İçeriğe geç

Lavinia~Zamanın Külleri

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Lavinia~Zamanın Külleri

Bölüm 4

İNGİLTERE 🧚‍♀️

3.Bölüm

Ağacın yanına vardığımda bacaklarım bana itaat etmeyi bırakıp yere düşmeme neden oldu. Islak çimenlerin üzerinde oturup tam karşımdaki Victoryen tarzda iki katlı eve baktım. Ev demek biraz hafif kaçardı, evet. Malikane daha uygun bir tanım olurdu. Bakışlarımı bacaklarıma kaydırdığımda yere kadar uzanan bir elbise giydiğimi gördüm. Bordoydu. Kumaşı bin sekiz yüzlere uygundu. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdiğimde gri bulutların toplanmaya başladığını gördüm. İngiltere'nin havasının genelde yağmurlu olduğunu biliyordum. Oturduğum yerden kalkıp elbisemi düzelttim. Bakışlarım karşıdaki malikanedeydi. Ne diye kapıyı çalacaktım ki? Hizmetçilik mi yapacaktım? Dudaklarımı ısırıp evin olduğu sokakta dolaşmaya başladım. Profesör Helena bana evdeki küçük kızın boynundaki kolyeyi göstermişti. Kızla ilgilenmeliydim ki kolyedeki taşı kolayca alabileyim. Derin bir nefes alıp evin kapısına doğru ilerledim. Evin bahçesi mükemmel görünüyordu. Rengarenk çiçeklerin süslediği çimenlerin rengi huzur vericiydi. Saçlarımı ellerimle tarayıp kapının süslü tokmağını çaldım. Kısa bir süre sonra yaşlıca bir kadın kapıyı açtı. Siyah elbisesi yer yer lekeliydi. Saçlarında gri tutamlar vardı. Gözlerini kısıp bana baktı.

"Buyurun küçük hanım, kime bakmıştınız?" Dedi ciddi bir sesle. Şimdi ne diyecektim? Yutkundum.

"Ben çocuklarla ilgili eğitim aldım. İş arıyorum. Burada küçük bir kız olduğunu duydum. Eğer isterseniz ona eğitim verebilirim." Dedim bir çırpıda. Beklediğimden daha güzel yalan söylemiştim. Kadın bir süre beni inceledi. Daha sonra kapıyı ardına kadar açtı.

"Biz de Nora için bir mürebbiye arıyorduk." Dediğinde gülümsedim.

Evin içi filmlerde gördüğüm o zengin evlerinden bile güzeldi. Evdeki eşyalar göz alıcıydı. Çoğu altınla kaplıydı. Koltuklara oturmak için çekiniyordum. Çok pahalı bir kumaştan yapıldıkları belliydi. Bana kapıyı açan kadın ortalıkta olmadığı için etrafta biraz dolaşmaya karar verdim. Aile fotoğraflarının olduğu konsolun önüne gittim. Fotoğrafların kalitesi çok düşüktü. Fotoğraf makinesi icat edileli çok olmamıştı herhalde. Yine de küçük kızı hemen tanıdım. Bir koluyla bir kadına ve diğer koluyla da bir adama sarılmıştı. Yüzü mutlulukla parlıyordu.

"Nora'nın annesi ve babası. Tanrı Isabelle'nin ruhunu kutsasın. Öleli bir sene oldu."

Arkamdaki kadın konuşunca bakışlarımı Isabelle'nin yüzünde gezdirdim. Saçları dalgalıydı. Yüzü dikkat çekecek seviyede güzeldi. Gözlerim buğulanınca arkama döndüm. Kadın masanın üzerine atıştırmalıklar koymuştu. Masanın yanındaki koltuğa oturdum. Kadın tam karşımda oturuyordu.

"Nora bir yıldır oldukça zor bir çocuk oldu. Kimseyle anlaşamıyor. Neredeyse ayda bir yeni dadı ve mürebbiyeler gelmeye başladı. Daha iki gün önce en sonki mürebbiye evi terk etti. Oldukça hırçın. Annesinin yokluğu onda derin bir yara açmış olmalı."

