SAHRA DAINTY
“Neden Lavinia çiçeği sevilmez biliyor musun? Çünkü ölüm getirdiğini düşünürler. Bir bakıma haklılar, herkes Lavinia çiçeğinin güzelliği karşısında ayakta duracak güce sahip değil. Ne üzücü, senin de açma vaktin gelmiş.
Ama biliyor musun? Ben senin güzelliğin altında ezilmeye hazırım.”
Aradan yıllar geçmiş olsa da unutamamıştım, zihnime kazınmıştı. Etrafta koşturup istediği olmayınca zırlaması gereken bir çocuktan bu sözleri duyunca unutmak kolay olmasa gerek. Ne ironik ama? Şu anda başka hangi çiçeklere yürüdüğünü merak ediyorum açıkçası.
Yataktan çıkmadan önce her zaman düşüncelerimle çelişmek hoşuma gitmiştir. Halk dilindeki “Influencer” adlı şahısların “Kalk ve güneşi selamla!” gibi tavsiyelerinden kat ve kat daha iyi olduğu tartışılmaz bir gerçekti. İnsanın bazen kendini, etrafında olup biteni sorgulaması gerekir. Aksi takdirde kaçındığımız sınırlarımızı aşmış bir halde bulabiliyoruz kendimizi.
Düşüncelerimi bölen bir arama sesi ilişti kulağıma. Elimi komidinin üzerinde duran telefonuma uzatıp tek kavrayışta kaptım. Sabahın sekizinde beni arayabilecek tek bir insan tanıyordum, Nilay. Telefonu kulağıma yaslayıp konuşmasını bekledim.
“Nasılsın diye sormak isterdim fakat senin sinir katların bir hayli yüksektir diye tahmin ediyorum.”
Şaşırtmamıştı. Nilay’ın tabiatında yanılmak söz konusu bile olamazdı. Bazen beni benden iyi tanıdığına dair şüphelerim oluşmasına bile neden oluyordu. “Üzerimde ne olduğunu da tahmin etmek ister misin?”
“Sezgin’e sormak lazım.”
Sezgin’in ismini duymak, karanlıkta mahsur kalmış bir çocuğu andırıyordu. Beni parmakları arasında oynatabileceğini sanan andavalın tekiydi. Soluk bir nefes verdiğimde Nilay’ın keskin sorgulayıcı bakışlarını üzerimde hissettim adeta. “Onun defteri açılmamak üzere rafa kaldıralı çok oldu.”
“Merak etme, sorgulamayacağım.”
Bir zihne bağlı iki ağız misali, devamını getiren kelimeler Nilay’a eşlik ederek dudaklarım arasından sırayla döküldü o zevki tatmasına izin vermeden. “En azından şimdilik.” Homurdanma sesini duymamla küçük bir kahkaha patlattım. Zevk veriyordu Nilay’ın bilmişliğini sabote etmek. “Sonra devam etmeye ne dersin?” dedim gözlerimi kısarak.
“Hızlı ol.”
Hafif kıkırdamamın ardından aramayı kapatıp gelen bildirimlere göz attım. Her gelişinde okumadan sildiğim mesajlardan başka bir şey değildi. mail, indirim fırsatları, haberler vb. Telefonu, peşinde koşan asalaklarla dolu olan kızlardan değildim ben. Genellikle insanların çekindiği ve konuşma cüretini gösteremediği kişiydim. Haksızda sayılmazlardı, haddinden fazla serttim. Bunun yanı sıra sertliğimin, bedel olarak beni mahrum bıraktığı bir şey vardı, sempati. Dobra veya sempatik, bir tanesine bürünmek ötekinin yanmasına neden olur. En azından ben öyle sanıyordum. Nilay’ın hayatıma girmesiyle bu düşüncem değişti. Karşında duran kişideki yerin, onun sendeki yerini belirler.
Bildirimleri sildikten sonra bir süre gevşeyip sosyal medyada takılmaya koyuldum. İçimi yumuşatan sıcak bir yatağın içindeyken telefonda gezinmek uykumu getiriyordu. Bahsedilecek ekstra bir durum yoktu, klasik videolardı. Sırf izlenme almak ve gündemde daha fazla kalabilmek için kendilerini rezil eden insanlarla doluydu internet. Ne diyebilirdim ki? Bu tarz insanları görmek hoşuma gidiyordu. Bir kez daha onlar gibi olmadığım için şükretmeme neden oluyorlardı. Düşüncelerime dalmamla göz kapaklarım bana itaatsizlik ederek gözlerimi aralamaya başladı.
