Mutfaktaki lambanın ışığı bir kez daha kırpıştı ve bu sefer tamamen söndü. Buzdolabının o bitmek bilmeyen uğultusu kesildiğinde, dışarıdaki rüzgârın ne kadar öfkeli olduğunu ilk kez fark ettim. Her yerin karanlığa gömülmesi içime bir korku yaymıştı. Ağzımdan istemsizce birkaç küfür dökülürken telefonumu tezgâhın üzerinde aramaya başladım. Sonunda bulduğumda fenerini açarak etrafı aydınlattım. Salona doğru ilerlediğimde, camdan sızan dolunay ışığını fark ettim. Cama yaklaşıp dışarı baktım ama rüzgâr yüzünden manzara net değildi. Dışarı çıkmaya karar verdim. Kabanımı üzerime geçirip kapıya yöneldim. kapıyı açtığım anda, rüzgârın keskin soğuğu yüzüme çarptı. Kar taneleri adeta tüm yüzümü esir almıştı; görüş açım yok denecek kadar azdı. Zorlukla etrafa baktığımda, balkonun karlarla kaplı olduğunu fark ettim. Kar yağmasını bekliyordum ama bu kadar yoğun olacağını asla tahmin etmemiştim. Balkona doğru adım attığımda rüzgâr yön değiştirdi. Biraz daha ilerledim. İlerledikçe botlarımın altında taze karın tok gıcırtısını duydum. Etraf bembeyazdı; kar taneleri rüzgârın etkisiyle şiddetle savruluyordu. Başımı yukarı kaldırdığımda dolunayı gördüm. Etrafındaki yıldızlar ve bulutlarla birlikte kusursuz görünüyordu. Bulutlar, rüzgârın şiddetiyle gökyüzünde adeta yarış halindeydi; ayın önünden büyük bir hızla geçip gidiyor, arkalarında keskin yıldız ışıkları bırakıyorlardı. Etrafı aydınlatan tek şey bu soğuk ve parlak ay ışığıydı. Bu manzara karşısında adeta büyülenmiştim. Soğuk, hücrelerimi dondurmaya yemin etmiş gibiydi; dişlerim birbirine vuruyor, vücudum titriyordu. Yine de bu büyüleyici görüntüden ayrılmak istemiyordum. Uzaktaki komşu evlerin siluetleri, tepelerin hatları ve uçsuz bucaksız beyazlık… Her yer bembeyazdı. Ne bir araba sesi vardı ne de bir insan izi. Sadece uğuldayan rüzgâr ve ayın altında parlayan kar örtüsü kalmıştı. Soğuk vücudumu tamamen sarmak üzereyken bakışlarımı dolunaydan ve hızla akan bulutlardan güçlükle çekip evin kapısına doğru bir adım attım. Bir adım atmıştım ki, tam o sırada rüzgârın uğultusunu yırtıp geçen keskin bir silah sesi patladı. Ses o kadar yakındı ki adımlarım yere saplandı. Az önce soğuktan titreyen vücudum taş kesildi. Kalbim kulaklarımda çınlıyordu. Az önce hayranlıkla izlediğim o beyazlık, şimdi her köşesinde tehlike barındıran bir mezarlığa dönüşmüştü. Bakışlarımı sesin geldiği yöne, yan taraftaki müstakil dağ evine çevirdim. Kar fırtınasının arasında, evin üst kat pencerelerinden birinde zayıf bir ışığın titreyerek söndüğünü gördüm. Bir çığlık duymayı bekledim. Ya da ikinci bir patlama… Ama etrafa yalnızca rüzgârın uğultusu hâkimdi. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, nefesimi tutmuş halde adımlarımı evin kapısına doğru yönelttim. Sanki gözlerimi kırpsam ya da en ufak bir ses çıkarsam her şey bitecek gibiydi. Kapıya ulaştığımda kendimi içeri attım. Üç adımlık mesafe üç kilometre gibi gelmişti. Kapının arkasına sırtımı dayadığımda hâlâ nefesimi tuttuğumu fark ettim ve derin bir nefes aldım. Tüm kaslarım kasılmıştı. Kalbim göğüs kafesime sığmıyor gibi şiddetle atıyordu. Etraf karanlıktı; sadece camdan içeri sızan dolunay ışığı vardı. Feneri açma konusunda emin değildim. Biraz daha beklemeye karar verdim. Ne kadar beklediğimi bilmiyordum. Korku hâlâ vücudumdaydı; sanki derimin altına yerleşmişti. Bir anda ışıklar yandı. Uzun süre karanlığa alıştığım için gözlerimi kısarak başımı çevirdim. Ani aydınlık canımı acıttı. Dışarıdaki rüzgâr hâlâ uğulduyordu. Mutfaktan gelen metalik bir sesle