İçimi çektim. Annenin yokluğunun ne demek olduğunu iyi biliyordum. Karşımdaki kadını mutlaka ikna etmeliydim. Burada işe giremezsem kolyedeki taşı asla alamazdım.

"Ben herkesle anlaşacağımı düşünüyorum. Nora'ya ders de anlatacağım. Tarihim ve yabancı dillerim iyidir. Ona Eski Mısır dili bile öğretebilirim." Dediğimde kadının gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

"O kadar şeyi nerede öğrendiniz Bayan..."

"Arven. Dediğim gibi iyi bir eğitim aldım. Nora hakkında gözünüz arkada kalmaz. Göreceksiniz ne kadar değiştiğini."

Kadın gülümsedi ve ayağa kalktı.

"O halde Nora ile tanışın. Bay Bruce da yakında gelir. Nora'nın babası yani. Nora ile anlaşırsanız ve Bay Bruce da onay verirse hemen işe başlarsınız."

Birlikte merdivenlerden çıkıp Nora'nın odasının önüne geldik. Kadın kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitliydi. Kapıya vurmaya başladı.

"Nora, lütfen kapıyı aç!" Diye bağırıyordu. Uzun bir süre içeriden ses gelmedi. Daha sonra kilit çevrilme sesi geldi ve karşımızda saçları küt kesilmiş on iki yaşlarında bir kız duruyordu. Öfkeli bakışlarını kadına çevirdi.

"Bu kadar önemli olan ne Grace?" Dedi sakin bir sesle. Kelimeleri çok düzgün bir şekilde söylemişti. Bayan Grace derin bir nefes aldı. Eliyle beni işaret etti.

"Mürebbiye adayın, Bayan Arven. Tanışmanızı istiyorum."

Nora bakışlarını bana çevirdi. Gözlerini kıstı. Beni baştan aşağıya süzdü.

"Tanışmak istiyorsa gelsin." Dedi içeri giderken. Bayan Grace de içeri yönelince durdu. "Yalnız gelsin."

Bayan Grace kapıyı kapatıp gidince dudaklarımı ısırdım. Bu aksi kızı nasıl ikna edecektim? Yatağına oturup bana bakmaya başladı. Daha önce bu kadar sıkıldığımı okuldaki ilk günümde hatırlıyordum. Beni uzun süre inceledikten sonra konuşmaya başladı.

"Bana ne öğreteceksin?"

En azından merak ediyordu. Bakışlarım bir anlığına kolyesindeki taşa kaydı. Hemen dikkatimi topladım.

"Yabancı dil öğretebilirim. Bir sürü yabancı dil biliyorum." Dedim hevesle. Dudağı yukarı kıvrıldı.

"Fransızca, İtalyanca ve Rusça biliyorum. Daha fazlasını öğretebilir misin?"

Gülümsedim.

"Eski Mısır diline ne dersin?" Dediğimde gözleri parladı.

"Gerçekten öğretebilir misin?"

Arkama yaslandım ve başımla onayladım. Bir süre Mısır hakkında sohbet ettik. Aslında göründüğü gibi aksi biri değilmiş. Sadece sevgi eksikliğinden öyle davranıyor sanırım. Babasıyla tanışınca bunu değerlendireceğimi aklıma yazdım. Biz sohbete dalmışken Bayan Grace geldi ve Bay Bruce'un geldiğini haber verdi.

"Ben babanla konuşurken sen de onu görürsün, gel." Dedim Nora'ya ama o başını iki yana salladı.

"Ayak altında dolaşmamı istemez. Eğer beni görmek isterse odama gelir."

Kaşlarımı çatıp odadan çıktım. Annesinin ölümü ve ilgisiz bir baba. Neden böyle davrandığı belli oluyordu.

Hızla merdivenleri inip elbisemi düzelttim. Sırtı bana dönük siyah takım elbiseli bir adam altın işlemeli pencereden dışarı bakıyordu. Kapının eşiğinde durup boğazımı temizledim. Adam bana döndü. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Bakışları lisedeki kimya öğretmenimi anımsatmıştı. İnsanın içini ürperten karanlık bakışlardı bunlar.