. . .
Güç…
Parmaklarım kızıl mücevherlerin üzerinde geziniyordu. Keskin uçlarına, derimi yırtarcasına sürtmek haz doluydu. Kabaran göğsüm eşliğinde tahtın verdiği gücün kollarıyla beni sarmalamasına izin verdim. Benimdi, benim bu şehvet dolu taht! Göz kapaklarımı gösteriye ara veren perde misali indirdim ve geçmişin çığlıklarını dindirmek niyetiyle parmaklarımı var gücümle bastırdım. Hissedebiliyordum, kazanılan hayranlıkları, dökülen her bir göz yaşın ödetilen bedelini, zaferin tadını hatta gücün…
Duraksayıp gözlerimi açtım. “Gücün acımasız tarafını…”
Tahtın mücevherleri parmaklarımda yarıklar oluşturmuştu. Yarıklardan damlayan her kan tanesinin zemine çarpışında bir gölün oluşmasını sağladığını ve o gölün büyüdükçe beni boğacak olan Azrail’im olduğunu gördüm. Kalbimin korku dolu atışlarını aldırış etmeksizin doluyordu etrafım. Ne kadar tahttan kalkmaya çalışırsam o kadar fazla saplanıyordum olduğum yere. Benim olan beni kontrol etmeye başlamıştı, kendi kanımda alacaktı canımı.
Ayaklarımı sıcaklığıyla gıdıklayan kanı hissettiğimde bıraktım direnmeyi. Faydasızdı beni kuklası gibi parmaklarında oynatan güce karşı koymak. Hızla yükseliyordu. Dizlerime, göğsüme ve boynuma derken ihanete şahit olan gözlerimi yummama neden olacak kadar büyüdü. Zehri kendi ellerimle içmiştim adeta, bu taht ölümün ta kendisiydi...
“Bu senin gerçeğin değil.”
Hüzün ve pişmanlık doluydu duyduğum ses. Zarif tonu bir kadını anımsatıyordu. Gerçek mi yoksa sadece bir yanılgı mı anlayamamıştım. Tekrar bir sesin yükselmesiyle gözlerimi açtım.
“Asla da olmasına izin verme.”
Bedenimi yutan göl şekil değiştirmiş, taht önünde eğilen hareketsiz muhafızlara bürünmüştü. Etrafa baktığımda her şey aynıydı, benim yerime tahtta başkasının oturuyor olması hariç. Omuzlardan aşağı sarkan dalgalı kızıl saçı, kan ağlayan kırmızı gözleri ve otoriter gösteren savaşçı siyah elbisesiyle bir kraliçeyi anımsatıyordu.
“Anlamıyorsun değil mi?” dedi oturduğu yerden inerken “Gücün sahibi olmak kulağa harika geliyor olmalı.”
Aramızda mesafe bırakmayacak kadar yaklaştı. “Yanılıyorsun.” sağ elini görebileceğim kadar yukarı kaldırdı ve “Güç sandığının aksine zayıflıktır.” diyerek parmağını şıklattı. Tek bir şıklatma tüm muhafızların kan birikintilerine dönüşmesine neden oldu. Etrafa saçılan her bir damla kendi iradesi varmışçasına karşımda duran kadına doğru hareket etmeye başladı. Ürkütücüydü, bir o kadarda göz kamaştırıyordu. Olanları sindirmeye çalışırken birleşen kanlar karanlığın ışığı yuttuğu gibi önümdeki çözemediğim varlığı alıp götürdü. Endişe dolu gözlerle etrafta dönüp durmaya başladım. Yalnız kalmıştım, hiçliğin ortasındaki yönünü bulmaya çalışan ateş gibi.
“Tahtı gücün bir simgesi olarak düşünebilirsin.” dedi aynı ses ancak etrafta görünen kimse yoktu. “Bana ne anlatmaya çalışıyorsun?” sol elimi, titrek çıkan sesimi bastırmak için boğazıma dayadım. “Taht senin olandır, fakat zamanı gelir ve sendeki en derin yarayı açar. O yara ise senden beslenerek alır canını.” diyerek yerdeki küçük kandan oluşma birikintiden çıktı.
