olacaktık belki de. Yüz yüze tanışmış olsak, her kim olursa olsun, çocukluk arkadaşıma dahi anlatmadıklarımı ona anlatacak değildim. Zaten kimseyle bir haftada böylesine bir ilişki kurabileceğimi asla düşünmezdim. Ama şimdi, onun her satırında samimiyeti, benzer bir yarayı hissediyor, inanmaktan öteye geçemiyordum. Her ne kadar içinde bulunduğu karanlıktan tam olarak bahsetmemiş olsa da, onu gerçek Leo gibi yaralı ve kırılgan görüyordum. Çünkü kitabın sayfalarında ilerledikçe, Leonard Casey'in psikopat bir ergen değil, yardıma ihtiyaç duyan küçük bir çocuk olduğunu, çok derin bir kalbi olduğunu hissediyordum. Ve benim Leo'mböylesine yakınımda, böylesine yardıma muhtaç iken yanında olmamak haksızlık gibi geliyordu.

Benim Leo'm derken? Saçmalama Lale?

"O zaman özet geçiyorum." Yazdım hızlıca.

"43.5 numara giyiyorsun. Her sabah koşuyor, ve kapımın önünden geçiyorsun. Çocukken çok tatlıymışsın. Bir de beni uzun zamandır takip ediyorsun (ürkütücü)."

" :) karanlık bir ruha sahip olduğumu eklemeyi unuttun. Bir de bana iyi geldiğini."

"Karanlık bir ruha sahip olsan şu an farklı eylemler peşinden olurduk bence kdldkdl"

"Az önce bana random mı attın sen?"

"Hayır! Ay galiba evet..."

"Hiç randomcı biri olduğunu düşünmemiştim."

"Değilim ya! Özay yüzünden. "

"Bende konuyu kaynatmaya çalışıyorsun."

"Elbette hayır."

"Bana iyi gelmende sorun yok asi kız. Bu aramızda duygusal bir şeyler olması gerektiği anlamına gelmiyor."

"Biliyorum."

"Herhangi bir sınırı aşmıyoruz. Yasa dışı bir şey yapmıyoruz (şimdilik :)), sadece biraz gizemliyiz."

"Gizemli olan sensin kovboy, görüldüğü üzere benim hayatım kabak gibi ortada."

Hızımı alamadım. tekrar mesaj yazdım. "Gülme."

"Gülmüyorum. Bir baykuş kadar ciddiyim."

"Yalancı. Ayrıca baykuş kadar ciddiyim ne ya?"

"Hiç gülen baykuş gördün mü?"

"Ha ha ha."

"Asıl gülen sensin bak."

"Hakkında bildiklerime kötü mizahı da ekliyorum."

"Ama bu acıttı."

"Güzel, acısın."

"Ben de bilmediklerim kısmına acımasız olduğunu ekleyeceğim."

Güldüm. Yanaklarım yine ısındı.

"Odama Leo'yu Bul duvarı yapmaktan korkuyorum."

"Peki Enola, duvarın tam ortasına çocukluk fotoğrafımı da koyacak mısın?"

Sherlock Holmes'ın kızkardeşi Enola Holmes benzetmesi yapınca, ona daha çok ısındım.

"Mümkünse şu anki fotoğrafın tercih ederim."

"Onun için daha çok çalışman gerek."

"Sabah peşine düşmemi istemiyorsan daha fazla zorlama."

"Pekala. Sustum. Bir zürafa kadar sessizim."

Kahkaha attım. "Bu hayvanlarla alıp veremediğin ne senin?"

"Belgesel izlemeyi seviyorum. Ayrıca zürafaların ses telleri yoktur."

"Taaaammam :) Artık yemek yemeğe gidiyorum."

"Afiyet olsun."

Telefonu kenara koyduğumda karnımın gerçekten acıktığını hissettim. Leo Bey ile konuşmamış olsaydım bu akşam yemeğe asla inmez, çekmecemde sakladığım bisküvi ve krakerlere sığınırdım. Ama şimdi kendimi biraz daha hafiflemiş, açlığımı ise daha ağır hissediyordum.

Salona indiğimde yemek masası neredeyse hazırdı. Babamın sesi mutfaktan geliyordu. Çiçek Hanım'a yardım ediyor olmalıydı. Elinde çorba kaseleriyle beni salona girince beni gördü. Arkasından gelen Çiçek hanım açık bir şekilde şaşırdı. Aslında bu durumu anlıyordum. Çiçek hanımla en ufak bir ters bakışma anımda bile yemeğe inmezdim. Az önceki olaydan sonra şaşırmıştı. Ancak her zamanki gibi ara bulmaya çalışan dialoglarından birini başlatmadı.

"Otur kızım." dedi babam beni sus pus görünce. "Sana da çorba koyup geliyorum."

Babam hızla mutfağa gidince şaşırdım. Genelde bu işleri Çiçek Hanım kimseye bırakmazdı. Ailemizin hamarat kahramanı. Babam hemen geldi. Ben otururken çorba kasesini önüme itti. "Çiçek bugün biraz rahatsız Lale'ciğim, yemek bitince bulaşıklar için bana yardım edersin değil mi?"

