Güneşin gözlerime vuran sabah ışıklarıyla gözlerim yavaş yavaş aralandı. Başımı kaldırıp doğruldum ve gece boyu tutulan belimi esnetmeye çalıştım. Etrafıma bakındığımda oturduğum bankta kızlarla üst üste uyumuştuk. Karşı bankımızadaysa Demir ve Arel yoktu. Çadırda uyuyor olmalılardı.
Saçları dağılmış, iki büklüm kalmış Ayza’yı dürttüm.
“Ayza,” dedim, “Ayza, uyan.”
Birkaç mırıltı çıkardı. Ardından, “Kaloriferler halay çekiyor,” diye mırıldanmaya devam etti.
Yüzümü buruşturdum. “Ne kaloriferi, ne halayı Ayza? Ne diyorsun? Kalk hadi.”
“Halay başı ben olabilir miyim? Hiç olmamıştım,” dediğinde derin bir nefes verdim.
“Ayza!” diye yüksek bir sesle bağırdım.
O da anında “Ne!” diye bağırarak sonunda uyandı.
Dizlerinin üstünde yatan Sezin’den yavaşça sıyrıldı ve doğrulmaya çalıştı. Gözlerini kapadı ve elini kafasına koydu.
“Ne bağırıyorsun lan! Daha gün yeni aydınlanıyor! Kargalar bokunu yemeden ne diye uyandırıyorsun kızım beni? Acelen mi var? Neden uyandın bu saatte? Hadi uyandın, beni niye uyandırıyorsun? Tüm gece o çenesi düşük Demir yüzünden neredeyse hiç uyuyamadım zaten!”
Ofladım. “Utku’ları bulmamız lazım.” Parmağımla Sezin ve İncila’yı gösterdim. “Kaldır şunları hadi,” dedim.
Ayza gözlerindeki çapakları elleriyle temizlemeye çalışırken “Tamam,” diye mırıldandı uykulu uykulu.
Ayza, Sezin ve İncila'yı uyandırmakla meşgulken ben de yavaş adımlarla çadıra ilerledim. Çadırın önünde katlanabilir bir masa ve iki sandalye vardı. Dün gece masanın üstünde küçük bir not defteri ve bir tükenmez kalem görmüştüm. Sabah hiçbir şey demeden gitmek olmaz diye teşekkür notu bırakıp Utku’ları bulmaya çıkarız diye düşünmüştüm. Ama masaya bakındığımda aradığım şeyleri bulamadım. Masanın yanına çöküp "Belki yere düşmüştür," deyip yerlere bakınmaya başladım. Ben aranmaya devam ederken omzuma dokunan elle irkildim.
“Ay!” deyip ayağa kalktım ve arkamı döndüm.
Omzuma dokunan elin sahibi Arel’di.
“Ne arıyorsun İzmirli?” dedi tek kaşı hafif kalkıkken.
“Ben… şey…”
“Sen ney?”
“Dün masada defter ve kalem görmüştüm. Sabah sizi uyandırmayalım diye not bırakıp çıkarız demiştim,” dedim kendimi açıklamaya çalışarak. “Kalem kâğıt arıyordum. Merak etme başkomiser. Hırsız değilim yani,” dedim hafifçe tebessüm ederken.
“İyi,” dedi yine soğukluğunu korurken. “Arkadaşlarınızı aramaya çıkacaksınız yani?”
“Evet.”
“Tamam, ben de geliyorum.”
Kaşlarımı çattım. “Sen de mi geliyorsun? Neden?”
“Sizi tek yollarsam içim rahat etmez.” Arka cebindeki cüzdanını çıkarttı ve polis damgasını gösterdi. “Mesleki deformasyon,” deyip ellerini hafifçe iki yana açtı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Anladım,” dedim düşünceli bir tavırla.
“Güzel. Şimdi arkadaşlarını da çağır ve yola çıkalım,” dedi.
Ağzımdan küçük bir kahkaha çıktı. “Sen sürekli böyle emir mi vereceksin başkomiser? Ben emir almaktan hiç hoşlanmam da,” dedim ve arkadaşlarıma doğru yürümeye başladım.
“Dedim ya, mesleki deformasyon,” dedi arkamdan.