“Aynı bana yaptığı gibi.”
Anlayamıyordum, her bir kelimesi zihnimde dolanıp duruyordu. Tekrar ediyordu anlamam için.
“Gücün seni ele geçirmesine izin verme Sahra.”
Bir ses duymamla gözlerimi açtım. Yatakta doğrulurken “Rüya mıydı?” demekle yetindim, gözlerim titriyordu. Hayır. Rüya değil, kâbus.
Tekrar çalmasıyla beni kendime getiren sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştığımda kaynağının telefonum olduğunu gördüm. Yastığın altına sıkıştırdığım telefonu elime aldım. Ekrana baktığımda kaşlarım çatıldı. Nilay’ın araması vardı. Endişe dolu gözlerimi yavaşça saate kaydırdığımda saatin neredeyse on olduğunu fark ettim. Ne talihsizlik ama? Kabustan uyandım derken gerçek kâbusu yaşayacaktım Nilay’ın öfkesine maruz kalarak.
Üzerimdeki yorganı yavaşça ittikten sonra yataktan kalktım. Aramayı kabul edip yavaşça telefonu kulağıma dayadım ve hafif öksürerek “Bir şey mi oldu?” dedim. Bir yandan sorgular, bir yandansa çıkışmaya hazırlanır bir ses tonuyla “Hazırsın değil mi?” diye sordu. Giysi dolabımın sürgülü kapağındaki boy aynasından, geceden kalma gibi duran bedenime hafifçe göz gezdirdim. Fiziğimi göze çarptıran geceliğimden alamıyordum bakışlarımı. Uzun kollu olan fakat kalçamı kapatacak kısalıktaki beyaz geceliğimin dekoltesi gözümden kaçmamıştı. Zarif olduğu kadar mahremiyete karşı bir gecelikti, ne düşünerek aldığımı hatırlamak bile istemiyordum. “Sadece giyimim ve makyajım kaldı.” dedim. Yutmasını umuyordum. Yemek yemez ve hızla duşumu alırdım, bir süre kıyafet kısmında takıldığımı bahane ederekte zaman kazanırdım.
“Yataktasın hala değil mi?”
Başlıyorduk yine. Cevaben, teknik olarak yatakta olmadığımı söylediğimde biraz sinirlendi…
Yatakta oturmuş vaziyette susmak bilmeyen Nilay’ın azarını çekmem işe yaramıştı. İki saat sonra buluşacaktık. Çok fazla dışarı çıkmıyor olmama katlanamıyordu, zaten bu yüzden “Zorla” olsa da beni dışarıda buluşmaya ikna etmişti. Sıcak yatağımdan kalkmanın verdiği kahredici acıyla ofladım. Elbet ki ödeşeceğiz Nilay.
Rutin gibi görülse de öyle olmayan, kafama göre uyguladığım işleri yapmaya koyuldum, ev temizliği. Yalnız yaşamın zor yönleri olsa bile aslında tek başına bir evde yaşamak lütuf gibidir. Başkasının pislikleri ile uğraşma derdi olmuyordu insanın. Bir kişinin klasik ihtiyaçlarını giderirken pislettiği kadar kirliydi ev sadece, fazla zamanımı almayacaktı kısacası. Odadan çıkıp banyoya yöneldim, yüzümü soğuk suyla yıkamam gerekiyordu.
. . .
Kısa bir temizlik ve kahvaltının ardından banyo yapmam gerektiği için soyunup duş kabinine girdim. Raftaki şampuana uzandı sol elim. Sıktığım bir tutam şampuanı saçıma zarif hareketler ile yaymaya başlamıştım bile. Özen göstermeye çalışıyordum. Düşen tek bir saç telimin bile değeri yüksekti bende, koparttıkları her saç telim için kalplerindeki yanan ateşi söndürürdüm. Canı tatlı biri değildim egoist hiç değildim. Eislyn’in hatırasıydı onlar.
