İçeriğe geç

Lekeliler

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Lekeliler

Bölüm 1

1.Bölüm: Son bir şans

Ağabeylerim yine her zamanki gibi kendi aralarında saçma sapan bir üstünlük kavgasına tutuşmuşken, ben de önümdeki bezelyelerimi tek tek saymakta üçüncü turumu tamamlıyordum.

“Edgar, neden abine saygı duyup öncelik tanıman gerektiğini bir türlü öğrenemedin?” Bu soru en büyük ağabeyim Ronald’dan gelmişti.

“Sen de bir türlü öncelliğin yaşla değil de nitelikle edindiğini öğrenemedin sevgili ağabeyciğim.”

Bu ikisinin durmadan didişip durmaları ve tahta giden yolda karşılıklı olarak ayaklarını kaydırmaları her ne kadar işime gelse de artık her sabah bu ikisi yüzünden korkunç baş ağrılarıyla uyanmaktan bıkmıştım.

Neden nefesleri kesilene kadar boğazlaşıp bana bir iyilik yapmıyorlardı ki?

“Kesin artık.” diye gürledi kral. Masanın en uç köşesinde oturuyor olmasına rağmen sesi sanki kulağımın dibindeymiş gibi net ve toktu. Kralın bu çıkışıyla sofradaki herkes irkildi. Ben hariç.

“Yeni Vance zehri fabrikasının açılışını yapıp yapmayacağınızı dert edeceğiniz kadar, keşke biraz da lekelilerin soyunu nasıl tamamen kurutacağınızı dert etseniz.” Kral bugün olduğundan daha gergindi ve teker teker bırakılan çatallar da herkesin bunu fark ettiğini gösteriyordu.

Lekeliler. Bu ismi bu aralar oldukça sık duymaya başlamıştım. Krallıktaki direnişçilerin yeni adı bu Vance zehri sayesinde lekeliler olmuştu.

Bir yıl kadar önce yakalanan direnişçiler direk idam edilmek yerine tek kişilik hücrelere tıkılıp, Vance zehri verilmeye başlanmıştı. Bu zehir direnişçi mahkûmlara verildikten yaklaşık bir gün sonra vücutlarının her yeri yavaş yavaş korkunç yeşil lekelerle kaplanıyor ve bir süre sonra da akıl sağlıklarını tamamen yitirip adeta birer vahşi hayvana dönüşüyorlardı. Zehri aldıktan üç ila dört gün sonra da dolaşım sistemleri çöktüğü için ölüyorlardı.

Annem kralı biraz sakinleştirmek adına elini, kralın masanın üzerinde yumruk yaptığı elinin üzerine koyup “Hayatım, bugünkü Bay Glenn’le toplantın nasıl geçti.” diye sordu. “Lekelilerin bir sonraki planıyla ilgili işe yarar bir şeyler öğrenebilmiş mi?”

Bu soru üzerine kral çatalını sertçe masaya vurup “O işe yaramazın tek bildiği, lekelilerin bu gece harekete geçeceği.” Şefkatten yoksun bakışlarını anneme doğru çevirdi. “Güneydekiler gittikçe lekelilerin arasına katılıyor. Böyle devam ederse tüm güney Oysma yakında lekeli olacak.” Kral’ı ilk defa bu kadar savunmasız ve kırılgan görüyordum. Durum tahmin ettiğimden daha vahimdi.

“Babacım,” diye araya girdi Ronald. “Sence de bu lekeleri fazla abartmadın mı? Bir avuç zavallıdan ibaretler. Tek yaptıkları sokaklarda ateş yakıp bağırmak.”

“Bir de idam edilen yakınlarının mezarında ağlamak.” diye ekledi Edgar gülerek.

Kral her iki ağabeyime de ölümcül bakışlarla bakarken annem aniden kafasını bana çevirip doğruca bana bakarak boğazını temizledi. Bu annemin bana “Hazır abilerin aptal aptal konuşmaya başlamışken mantıklı bir şeyler söyleyip kralın gözüne girmenin tam zamanı.” deme şekliydi, bunu benimki kadar açık mavi gözlerine bakarak çok net bir şekilde duyabilmiştim.

“Düşmanız her kim olursa olsun sevgili ağabeylerim. Eğer düşmanınızı küçümserseniz, zaferi kendi ellerinizde daha savaşmadan düşmanınıza vermiş olursunuz.” dedim, sırtımı dikleştirip bilmiş bir tavır takınarak.

Bakışlarımı önce krala sonra abilerime dikip. “Düşmanınız gerçekten bir avuç zavallı bile olsa.” diye ekleyerek kralın onaylayıcı bakışlarını üzerime çektim ve keyifle şarabımdan bir yudum aldım.

Ağabeylerim önce birbirlerine göz ucuyla baktılar, sonra bana bakarak kahkahalar gülmeye başladılar.