Banka vardığımda Ayza, Sezin’e “Ojelerim çizilmiş,” diye dert yanıp Sezin’in sabrını sınıyor; İncila ise yere çökmüş, tekir bir kedi seviyordu.
“Kızlar,” dediğimde hepsinin bakışları bana döndü.
“Kalkın hadi, gidiyoruz.”
İncila sevdiği kediyi kucağına alıp bana doğru birkaç adım attı. “Nereye?”
“Çadırımızı aramaya,” dedim. “Ve…”
“Ve?” dedi Ayza.
“Ve Arel de bizimle gelecek,” dedim. “Güvenliğimizden emin olmak için.”
Sezin hemen ayaklandı. “Ne bizimle gelmesi İlkyaz? Ne diyorsun sen? Bizim güvenliğimiz o komiser bozuntusuna mı kaldı? Sen de 'Biz kendi başımızın çaresine bakarız,' diyemedin, hemen kabul mü ettin?”
Birkaç kez alkışlayarak “Aferin sana. Bravo. Şu komiser bozuntusuna gururumuzu iki paralık ettin,” dedi öfkeyle.
Ofladım. “Sezin artık bir sakin mi olsan? Adam polis. Kötülüğünden yapmıyor.”
“Oldu canım. Polis diye bir de ayaklarına kapanalım istersen,” dedi alayla.
Ayza, “Boşuna çabalama İlkyaz,” dedi ve parmağıyla Sezin’i işaret etti. “Bu sinirlendi mi deccaldan farkı olmuyor. Bilmiyorsun sanki.”
“Ayza! Bak benim tepemin tasını attırma, sinirimi senden çıkartırım!”
Ayza ağzına hayali bir fermuar çekti ve “Tamam tamam, sustum,” dedi.
İncila kucağındaki kediyi yavaşça yere bıraktı ve Sezin’e doğru ilerledi. Elini omzuna koydu. “Sezin,” dedi sakin bir ses tonuyla. “Ben sana evde bir fincan papatya çayı yaparım, içersin sakinlersin. Olur mu?” dedi.
Ayza ise hafifçe güldü ve “Ne fincanı? Bu deccal üç kavanoz içse bile sakinleşmez,” dediğinde Sezin bedenini tamamen ona döndürdü ve öldürücü bakışlarını Ayza'ya dikti.
Ayza işte şimdi yanmıştı.
Ayza’nın dalga geçen halleri uçup gitmiş, gözlerini korku sarmıştı. Yavaşça oturduğu banktan kalktı ve adımları geriledi.
Sezin de Ayza ile senkronize bir şekilde Ayza'ya ilerliyordu.
Sezin bir anda Ayza’ya depar atınca Ayza da son sürat ormana koşmaya başladı.
“Ayza! Sezin!” diye bağırdım fakat çok uzaktalardı ve beni duymadılar.
Koşuşturmaları bir süre daha devam ettikten sonra sonunda geri döndüler.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Ciddi olur musunuz biraz?” dedim öfkemi bastırmaya çalışarak.
Ayza ellerini dizlerine koymuş, “Valla bana hiç kızma. Hepsi Sezin’in yüzünden,” dedi nefes nefese. Sezin’e dönerek, “Ormanın bir ucundan öbür ucuna kadar ne diye kovalıyorsun kızım beni? Yüz metre ileride dünya barışı var deseler kılını bile kıpırdatmarsın ama bana gelince Usain Bolt’a bağladın!” diye kızdı.
Sezin tam ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu ki “Tamam, kesin şunu!” diye durdurdum onu.
Derin bir nefes verdim. “Şimdi,” diye başladım sözüme. “Utku hakkımızda kayıp ihbarı vermeden onları bulmamız lazım. Yola çıkacağız ve Arel de bizimle gelecek. Anlaşıldı mı?”
Kimseden ses çıkmadı.
“Tamam,” dedim, “Sessizliğinizi evet olarak kabul ediyorum. Hadi kalkın.” Çadıra doğru ilerledim ve çadırın tepesine birkaç kez vurdum.