"Mürebbiye olmak istiyormuşsunuz." Dedi bana yaklaşırken. Kendimi sözlüye kalkmış gibi hissediyordum. Terlemeye başlamıştım.

"Evet." Dedim zor duyulan bir sesle.

"Nerede eğitim almıştınız?"

Yutkundum. Hiç okulu düşünmemiştim. Söyleyeceğim okuk bu zamanda olmayabilirdi. En iyisi yalan söylemekti.

"Evde eğitim aldım. Babam eğitimimle özel olarak ilgilendi. En iyi öğretmenlerden dersler aldım."

Bu kadar düzgün yalan söyleyebildiğimi bilmiyordum. Bay Bruce başını salladı.

"Nora ile tanıştın mı? O, insanlarla pek anlaşamaz."

Gülümsedim.

"Biz iyi anlaştık." Dediğimde gözleri şaşkınlıkla açıldı.

"Nora ile anlaşabilen birini burada görmek isterim. İşe başlamış bulunuyorsunuz. Adınız neydi?"

"Arven."

Bay Bruce beni şaşırtan bir şey yaptı ve gülümsedi.

Akşam yemeği boyunca Bruce ve Nora arasında gezdirdim bakışlarımı. Baba kız gibi değil de patron çalışan gibi görünüyorlardı. Nora onun her hareketinden çok korkuyordu. Babası biraz kıpırdansa bile oturduğu yere siniyordu hemen. Aralarındaki durum can sıkıcıydı. Yemek bitip de hava iyice kararınca Bruce masadan kalkıp salonun diğer tarafına geçti. Bakışlarımla onu takip ediyordum.

"Nora, yemeğin bitince hemen odana çık." Dedi otoriter bir sesle. Nora telaşla ağzındaki lokmayı yuttu ve koşarak yukarı çıktı. Ben de yerimden kalktım. Bruce'a iyi geceler dileyip yukarı çıktım. Nora ile konuşmak istiyordum. Kapısı hafif aralıktı. İçeri girip kapıyı kapattım. Pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Oyuncak ayısı kollarındaydı. Koltuğun karşısındaki koltuğa oturdum. Elbisemin etekleri ayaklarıma dolaşmıştı. Bu elbiseye alışmayacaktım galiba. Nora'ya ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

"Kitap okumayı sever misin?" Dedim konu açarak. Başını salladı.

"Annem her gece bana kitap okurdu. Babam da bana iyi geceler öpücüğü verirdi. O zamanlar beni çok seviyordu."

Sesindeki hüzün kalbimi acıtmıştı. Yanına gidip ona sarılmak istiyordum ama bunu nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Onun yerine konuşmaya başladım.

"İnsanlar birini kaybettiklerinde sevgisizmiş gibi davranabilirler. Bu sadece çok üzgün oldukları için gerçekleşiyor. Baban seni sevmiyormuş gibi davransa da aslında seni seviyor."

Nora kucağındaki oyuncak ayıya daha fazla sarıldı ve yüzünü ona bastırdı.

"Keşke bunu gösterseydi. Bana biraz kitap okur musun Arven?" Dedi kısık bir sesle. Yerimden kalkıp kitaplığın önüne gittim. O zamanlarda ne tarz kitaplar vardı pek bilmiyordum. Tom Sawyer'ı görünce gülümsedim. Bu kitabı çocukken severdim. Nora, oyuncak ayısına sarılmış bir şekilde beni izlerken kitabı okumaya başladım. Annesinin yerini tutabileceğimi sanmıyordum ama yine de ona iyi geldiğini biliyordum. Bir süre kitabı okumaya devam ettim. Ara verip Nora'ya baktığımda uyuduğunu gördüm. Daha erkendi ama belki de bu saatlerde uyuyordu. Kitabı kapatıp yerine koydum. Eğer koltukta uyursa boynu tutulacaktı. Onu kucağıma alıp yatağına yatırdım. Odanın loşluğunda bile boynundaki kolyedeki kırmızı taş parlıyordu. Onu uyandırmamaya dikkat ederek taşı çıkartmaya çalıştım. Çıkmıyordu. Nasıl çıkartacaktım? Nora kıpırdanınca kolyeyi bıraktım. Bir şeyler mırıldanarak diğer tarafa döndü. O anda odayı mavi bir ışık kapladı. Nereden geldiğine bakınırken birinin sesini duydum.