Soğuğa ayarladığım tepe duş başlığının suyunu açtım. Yüzümden bedenime doğru akan damlaların derimde kayışı huzur vericiydi. Gözlerimi karanlığa yummayı ne kadar istesem de göreceklerimin korkusu buna engel oluyordu. Duş alırken gözlerimi farkında oldukça kırpmazdım dahi. Yıllar bile vedalaşırken ben vedalaşamamıştım. Kaybettiğin birisini görmek mi daha acıdır yoksa görememek mi? Gittiğinden beri her duş alışımda onu görüyordum, tek yapmam gereken gözlerimi yummaktı. Ben birinci seçeneğin tarafındaydım, Eislynle yüzleşecek cesareti bulamıyordum.
Saçıma krem sürüp, vücudumu duş jeliyle -nazik hareketler uygulayarak- aynı şekilde kirden arındırdım. Bunu yaparken saçımdaki krem etkisini göstermeye başladığı için tüm vücudumu sudan geçirerek banyodan çıktım. Ne kadar erken o kadar iyi.
Duş kabininden çıkıp beyaz bornozuma sarıldım. Saçımı küçük havluya sardıktan sonra banyodan çıktım ve benim için en zorlu olan kısmı halletmek için odama yöneldim, kombin yapma. Her ne kadar kıyafet kombinlemek yeteneklerim arasında olsa da yapmaktan zevk almadığım bir durumdu.
Attığım birkaç adım odamın kapısının sağımda kalmasını sağladığında kapı kolunu kavrayarak indirdim. Tepeden zemine kadar uzanan iki pencereden odaya sızan gün ışığı rahatlamamı sağlamıştı. Aydınlık yanlısıydım fakat bu karanlığa olan korkumdan değildi, ona olan nefretimdendi.
Odaya girdiğimde ilk hedefim sol tarafımdaki iki pencereye yönelmek oldu. Sıcaklamıştım ve serin bir odaya ihtiyacım vardı. Pencereleri kollarından tutarak sırayla genişlemesine açtım. Arkamı döndüğümde ışığın aydınlattığı odamı süzdüm, gösterişten uzaktı. Kapıdan girildiğinde karşılaşılan dolabımın iki sürgüsü vardı, biri klasik ahşap temaya sahipti öteki ise boy aynasıydı zaten. İçi birkaç çekmece ve bölümlerden oluşuyordu. Sağ tarafı dolduran çift kişilik siyah bazalı yatak, ahşap çekmecesi olan siyah komidine uyum sağlıyordu. Arkamda kalan kısımda ise komidinin tasarımını taşıyan aynalı beyaz makyaj standımın üstü henüz denemediğim makyaj malzemeleriyle dolmuştu. Odamın en sevdiğim kısmı solumda kalan siyah kitaplığımdı. Sıkıldığım her vakit aldığım ancak okumaya heveslenemediğim kitaplar taşıyordu raflardan. En azından odaya renk katıyorlardı.
Fornelli salıncağıma uzanıp açtığım pencereden esen rüzgarla birlikte kitap okurdum bazı geceleri. Bir süreliğine de olsa beni hayal kurmaya teşvik ediyorlardı.
Düşününce pek de renksiz sayılmazdım, odam bir istisnaydı. Kitaplıktaki çizime kayınca gözlerim, tebessüm etmekten kendimi alıkoyamadım.
“Abla! Ne çizdiğimi tahmin et.””
“Rengarenk olduğunu tahmin edebiliyorum en azından.”
“Bak, el ele gökkuşağının üstündeyiz.”
“Bir gün seni buradan daha renkli bir yere götüreceğim.”
“Nereye?!”
“Tahmin etme sırası sende…”
Kendisiyle birlikte ruhumun renklerini de götürmüştü. Gideli üç yıl olmasına rağmen içimdeki çığlıkları dizginleyememiştim. Defalarca yeni yaralar açarak susturmayı denedim ancak işe yaramadı. Gerçek manada yaralar.
Arkamdaki makyaj standına yöneldim. Ahşap sandalyeyi hizalayınca sakince oturdum. Çekmeceyi açtığımda plastik pembe tarağı görmek karnımda boşluk hissinin oluşmasına neden oldu. Elim tarağın sapına sarılınca yaklaştırdığım saçlarımın arasına bastırdım.
“Neden benim saçlarımda böyle değil!”
“Büyük olmak öncelikli olmak demektir.”
“Bu haksızlık!”
“Sızlanmak yerine taramaya devam et Eislyn.”