“Arel,” dediğimde çadırın kumaş kapısı kenara sıyrıldı ve içeriden Arel çıktı. Ama bir gariplik vardı sanki. Kaşları çatılmış, elinde bir not kâğıdı tutuyordu.
“Arel? Ne oldu? O elindeki ne?” dedim endişeyle.
Arel sinirle solurken kâğıdı sertçe bana uzattı. Uzattığı notu aldım ve sesli bir şekilde okumaya başladım.
“Kardeşin elimizde. Sana atacağım konuma 5 milyon TL getirmezsen kardeşinin mezarını kendi ellerimle kazarsın. Polisi çağırırsan senin de sonun kardeşinden farksız olmaz. Hava kararıncaya dek vaktin var. Bol şans :)” Notu okumayı bitirdim ve şaşkın bakışlarım yavaşça Arel’e döndü.
“Ne yapacaksın şimdi? Operasyon düzenlemeye kalkışırsan kardeşini de seni de gözlerini kırpmadan öldürür bunlar.”
Arel sıkıntılı bir nefes verdi ve katlanabilir sandalyelerden birine oturdu. Başını öne eğdi. “O parayı akşama kadar asla bulamam. Eğer parayı götüremezsem de…” Devamını getiremedi.
“Allah’ın belaları! Sizi bir elime geçirirsem var ya, işte o zaman korkun oğlum benden! Bir başkomiseri tehdit etmek neymiş, göstereceğim size! Kemiklerinizi tek tek itina ile kıracağım! Geberteceğim sizi!” dedi öfkeyle.
Elimi omzuna koydum. “Merak etme. Halledeceğiz.”
Bir anda ayaklandı ve ellerini saçlarına daldırdı. Sert adımlar atarken etrafta dolanıyordu. “Nasıl halledeceğiz İlkyaz? Sen kendin söyledin. Polis çağırırsak kardeşimin değil cesedini, kıyafetlerini bile bulamayız kızım! Ne halletmesi?!” dedi. Ses tonu o kadar yüksekti ki, etraftaki ağaç dallarındaki kargalar bile buradan uçup gitmişlerdi.
“Utku bize bu konuda yardımcı olabilir. Onların durumu çok iyi. 5 milyonu dakikalar içinde bulurlar.”
Arel hemen bana döndü. “Utku kim?”
“Ah, söylemeyi unuttum. Arkadaş grubumuzdan biri. Dediğim gibi, durumları çok iyi. Üstelik yardımsever de bir çocuk. Eğer durumu anlatırsak eminim ki bize yardımcı olacaktır,” dedim.
Elimi Arel’in omzuna koydum. “Halledeceğiz, merak etme,” dedim ve yarım yamalak gülümsedim. Ardından hafifçe kaşlarımı çattım. “Ama sen de biz halledene kadar rahat duracaksın, tamam mı?” Arel gözlerini kaçırdı.
Hafifçe omuzlarından sarstım. “Arel,” dedim uyarıcı bir ses tonuyla. Sonunda bakışları bana döndüğünde annesinden gizli yaramazlık yapan çocuklar gibi bakıyordu. “Söz ver,” dedim.
Bakışlarını kaçırdı ve “Söz,” dedi istemeye istemeye. Rahatlamakla birlikte sonunda ellerimi omuzlarından çektim.
“Güzel,” dedim memnuniyetle. “O zaman daha fazla vakit öldürmeden bizimkileri bulalım,” dedim.
Hepimiz toparlandık ve yola koyulduk. Ayza en ufak bir ses gelse koluma sarılıyor, korkudan tir tir titriyordu. Bu kadar nazlı bir kız olduğunu bilmiordum. Ayrıca peşimizde bir ayı varken bile makyaj koleksiyonunu düşünen bir türden deliydi!
Arkamda Sezin, İncila; yanımda koala gibi koluma yapışmış Ayza ve önümde Arel ile yavaş ve temkinli adımlarla yürüyorduk. İki gün öncesine kadar bana bu tabloyu anlatsalar, katıla katıla gülerdim ve şu an o tablonun içindeydim! Hayat ne garipti…
Biz yürümeye devam ederken uzaklardan gür bir köpek havlama sesi geldi. Bununla birlikte tabii ki Ayza beni daha da sıkı sarmaladı. Artık neredeyse nefes alamıyordum.