"Arven, beni duyuyor musun?"

Profesör Helena konuşuyordu. Bakışlarımı kolyeme indirdiğimde mavi ışığın kolyeden geldiğini anladım. Gürültü etmemeye çalışarak bitişikteki banyoya girip kapıyı kapattım.

"Evet, duyuyorum." Dedim alçak sesle.

"Eve girmeyi başardın mı?"

"Evet. Küçük kızın mürebbiyesi oldum."

"Güzel. Altı günün kaldı, unutma. Altıncı günün sonunda taşı almış olman gerek."

İçimi çekip sırtımı serin banyo taşına dayadım. Bu iş canımı sıkmaya başlamıştı.

"Taşı elimde çıkartmam mümkün değil. Nasıl çıkartacağımı bilmiyorum."

Profesör güldü. Dudağımı dişleyip sinirimin geçmesini bekledim.

"Kolyeyi al sen. Biz burada hallederiz. Yerine aynı kolyeden koyarsın. Her şeyi ben mi söyleyeceğim? Ne kadar erken taşları almayı başarırsan o kadar erken kardeşine kavuşursun. Her şey senin elinde."

"Yarın kolyeyi almaya çalışacağım. Yerine yenisini koyamazsam ağacın altına geleceğim. Size nasıl ulaşabilirim?" Dedim çaresizlikle.

"Kolyeye iki kez vurunca geri döneceksin. Doğru ağacın altında durman yeterli. Zaten etkileşimde bulunduklarının hafızasından silineceksin."

Nefesimi dışarı verdim.

"Altı günün var. Altıncı günde taşı alamamış olursan sonuçlarına katlanırsın. Dediklerimi unutma."

Kardeşimi öldüreceklerdi biliyordum. Cevap vermedim. Profesör konuşmayı kesince mavileşen banyo eski haline döndü. Kolyemi elbisenin yakasından içeri soktum. Olmadık yerde mavileşirse herkes her şeyi anlayabilirdi.

Nora'nın odasına geri dönüp yanına uzandım. Bir melek gibi uyuyordu. Aklıma Carmen ile uyuduğumuz geceler geldi. Bana sarılmadan uyumazdı. Onun kokusunu içime çekmek ailemin özlemini hafifletiyordu. Bakışlarımı tavana çevirip gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Carmen'i çok özlemiştim. Hector'u da öyle. Onları bir daha görebilecek miydim bilmiyordum. Belki de taşları alamayacaktım ve profesörler beni öldürecekti. Ben olmadan Carmen ne yapacaktı? Hector başkasıyla evlenirdi belki ama Carmen? Daha on altı yaşındaydı. Tek başına yapamazdı. Nora kolunu bana dolayınca kalakaldım.

"Anneciğim seni çok özledim." Dedi kısık bir sesle. Burukça gülümseyip ona sarıldım.

"Carmen ve Hector sizi çok özledim." Dedim fısıldayarak. Keşke beni duysalardı ve kurtarsalardı. Gözlerimi kapattım. Her yeni gün buradan gitmem için bir umuttu. Yarın taşı almayı deneyecektim. Profesörlerin yanına gittiğimde oradan kaçardım belki. Bizi bulamayacakları bir yere giderdik. Uykuyla uyanıklık arasındayken profesör Helena'nın manyak kahkahası geldi kulaklarıma. Bu fikrime gülüyordu sanki.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ovvv cok heyecanli bu arada Noraya biraz qicik oldum :/

    1Yanıt