Nemli gözlerim bir damla daha akıtmıştı, bir damla daha ve bir damla daha. Tebessüm eden dudaklarım yalancıyı oynamaya devam ediyordu fakat gözlerim yalan söyleyemiyordu. Tarak saçımla her bütünleştiğinde göz yaşlarımın hızlanmasına neden oluyordu. Onunla tanımıştım sevgiyi, onunla oynamıştım anneyi, onunla sevmiştim kendimi. Kardeşimle.
On dakika sonra
Dolabın sürgülü kapağını açıp kıyafetlerimi gözden geçirdim. Elim istemsizce çeneme kaydığında Ne giymeliyim? diye düşündüm. Altı üstü bir kahve içeceğiz, abartılı giyinmeye gerek yok. Eğer Nilay ile buluşmuyor olsaydım böyle derdim.
Yatağımın üstü boş askılıklar ve dağılmış kıyafetlerle dolmuştu. Bazı denemelerin sonunda ne giyeceğime karar vermiştim. Birkaç düğmesini takmayarak salaş bıraktığım -sağ omzumu yakasından çıkardığım- beyaz bir gömlek, sol bacağımın tarafında yırtmacı olan siyah kısa etek ve boynuma taktığım siyah zarif fular ile tamamladım giyimimi. Jean pantolonda aklım kalmış olsa da bariz bir şekilde etek daha iyi toparlamıştı. Fiziğimin ideal oluşu kıyafetlerin üzerime oturmasına olanak sağlıyordu. Tanrı’nın bana yaptığı tek iyilik olabilirdi.
Ayakkabıya karar vermiştim bile, siyah topuklu Margaret Süet ayakkabılarımı giyecektim ve elbette ki bu kombine en iyi uyan makyajı yapacaktım. Zaten dikkat çekmesi gereken kıyafetimdi, bu yüzden makyajın hafif olması yeterli olacaktı. Odamdaki aynalı makyaj masasına geçip çekmecesinden çıkardığım saç kurutma makinemin fişini taktım ve ayna karşısına geçip bir süre saçımla uğraşmaya koyuldum. Saçımın kısa ve düz oluşu daha hızlı kurumasını sağlıyordu.
Makyaj için stanttan sırayla malzemeleri aldım. Göze batmayan açık kahverengi dumanlı bir göz makyajı, favorim olan reef tonundaki parlatıcı lipgloss ve tırnaklarıma sürdüğüm siyah oje… Her birinin uyumu adeta harika olmuştu.
Artık hazırdım. Kapaklı, beyaz omuz çantamı da alıp ayakkabılarımı giydim. Etrafa saçılmış kıyafetleri görmek canımı sıkıyordu fakat dönüşte yapabilirdim ne de olsa. Odadan çıkıp sol tarafa doğru adımlarımı hizaladım. Yaklaşık on adımın ardından çelik kapıya ulaşmıştım. Çıkardığı huzursuz ses eşliğinde açtım kapıyı. Evden çıktıktan sonra elimdeki anahtar ile evin kapısını kilitlerken şarj makinamı yanıma almadığımı hatırladım ancak şarjım zaten yeteri kadar yüksek olduğu gibi çok da kullanma ihtiyacım olmayacaktı. Asansörün düğmesine bastığımda kısa sürenin ardından gelmesiyle yavaşça kapısı açılan asansöre binip B2 tuşuna tıkladım.
Saati kontrol etmek için telefonumun ekranını açtığımda saatin henüz on iki bile olmadığını gördüm, halen yeterli vaktim vardı. İçimden bir ses her ne kadar Nilay’ı yumuşatmak için hediye almam gerektiğini söylese bile abarttığımı düşünüp bu sesi zihnimden sildim. Geç kalmak gibi küçük detaylar kendisini çıldırtmaya yetiyordu.
Asansör kapısı açılırken, boy aynasından nasıl gözüktüğüme son kez bir göz attım. Yeterince iyi gözüküyordum, eteği tercih etmekle doğru olanı yapmıştım. Asansörden çıkıp arabamın olduğu bölüme doğru yürüdüm. Garaj, yaklaşık otuz aracın sığacağı büyüklükteydi, aralarında fazla mesafe olmayan aydınlatmalar adımlarıma eşlik ediyordu. Pek ilgi alanıma girmese de markalarını bilmeyi deneyerek ilerliyordum. Kısa bir mesafe yürüdükten sonra turuncu Mini Cooper arabamı gördüm. Zamanında babamın bana verdiği on sekiz yaş hediyesiydi. Bu nedenle benim için çok değerli bir hediye olduğu doğruydu.