“Ayza yeter ya! Yapıştın sülük gibi! Ses uzaktan geliyor, bize yakın değil. Biraz sakinleşmeye çalış,” dedim. Sabrım tükenmişti.
Ayza hemen benden ayrıldı. “Of İlkyaz! Ne var yani? Hayatımda ilk defa böyle bir yerdeyim. Alışamadım hâlâ.” Ardından kollarını kaşımaya başladı. “Ayrıca beni dünden beri bir şeyler ısırıp duruyor. Gece boyu kaşınmaktan ve Demir’in düşük çenesi yüzünden uyuyamadım.” Demir kısmını Allah'tan kısık sesle söylemişti ve Arel duymamıştı.
“Allah’ım! Benim sınavım da bu mu ya Rabbim! Yaz mevsimlerinde uyku nedir bilmiyorum. Sürekli sivrisinekler ısırıyor beni. Allah’ım ne olur beni bununla sınama!” diye gökyüzüne doğru yalvardı. Kollarını öne uzattı ve “Şuna bak ya! Domatese döndüm resmen! Bembeyaz tenim kıpkırmızı oluyor!” diye yakınmaya devam etti.
Arel bize döndü ve “Kızlar,” dedi şüpheli şüpheli.
İncila hemen atladı. “Buldun mu çadırımızı?”
“Evet demeyi çok isterdim. Ama sanırım bir sorunumuz var.”
“Ne oldu?” dedim merakla. O sırada Arel’in gözlerini bir noktaya sabitlediğini fark ettim ve hemen oraya baktım. Ormanın girişinde üç polis arabası vardı. Üstelik bizimkiler de endişe içinde polislerle konuşuyorlardı!
“Arel hemen gitmemiz lazım. Yetişmeliyiz!” dedim ve o yöne doğru koşmaya başladım.
Arel “İlkyaz, dikkatli ol!” diye bağırdı fakat umursamadım. Neden öyle demişti ki? İlerlemeye devam ederken bir anda yere çakılıp ve ağzımdan bir bağırış koptuğunda anlamıştım neden öyle dediğini.
Elim sağ bileğimdeydi. Önümdeki büyük taşı görmemiş ve ona takılıp düşmüştüm. Bileğimi ovuşturmaya devam ederken elimi bir noktaya fazla bastırınca acıyla yüzümü buruşturdum.
Tam o sırada Arel koşarak geldi ve yanımda diz çöktü.
“İlkyaz!” dedi.
“İyi misin? Ne oldu?”
“İyiyim,” dedim sakin bir ses tonuyla.
“Sadece… bileğimi burktum sanırım.”
“İyisin yani?” dedi tereddütle.
“İyiyim,” dedim tekrar.
Polis arabalarının olduğu tarafa baktı. “Gidecek gibi görünüyorlar.”
Ardından tekrar bana döndü. “Yürüyebilir misin?”
“Sanırım, evet,” dedim ve yavaşça ayağa kalktım. Biraz zorlansam da başarmıştım.
Sağ ayağımı havaya kaldırdım ve sol ayağımla sekmeye başladım. Tam dengemi kaybetmiştim ki, Arel beni kolumdan kavradı ve düşmemi engelledi.
“Kolumdan tutunabilirsin,” dedi.
Hafifçe baş sallayarak onayladım ve kolundan destek alarak yürümeye devam ettim. Neredeyse yedi dakikadır yürüyorduk fakat çok az yol alabilmiştik çünkü çok zor ve yavaş yürüyordum.
“Bu böyle olmayacak.” Arel bir anda destek aldığım kolunu çekti ve kolunu dizlerimin ve belimin altından geçirerek beni kucakladı.
Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. “Ne yapıyorsun?”
“Öbür türlü üç saate anca orada olurduk. Böyle daha hızlı,” dedi dünyanın en normal hareketini yapmış gibi.
“Arel saçmalama! İndirir misin beni?”
“Hayır,” dedi aynı rahatlıkla.
Sesimi daha da yükselttim. “Arel!”
“İlkyaz, arkadaşlarına ulaşmak istiyorsan susmalısın. Anladın mı?”