Gözlerimi kıstım. Eski günlerdeki gibi işbirliği öneriyordu. Babamla beraber iş yapmaktan her zaman zevk almıştım. Ama şu an keyfim yoktu. Şımarıklık gibi gelebilirdi ancak babamla yalnız kalınca ne konuşuruz artık bilemiyordum. Eskiden doğal gelen anlar şimdi oldukça garip gelmeye başlamıştı. "Faruk gerek yok, iyiyim ben. Hallederim." Dedi hemen Çiçek hanım.

Babam bu sefer kızdı. "Lütfen Çiçek! Ben görüyorum ne kadar yorgun ve halsiz olduğunu. Yemekten sonra hemen dinlenmeye çekiliyorsun. Biz Lale ile hallederiz."

Çiçek hanım uysal bir şekilde başını salladı. Gözlerimi yine kıstım. Normal koşullarda bu hareketlerine gıcık olmam ve iştahımın kaçması gerekiyordu ama nedense yemeğe olan ilgim azalmadı. Bana bakmayı reddeden Çiçek Hanım'ı izlemeyi bırakıp, yemeğime odaklandım. Her şey bir yana yemekleri güzeldi. Zaten güzel olduğunu bildiğim halde bu yemekleri yemeyerek kendimce bir çeşit protesto yapıyordum bunca zaman. Ama işte bazen aç karnıma yenik düşebiliyordum.

Yemek boyunca babam Çiçek hanımı neşelendirmek için konuşup durdu. Arada bana da laf attı, kısa cevaplar verdim. Çiçek hanım ise sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bana mı kırılmıştı acaba? Bana neyse. Zaten yanlış olan bir şey de söylememiştim. Yemek bitene kadar bu tempoda devam ettik. Nihayet tabağım bittiğinde, babamın ve onun da tabaklarının boşaldığını gördüm. Yavaşça boşları toplayıp mutfağa götürmeye başladım. Babam kısık sesle Çiçek Hanım'a bir şeyler söyledi ama Çiçek Hanım hemen itiraz ederek başını salladı. Onları izlemek istediğimden değil ama babam ne zaman mutfağa gelip bana katılacak merak ediyordum. Kendi babamla konuşmanın bu kadar garipleşeceği kimin aklına gelirdi.

Mutfağa girdim. Kirlileri tezgaha bırakırken, içimden bir his geçti. Bir süredir mutfağa pek girmiyordum. Çünkü Çiçek Hanım gelene kadar annemin mutfağını hiç değiştirmemiştik. O geldikten sonra bir şeyin değiştiğini göreceğim diye ödüm kopuyordu. Gözlerimi sadece tezgaha sabitledim. Dolaplara, pencerenin önündeki çiçeklere ya da buzdolabının üzerindeki magnetlerebakmak istemedim. Birinin yeri değişmiş olsa kalbim kırılırdı. O yüzden suyu açtım, bulaşık deterjanını süngere sıkıp, tabakları tek tek elimde yıkamaya başladım. Bulaşık makinesini bile açasım yoktu. Herhangi bir şekilde o kadının bölgesine girmiş olmak istemiyordum. İkinci tabağa geçtiğimde babam geldi. "Sen akıt ben yerleştireyim diyecektim ama elde yıkamaya başlamışsın."

"Sorun yok." Dedim ona bakmadan. "Hallediyorum."

"O zaman sen yıka ben durularım." sedi nazik bir sesle. Başıma onaylayıp, azıcık kenara kaydım. Ben sabunladıkça, durulamak için suyu açan babamın sesini duyuyor ama ona bakmıyordum.

"Evren nasıl?" dedi babam.

Ağzımda yemek yoktu ama yine de tıkandım. Ben öksürürken, babam güldü.

"Evren ne alaka baba ya? Arkadaşım o benim."

"E ben başka bir şey mi dedim kızım? Sormak da mı suç?"

"Ya tabii sorabilirsin de, ne bileyim Özay'ı falan sor Evren'i niye soruyorsun?"

"Gözüm tuttu o çocuğu, aranız iyi mi diye merak ettim."

Gözümü devirdim ama babam görmedi. Hızlıca kalan bulaşıkları da sabunlayıp önüne koydum.

"Benim işim bitti baba ödev yapmaya gidiyorum."

"Daha konuşmamız bitmedi ama! Ayrıca bugün Cuma ne ödevi?"

"Test çözeceğim." Deyip hızla mutfaktan ayrıldım.

Babama dediğim gibi önce biraz test çözdüm. Uykum gelmeye başladığında dizi izlemekle kitap okumak arasında kaldım. Bilgisayarımı açıp maillerime bakarken, uyku daha çok bastırdı. Dizüstü bilgisayarımı yatağa çekip SherlockHolmes'un bölümlerinden birini açtım. İzlerken aklıma LeoBey geldi. Hafifçe gülümsedim. Sonra da gülümsediğim için kendime kızdım. Telefonum titreyince uyuşuk hareketlerle şarjdaki telefona uzandım.

"Uyudun mu?"

"...mak üzereyim. En uykucu hayvan kimdi?"

"Tabii ki koala. Neden?"

"Heh, bir koala kadar uykuluyum."

" :) o zaman iyi geceler asi kız."

"İyi geceler Leo Bey."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.