Bir gün kraliçe olup da sizi ayak işlerimde kullandığımda, ben de aynı sizin gibi kahkahalar atacağım. Bundan emin olabilirsiz sevgili ağabeylerim. Oysma’da çok bilindik bir söz vardır:

Daha dövüş başlamadan gülenin çenesini kırarsan, ömür boyu gülersin.

Kral tekrardan elini masaya vurup “Kardeşiniz haklı sizi ahmaklar.” diye bağırdı. Gereksiz derecede geniş yemek odasında yankılanacak kadar sesli bir şekilde iç çekip kafasını önce yukarı sonra da tekrardan sofraya dikti. “Neyse size afiyet olsun. Benim işlerim var.” diyerek sofradan kalktı.

Bugün hayatımın en güzel günü olabilirdi. İlk defa kral, ağabeylerim önünde beni yüceltmiş ve onları ezmişti. Ağabeylerimin yüzündeki gülümseme anında solmuş ve o alaycı bakışlarını nefret dolu bakışlarla takas etmişlerdi.

E kral ağabeylerimin çenesini kırdığına göre bu sefer gülme sırası bendeydi.

“Bir sorun mu var ağabeylerim?” diye sordum iğneleyici bir sesle. Az önce kahkahalarla gülüyordunuz, şimdi ise yüzünüze domuz oturmuş gibisiniz. Ben de ne güzel beraber güleriz diye düşünmüştüm.” Dudaklarım yavaşça yukarı kıvrıldı, gözlerim öfkelerini tahrik etmek istercesine parladı.

Edgar bir anda masayı sertçe ittirerek sandalyesini geriye çekip bir çırpıda ayağa kalktı. “Az önceki anın tadını iyice çıkar Violet. Çünkü bir daha tekrarlanmayacak.” dedi ve yemek odasını terk etti. Ronald’da çok gecikmeden tek bir kelime dahi etmeden Edgar’ın arkasından sofradan kalkıp gitti.

Ağabeylerim gittikten sonra annem yemek yerken sürekli dibimizde olan ve sürekli hazırda bekleyen o iki hizmetçiye eliyle git işaret yaptı ve yemek odasında ikimizi yalnız bıraktı.

Kimse var mı diye son kez etrafa göz gezdirdikten sonra kralın yanındaki sandalyeden kalkıp, yanımdaki boş sandalyeye oturdu.

“Aferin kızım. Seninle gurur duyuyorum.” deyip sarıldı. Annem, hayatını beni Oysma’nın ilk kraliyet soyundan gelen kraliçesi yapmaya adamış ve küçüklüğümden beri de her gün, gündüzleri bana bir krallığın nasıl yönetilebileceğini dair dersler verirken geceleri ise sarayın bodrum katında bana gizli dövüş dersleri veriyordu. Ben de hayatımı bir gün Oysma’nın kraliçesi olma amacı üzerine kurmuş ve abilerimin aksine gece gündüz bu amaç uğruna çalışmış ve kendimi geliştirmek için elimden geleni yapmıştım.

Edgar ve Ronald annemin öz oğulları değillerdi. Eğer olur da onlardan biri kral olursa annemi çok rahatlıkla saraydan yollayabilirlerdi. Bu yüzden hem kendim hem de annem için tahtın birinci vârisi olmam şarttı.

“Ben dururken tahtını o iki kuş beyinliden birini verirse Tanrı şahidim olsun ki kendi canıma kıyarım.” Ki Oysma yasaları göz önünde bulundurulduğunda sanırım sonum tam da bu şekilde olacaktı.

Annem yavaşça kendini geriye çekti ve ellerimi avuçlarının arasına bakıp buz mavisi gözlerini doğruca benimkilere çevirdi. “Kızım, eğer erkek olsaydın inan bana baban bir saniye düşünmez, tahtını sana teslim ederdi ama…”

“Ama ne?” diyerek sözünü kestim. “Ben varken, tahtını sırf erkek oldukları için o boş beyinli kas yığınlarına mı emanet edecek yani!?”

Annem bu sözlerimin üzerine usulca saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmış, sonra da yanaklarımı avuçlarının içine alıp iyice bana doğru eğildi. “Oysma yasalarını halk oylamasıyla değiştirip seni tahtın birinci varisi yapmak için bir planım var. Ama planı duymak için akşama kadar beklemelisin. Akşam olduğunda her zamanki gibi bodrum katına in.” Gözlerim irice açıldı ve dudaklarım yana kıvrıldı.

“Akşamı iple çekiyorum kraliçem.”

*

Gizli fakat bir o kadar da rutubetli yoldan bu gece de hiçbir muhafıza yakalanmadan bodrum katına inmeyi başarmıştım. Onca yıldır hiçbir muhafıza yakalanmadan bodrum katına inmek için çok büyük uğraşlar veriyordum çünkü eğer bir muhafız beni yakalarsa her türlü baş epey bir belaya girecekti.