Tam “Anlamadım!” deyip yükselecektim ki kıyafetinden gelen yoğun deniz esintili parfüm kokusu beni durdurdu. Yanlış hatırlamıyorsam Karan’da da orman esintisi kokusu vardı. Hayır! Neden hatırlıyordum ki!
Bu erkek parfümleri neden burnuma bu kadar güzel geliyordu, anlamıyordum. Biz kadınlara bu kadar ferah ve doğa temalı kokular üretmiyorlardı. Anca çiçek, böcek, şeker kokuları.
Geceden biraz uykusuz olduğum ve bu koku beni mayıştırmaya başladığı için gözlerim kapanmaya meyletti. Fakat hemen kendime geldim ve gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Gözlerimi birkaç kez sıkıca kapatıp açtım.
“İndir beni,” dedim aceleyle.
“Az kaldı zaten.”
Gözlerinin tam içine baktım. “İndir dedim.”
Birkaç saniye duraksadıktan sonra beni yavaşça yere bıraktı. Yine sekerek ilerlemeye başladım. Polis arabalarının yanında, polise hararetli hararetli bir şeyler anlatan Karan’ı gördüm. Her adımımda canım daha çok yandığı ve varmamıza zaten çok az kaldığı için seslendim. “Karan!” Neden Utku’ya, Kutay’a veya Oğuz’a değil de ona seslendiğimi bile bilmiordum.
Karan panikle arkasını döndü. Gözü biraz etrafta gezindikten sonra sonunda beni görebildi. Çatık kaşları düzeldi, omuzları düştü. Usulca bir isim döküldü ağzından: “İlkyaz.”
Ardından bana doğru koşmaya başladı. Polis arkasından bakakalmıştı.
Yanıma vardığında kollarını bedenime dolayıp bana sımsıkı sarıldı. Sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi. Bir daha kaybetmeyecekmiş gibi. Ellerim hâlâ yanda duruyordu.
Benden ayrılıp gözlerime baktığında gözleri dolmuştu. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı.
Burnunu çekti ve “İyisin,” dedi.
“İyiyim,” dedim kısaca.
Tekrar sarıldı ama bir önceki kadar sıkı değil. Bu sefer dayanamadım ve ben de ellerimi hafifçe sırtına koydum.
“Çok korktum…” diye fısıldadı burnunu çekmeye devam ederken.
Kaşlarım çatıldı. Korkmasının sebebi neydi, diye düşünürken o cümle döküldü ağzından:
“Seni kaybedeceğim diye… çok korktum…” dedi. Çatık kaşlarım düzeldi. Gözlerimi şaşkınlık kapladı.
Beni kaybetmekten korkmuştu.
Hem de fazlasıyla.
Bunun şokunu atlatamadan kolları bedenimden çözüldü ve benden uzaklaştı. Arel’i görünce tekrar kaşları çatıldı.
“Kim bu herif?” dedi gözleri hâlâ Arel'deyken.
“Asıl sen kimsin? Kızın iznini almadan yapıştın ahtapot gibi.” Bir gözünü kırptı ve “Ne var?” der gibi başını hafifçe sağa sola salladı. “Hayırdır?”
“Sana ne lan! Sen kim oluyorsun da karışıyorsun hareketlerime?” dedi Karan.
“Tamam,” dedi Arel sakin bir ses tonuyla. “Ben sana göstereyim kim olduğumu,” deyip bir sağa bir sola bakındı. Hayır, hayır, hayır. Şu an kavganın hiç sırası değil.
Ve bam!
Karan’a kafa atmıştı! Karan yere düştü ve başını eğip elini burnuna götürdü. Eline kan bulaşmıştı. Burnu kanıyordu. Yanına çöktüm.
“Karan! İyi misin?” dedim telaşla.
Karan hızla ayağa kalktı, aynı anda ben de kalktım. “Ne yaptığını sanıyorsun lan sen?!” dedi öfkeyle. Elini kaldırmış Arel’e bir yumruk savurmaya meyletti. “Karan, dur!” diye bağırdım fakat Karan çoktan yumruğunu Arel’in suratına geçirmiş, kavga etmeye başlamışlardı. İleride duran polisler koşarak yanımıza vardılar ve kavgaya müdahale etmeye çalıştılar. Bir elim açık ağzımdayken onları izliyordum. Yanıma gelen Ayza’yı fark etmemiştim bile.