Arabanın yanına vardığımda çantamdan anahtarlığı çıkardım ve kilidi açmak için düğmeye tıkladım. Farlar uyarı niteliğinde parlayınca sol elimi şoför kapısını açmak için uzattım. Bunu yaptığım sırada izlendiğim hissine kapıldım. Genelde hislerime güvenirdim o an olduğu gibi. Yavaşça arkamı döndüğümde, herhangi bir şey ile karşılaşmadım hissettiğimin aksine…
Une Tasse D’amour’a vardığımda arabamı boş bulduğum bir araya park etmiştim. Topuklarımı zemine çarpa çarpa giriş kısmına doğru ilerliyordum. Topuklu ayakkabı sevdam neden var sanılıyordu ki? Kafenin içine girdiğim anda o eşsiz buram buram yayılan kahve kokusunu derince içime çektim. Ooh, gerçekten tek sevdiğim koku olabilirdi bu kahve kokusu. Dıştan bakılınca abarttığım düşünülebilirdi ancak gençliğimin hatıralarıyla yaşlanmış kafenin yeri bende ayrıydı. Sekiz senelik ayrılık olunca normal tabii.
Ana katın dizaynı bir hayli değişmişti. Duvara yaslanmış deri koltuklar sağımda ve solumda sıralanmıştı. Her birinin hizasında yuvarlak masalar ve sandalyeler yer alıyordu. Anlam çıkaramadığım tablolar ile süslemiştiler boşlukları. Siparişin alındığı geniş bölüm karşımda duruyordu, az solunda ise döner merdiven basamakları. Nilay’ın üst katta olduğunu varsayarak adımlarımı hızlandırdım. Üst katında pek farklı olduğu söylenemezdi. Değişen teras olmasından ibareti. Dikkatimi çeken etraftaki insanları süzüyordum. Yalakalar, para açlığını giderenler, kendini yüksekte görenler ve fazlası. Zaman kaybı olduğunu elbet acı yoldan öğreneceklerdi.
Terasa yaklaştığımda Nilay’ı gördüm. İşte oradaydı, bulduğumda -çoktan kahvelerimizi almış bir şekilde- giydiği beyaz gömlek, mavi kravat, siyah çizgileri olan mavi kısa etek, uzun siyah kilotlu çorap, beyaz spor ayakkabı ve de omuzlarından sarkıttığı mavi hırkası ile her zaman olduğu gibi sınırları aşıyordu.
“Oturmayı planlamıyorsun sanırım.”
Daldığımı belli etmek maksadıyla gözlerimi ardı ardına kırptım. Farkına varamadan yanıma gelmişti. Göğsünde bağladığı kollarını gevşetti ve sağ elini alnına bastırdı. “Ne kadar geç kaldığının farkında mısın?” Kafasını onaylamazcasına iki yana salladı. Gözlerini açtığında kenarı kıvrılan dudağı “Hiç değişmemişsin.” diye fısıldadı. Kollarını etrafıma dolamasından hazzetmesem de karşı çıkmadım çünkü buna ihtiyacım vardı. Bende kollarımla Nilay’ın bedenini sarmaladığımda üzerimdeki yükün bir kısmının silindiğini hissedebiliyordum. “Uzun zaman oldu.”
“Oldu Sahram, oldu…”
Geri çekildiğimizde Nilay’ın nemlenmiş gözleri dikkatimden kaçmadı. Buna sebep olan bendim. Her yanımda olmayı denediğinde kapıyı yüzüne çarpmıştım, onu bensiz bırakmıştım. Yaşlar akan gözlerini görmek yakıyordu her bir parçamı. “Nilay, sil hadi.” Elinin tersiyle silip attığı göz yaşlarından eser kalmayınca zoraki bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “İçecekler bizi bekliyor.”