Bodrum katına indiğimde annemi göremeyince içimdeki merak beni daha da fazla kemirmesin diye kafamı biraz dağıtmak için kendi kendime ok antrenmanı yapmaya koyuldum.

Bir süre sonra ok atmaktan sıkılmış ve koluma artık her yay gerilişinde keskin bir acı saplandığından yayı bırakıp, havada asılı olan ve abilerimin yerine koyduğum kum torbasına art arda yumruklar indirmeye başladım.

Ne kadar süredir tek başıma antrenman yaptığımı bilmiyordum ama dışarıda güneşin kendine yavaş yavaş göstermeye başladığına yemin edebilirdim.

Annemin bugün bodrum katına inmeyeceğini zor da olsa kabullenip bodrum katının çıkışına yönelecekken bir yüzyıla aşkın süredir cilalanmadığı için bodrum katının kapısı kulak tırmalayıcı bir sesle açıldı ve nihayet annem bodrum katına giriş yaptı.

Yüzünde telaşlı ve korku dolu bir ifadeyle seri adımlarla bana doğru yaklaşıyordu. Bu saate kadar annemin korseli elbisesini değiştirmediği fark edince gerçekten de bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.

“Anne, sen iyi misin? Her şey yolunda mı?” Kral, bugün lekelilerin harekete geçeceğini söylemişti. Fakat annemin bu ruh hâlini görünce lekelilerin ne kadar sınırı zorladığından endişe duymuştum.

“Lekeliler bu gece krallığa ait tarlaların yarısını yaktılar.” dedi annem hâlinden beklenmeyecek kadar duygusuz bir tonla.

Tanrılar aşkına! Tamam, lekelileri hiçbir zaman küçümsememiştim ama bu kadar ileri gidebileceklerini de hiç tahmin etmezdim. Özellikle ortada Vance zehri diye bir gerçek varken.

“Tarlaların yarısı tamamen küle mi döndü yani?” Kraliyete ait tüm tarlaların yarısının yanmış olması demek krallıktaki tüm tarların neredeyse yarısının yanmış olması demekti. Bunu neden yapmışlardı ki. Oysma’da herkes açlıktan gebersin diye mi?

“Çok büyük bir kısmı evet.” diye yanıtladı annem.

“Yaklaşık ne kadar direnişçi yakalandı.” Ağzım hâlâ lekeli demeye çok alışamamıştı.

“Yalnızca iki tane.” demesiyle şaşkınlıktan geriye sendeledim. Bu rakamın en az elli olması gerekirken nasıl iki olabilirdi? Annem dehşete düştüğümü fark etmiş olacak daha ben sormadan açıklamaya başladı.

“Lekelilerin artık yeni bir lideri var.” Derin bir nefes alıp “Aslında bu gece seninle tam da bu konu hakkında konuşacaktım.” dedi.

Anneme tam benim bu yeni liderle nasıl bir alakam olduğunu sormak için dudaklarımı aralamışken parmağını sus işareti yapıp dudaklarıma dayadı.

“Şimdi sözümü kesmeden beni dikkatlice dinle çünkü çok vaktim yok. Eğer o tahta geçmek istiyorsan o lideri bulup, kralın huzuruna getirip, tüm Oysma halkı önünde onun yargılanmasını sağlaman gerek. İşte o zaman halk oylamasıyla yasa değişir ve sen kraliçe olabilirsin.” Kulağa kendimi krala ve Oysma krallığına kanıtlamak için bulunmaz bir fırsat gibi geliyordu. Kabul edecektim.

“Hem krallığımın geleceği hem de kraliçe olabilmek için tanrılara yemin ederim ki o lideri bulup kralın huzurunda yargılanmasını sağlamak için kanımın son damlasına kadar savaşacağım.” diye yemin ettim elimi sol göğsüme yerleştirip. Sonra da “Peki, bu liderin bir adı var mı?” diye ekledim, çünkü en azından adını bilmek bana az da olsa kolaylık sağlayabilirdi.

Annem bir an bile tereddüt etmeden “Adını bilen yok. Ama unvanı Gece Avcısı” dedi fısıltıyla. “Hakkında da başka bir bilgi edinemedim.” Şefkatle ellerini omuzlarımın üzerine koydu. “Sana güveniyorum kızım. Krallığının ve benim yüzümü kara çıkarmayacağına eminim. Seni bunun için eğittim.” deyip alnımdan öptü ve beni bodrum katında tek başıma bıraktı.

Hakkında yalnızca aptal lakabını bildiğim, tüm krallığa korku salan, muhafızların her yerde didik didik aradığı direnişçilerin yani yeni adlarıyla lekelilerin liderini bulmak benim için çocuk oyuncağıydı. Kendimi kandırıyordum. Tanrılar ve Lyrak yıldızı yardımcım olsun.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.