Derin bir nefes alıp titreyen dizlerime söz geçirmeye çalışarak sınıfa doğru adımladım. Koridor yavaş yavaş boşalırken, kalbim hâlâ göğüs kafesimi dövüyordu. Benim radarındasın. O kalın, pürüzlü ses beynimin içinde yankılanıp duruyordu.
Sınıfın kapısından içeri adım attığım an, en arka sıradan bana doğru sallanan bir el gördüm. Melis. Anaokulundan beri başıma gelen en güzel –ve bazen en gürültülü– felaket. Kıvırcık kızıl saçları, abartılı el hareketleri ve yüzündeki kocaman gülümsemesiyle her zamanki gibi enerjikti.
Sıraya, onun yanına yığılırken elimdeki boş karton bardağı masaya bıraktım.
"Kızım sen iyi misin? Ruh görmüş gibisin," dedi Melis, elindeki fosforlu kalemi sallayarak. "Yoklama alınmadı şansına, Hoca daha gelmedi. Ama senin rengin kireç gibi."
"Ben..." diye mırıldandım, çantamı dizlerimin üzerine çekerken. "Sanırım az önce hayatımın en büyük hatasını yaptım."
Melis'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Fosforlu kalemi masaya bırakıp tamamen bana döndü. "Ne? Ne hatası? Kime ne yaptın? Alya, çatlatma insanı!"
"Karan'a," diye fısıldadım, ismini söylerken bile birilerinin duyacağından korkarak. "Karan Soykan'a çarptım. Daha doğrusu, kahvemi onun o meşhur siyah deri ceketine boca ettim."
Melis'in ağzı 'O' şeklini aldı. Birkaç saniye nefes almayı bile unuttu sanki. Sonra ellerini yüzüne kapatıp dramatik bir şekilde inledi. "Alya! Okulda çarpacak başka adam bulamadın mı? Karan Soykan diyorum! Okulun karanlık prensi, kimsenin yanına yaklaşamadığı o kapalı kutu... Ne dedi sana? Bağırıp çağırdı mı? Kesin hepimizi okuldan attıracak!"
Gözlerimi devirdim. "Abartma Melis. Sadece... ceketini mahvettiğimi ve ona bir ceket borçlu olduğumu söyledi." Ve radarında olduğumu. Ama bu son kısmı kendime bile itiraf edemezken Melis'e asla söyleyemezdim.
Ders boyunca hocanın anlattığı hiçbir şey beynime girmedi. Tarih tarih olalı böyle bir eziyet görmemişti. Tüm dikkatim o siyah gözlerin girdabında kaybolup gitmişti. Zil çaldığında, Melis kolumdan çekiştirerek beni kantine sürükledi. "Acil şeker krizim geldi, bu dedikodu beni çok yordu."
Kantin her zamanki gibi tıklım tıklımdı. Okulun popüler grubu, ortadaki en büyük masayı çoktan işgal etmişti. Ve o masanın baş köşesinde oturan isim: Lara. Okulun kraliçe arısı. Sarı saçları, kusursuz makyajı ve sürekli Karan'ın etrafında pervane olmasıyla meşhurdu. Biz tostun yanına çaylarımızı alıp köşedeki mütevazı masamıza geçerken, Lara'nın tiz sesi kantinde yankılandı.
"Karan bugün okula çok sinirli girdi, fark ettiniz mi? Ceketinde koca bir leke vardı. Hangi aptal yaptıysa onu kendi ellerimle mahvedeceğim."
Melis'le göz göze geldik. O dudaklarını birbirine bastırarak panikle bana bakarken, ben masanın altına girmek istiyordum.
O sırada kantinin kapısındaki uğultu aniden bıçak gibi kesildi. Herkesin bakışı tek bir yöne çevrildi. O içeri girmişti.
Yanında her zamanki gibi sağ kolu ve en yakın arkadaşı Mert vardı. Mert, Karan'ın aksine daha rahat, sürekli espri yapan ama söz konusu Karan olduğunda bir anda ciddileşen, zeki ve tehlikeli bir tipti. Karan'ın üzerinde artık o siyah deri ceket yoktu; onun yerine bedenini saran siyah bir tişört giymişti ve kollarındaki dövmeler tüm ihtişamıyla sergileniyordu.
Kantin bir anda sessizliğe gömülürken, Karan'ın bakışları kalabalığın üzerinde gezindi. Lara hemen ayağa kalkıp ona doğru cilveli bir adım attı, "Karan, tatlım! Buradayız..."
Ama Karan, Lara'yı tıpkı bir duvarı es geçer gibi umursamadan yanından yürüyüp gitti. Gözleri etrafı tarıyor, sanki avını arayan bir yırtıcı gibi etrafı süzüyordu. Ve sonra... Bakışları direkt olarak benim oturduğum köşeyi buldu.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Mert'e dönüp çenesiyle bizim masayı işaret ettikten sonra, ellerini ceplerine sokup doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Kalabalığın içinden adeta suları yaran bir gemi gibi, ağır ve emin adımlarla geliyordu.
Melis kolumu o kadar sıkı kavradı ki tırnaklarını etimde hissettim. "Alya... Buraya geliyor. Cidden buraya geliyor. Eğer burada ölürsek anneme odamı asla Lara gibi tiplere kiraya vermemesini söyle."
Karan tam karşımızda durduğunda, masanın üzerine düşen gölgesi bile etrafı dondurmaya yetmişti. Mert hemen arkasında durup kollarını göğsünde kavuşturarak Melis'e sırıtmaya başlarken, Karan gözlerini benden bir saniye bile ayırmadı. Ellerini masaya dayadı ve yüzünü yüzüme doğru hafifçe eğdi. Tüm kantinin, özellikle de Lara'nın bizi nefesini tutarak izlediğine yemin edebilirdim.
"Yeni ceketim nerede, bücür?" diye sordu.
Sesinde tehlikeli bir tını vardı ama o simsiyah gözlerinde anlam veremediğim, karanlık bir oyunbazlık parlıyordu. Sessizlik kantini sağır edici bir şekilde sararken, yutkundum. Kaçacak yerim yoktu; bu tehlikeli oyun, daha yeni başlıyordu.