irkildim. Tencere… Hızlı adımlarla mutfağa geçtim. Çorba taşmak üzereydi, altını alelacele kıstım. Normalde mutfağı saran o yoğun ezogelin kokusu içimi ısıtırdı ama şu an bu koku genzimi yakıyor, midemi bulandırıyordu. Az önce ne yaşamıştım? Gördüklerim, duyduklarım gerçek miydi? Titreyen ellerimle telefonuma uzandım. Ekranı aydınlattığımda, bildirimler arasında sevgilimin art arda gelen özür mesajlarını gördüm. Şimdi onu mu aramalıydım, yoksa polisi mi? Ama ne diyecektim? “Işıklar söndü ve bir ses duydum” mu? Zihnimdeki cevapsız sorularla boğuşurken telefonu istemsizce sallıyor, alt dudağımı kanatırcasına ısırıyordum. Biraz sakinleşebilmek umuduyla bir bardak su içtim ama o su bile midemi daha fazla bulandırdı. Sonunda telefonumu daha sıkı kavrayarak polisi aramaya karar verdim. Tam tuşlara basmak üzereydim ki, dışarıdan gelen adım sesleri parmaklarımı ekranın üzerinde dondurdu. Karda atılan ağır, tok birkaç adım… Ve hemen ardından dış kapıda yankılanan üç kısa tıklama sesi. Nefesimi tuttum ve olduğum yerde heykel gibi kaldım. Evin içindeki saatin tik takları, dışarıdaki rüzgârın vahşi uğultusuyla yarışıyor; her ses zihnimde bir balyoz gibi yankılanıyordu. Tam o anda kapıdan bir kez daha o tok tıklama sesi yükseldi. Bu sefer daha kararlıydı. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken ayaklarım benden bağımsız şekilde kapıya doğru sürüklendi. Sanki her adımda bir uçuruma yaklaşıyordum. Gözetleme deliğine ulaştığımda nefes almayı tamamen bıraktım ve fırtınanın ortasındaki beyaz karanlığa baktım. Kar tanelerinin çılgınca savrulduğu o boşluğun içinde bir karaltı seçiliyordu. Dikkat kesildiğimde, kapüşonunu yüzünün yarısını örtecek kadar indirmiş, fırtınanın içinde dimdik duran bir adam gördüm. Parmaklarım kilidin üzerinde on saniye boyunca kararsızca titredi. O on saniye, saatler süren bir muhakemeye dönüştü. Sonunda titrek bir nefesle kapıyı yavaşça araladım. Rüzgârın keskin soğuğu içeri doldu. Adamın üzerindeki kalın, yer yer karla kaplanmış yün palto onu olduğundan daha iri ve heybetli gösteriyordu. Başındaki kaba yün bereyi kaşlarına kadar indirmişti; kapüşonunun yarattığı gölge yüzünün üst kısmını tamamen karanlığa gömüyordu. Elindeki fenerin ölgün sarı ışığı, taze karların üzerinde düzensizce geziniyordu. “Rahatsız ettim evlat, iyi misin?” diye sordu. Göz teması o kadar yoğun ve sarsılmazdı ki bir an için dondurucu soğuğu bile unuttum. Başımı evet anlamında aşağı yukarı salladım. Elim kapının kulpunu öyle sıkı kavramıştı ki parmak uçlarım sızlıyordu. Adam elindeki feneri yavaşça sol taraftaki eski, müstakil eve doğru tuttu. “Ben orada yaşıyorum,” dedi net bir sesle. Ardından feneri sağ tarafımdaki karanlık tatil evine çevirdiğinde mideme kramplar girdi. “Az önce o taraftan tuhaf bir ses duydun mu?” Bu soruyla birlikte vücudum kasıldı. “Hayır” dedim tok bir sesle. “Mutfaktaydım fırtındana başka bir şey duymadım" Adam bakışlarını yüzümde gezdirdi, sonra gözlerime uzun uzun baktı. “peki" dedi ve başını iki kez salladı ardından arkasını dönüp fırtınanın içine karışarak sol taraftaki eve doğru yürümeye başladı. Elindeki fenerin sarı ışığı kar tanelerinin arasında giderek soluklaştı. Kapıyı hemen kapattım. Kilitleri hızla çevirdim. Sırtımı soğuk kapıya dayadığımda kalbimin atışları kulaklarımda çınlıyordu. Rüzgâr kapıya çarpıp geri dönüyordu ama evin içindeki sessizlik çok daha korkutucuydu. Yalan söylemiştim. Ve o, buna inanmış gibi görünmüyordu.
Bölüm 1
Kar ve kan sessizliği
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.