Kavga; Karan’ın yumrukları, Arel’in komiser olmasından getiri korunma tecrübeleriyle Karan’ı engellemeye çalışması, Sezin’in bir yandan Karan’a tezahürat yapması ve İncila’nın Sezin’i engellemeye çalışmasıyla bir süre daha devam etti.
En sonunda polisler ikisini ayırmayı başardığında ikisinin de ağzı yüzü kan içindeydi. Her yerleri mosmordu. Dehşet içindeydim çünkü kavganın sebebi bendim!
Arel, Karan’dan biraz uzakta polislerle konuşuyordu. Karan ise ağzının kenarındaki kanları temizliyordu. Hızlı adımlarla Karan’ın yanına vardım ve tam karşısına geçtim. Gözlerim dolmuş halde onun gözlerine baktım. Sert bir tokat attığımda Karan’ın başı omzuna düştü.
“İlkyaz, ben…”
“Ne sen? Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”
Gözlerini kıstı ve sinirle konuşmaya başladı: “Gerçekten bana bir serseriyi mi savunuyorsun?! Kim o herif ya, kim?!”
“Polis o gerizekalı! Seni tek sözüyle içeri tıkar!”
Karan’ın çatık kaşları düzeldi ve gözleri Arel ile benim aramda gidip geldi.
“Polis mi?”
“Evet!” Derin bir nefes verdim. “Şimdi gideceksin yanına, paşa paşa özürünü dileyeceksin, anladın mı? Yoksa hayatının geri kalanını mahkemelerde ve cezaevinde geçirirsin.”
“Ne özrü İlkyaz? Özür mözür dilemem ben o hıyardan. İsterse şikayetçi olsun. Ömrümün geri kalanını cezaevinde mi geçireceğim? Geçiririm, sorun yok,” dedi ve aynı rahatlıkla devam etti: “Senin için cezaevinde çürürüm bile.”
Sert bakışlarımı ondan kaçırdım. “Hâlâ işin şaka kısmındasın. Gideceğiz ve özürünü dileyeceksin, tamam m—” diyecekken Arel bir anda yanımızda bitti ve sözümü kesti.
“Özür dilemesine gerek yok, şikayetçi olmadım,” dedi. Parmağının ucunu Karan’ın göğsüne yasladı. “Ama bir daha karşılaşırsak, bana ya da bir başkasına bulaştığını görürsem…” Karan’ın göğsüne yasladığı parmağıyla onu itti. “…o zaman yakana yapışırım,” dedi.
Karan tam Arel’e doğru bir adım atmıştı ki kolunu tutarak ona engel oldum. Karan ise birkaç saniye daha Arel’in gözlerine baktıktan sonra arkasını döndü ve Kutay’ların olduğu yere doğru ilerlemeye başladı.
Karan’ı arkasından bir süre izledikten sonra Arel’e döndüm.
“Arel, ben şimdi Utku’yla baş başa konuşup durumu anlatacağım ve kimseye haber vermemesini de tembihleyeceğim. Halledeceğiz, hiç kuşkun olmasın,” dedim ve hafif bir tebessüm ettim.
O da hafif bir baş sallamasıyla onayladı.
Ardından Karan’ın olduğu tarafa ilerledim. Utku’nun arabaya doğru ilerlemesiyle biz de otomatik olarak oraya yöneldik.
Arabalara yerleşip yola çıktığımızda çocuklar bizi sorulara boğdular.
“Neredeydiniz? Neden gittiniz? Kiminleydiniz?…”
Soruları tek tek cevapladık. Bir süre sonra soru cevaplamaktan ve laf kalabalığından sıkıldığım, başım ağrımaya başladığı için uyumaya karar verdim. Beni boğan ve yoran şeylerden böyle uyuyarak kaçıyordum, evet. Düşüncelerimin beni yiyip bitirmesine engel olmak için bilincimi kapatıyordum.
Yine kendimi karanlığın kollarına bırakarak soruları ve zihnimdeki düşünceleri bir kenara fırlattım.