Hafif esen rüzgâr eşliğinde terastaki masamıza geçtik. Sıcaklayacağımı tahmin etmiş olmalıydı ki serinletici bir şeyler tercih etmişti. Tek yudum almam damakta bıraktığı hoş nane aromasını fark etmeme yetti, sevmiştim.
Tırnaklarını bir uyum içerisinde masaya vuran Nilay’a odaklandım. Sağ eline yasladığı beyaz yüzü pürüzsüz güzellikteydi. Ufak burnu, bebek pembesi tonundaki ince dudağının ön planda olmasına olanak sağlıyordu. Mavi gözleri insanda boğulma isteği uyandırıyordu, saçlarından bahsetmiyorum bile. Omuzlarında dalgalanan mavi ipeksi saçı göz kamaştırıcıydı. Bakışları hayranlık edasıyla üzerimde dolanırken dudağının kenarı usulca kıvrıldı. “Bugün ki manzaram epey ateşli. “
İltifatı hafif kıkırdamama neden oldu. “Benim manzaram seninkine kıyasla fazla…” Vücudumu sahte bir titreme ile sarsıp “Soğuk.” diye fısıldadım. Baş parmağımla, ısırdığım alt dudağımı dişlerim arasından sürterek kurtardım. “Kahredici bir soğuk.” Sesim iniltili çıkmıştı.
“Bazı şeyler hiç değişmiyor.”
Aradan geçen o kadar yıla rağmen böylesine flörtöz davranışlar sergilememiz içimi ısıtmıştı. Hızımı alamadığım için minik oyunu oynamaya devam ettim. “Yine de kızlar ilgimi çekmiyor.”
Nilay’ın “Çektiririz.” demesiyle afalladım. Beklenmedik bir atak yaparak skorları eşitlemişti. Avuç içimle ağzımı gizleyerek zarif bir kahkaha attım. “Görüşmeyeli gelişmişsin.” Hafif gülümseyerek referans göstermekle yetindi. Hatırladığım detayla yüzündeki gülüşü söndürecek kelimeler dudaklarımın arasından kaydı. “Bu gelişmeyi fark etmiş olmalı.” Emre’den bahsediyordum, zamanında Nilay’ı zehirleyerek ipleri altında oynatan kuklacıdan.
Söylediklerimle kaşlarını çatıp iğrenir gibi bakmaya başladı. “Fark etmek için önce bana bakması gerekir. O gözleri oymamı istiyorsa tabii.” Sesi tok ve kendinden emin hissettiriyordu. Başı belaya her girdiğinde bir duvar arkasına saklanırken ve o duvar benken bu değişimi hayret vericiydi. Gurur duygusu dolup taştı bedenimde. Annesinin göstermediği ilgiyi, korumayı ve sevgiyi benden almıştı, onu doğuran annesinden değil benden almıştı. “Ayrıca sahte gösterilerinden fırsatı olacağını sanmıyorum.”
Kastettiği şeyi anlamadığımı görünce açıklamak maaliyetinde açtı konuyu. “Haberin vardır Eternay Wand bazı kayıp vakalarıyla meşhurlaştı. Bu vakalar arasından Kevın Kantarcı yakın bir dostuydu.” Kendimi ev ile kısıtlasam da gelişmeleri yakından takip ediyordum. Eternay Wand sakinlerini sarsan kayıp vakaların sayısı henüz üçü aşmamıştı. Kayıplara veya suçluya dair henüz bir iz bulunamamasından karşımızdaki çatlağın hafife alınamayacak tehlikede olduğu anlaşılır olsa gerek.
Çenesini, dirseğini masaya yasladığı elinin avucuna yerleştirmiş yorgun gözlerle dışarıyı izliyorken kahvesinden minik yudumlar alıyordu. Vakalardan, Emre’den veya başka bir konudan dolayı stresliydi, bunu görebiliyordum. “Bu sabah gördüğüm enteresan kabustan bahsetmemi ister misin?” Kafasını dağıtabilmek maksadıyla aklıma ilk gelen konuyu açmıştım.
Sırtını dikleştirip dudaklarıma diktiği gözlerini kıstı “Kâbus?”
“Şu gerici türlerden bahsediyorum.”
Çattığı kaşları ve homurdanma sesi kıkırdamama neden oldu. Her bir detayına kadar hatırlamaya çalıştım, benim de ilgimi çektiği için kaçırdığım kısımlar olmasını istemiyordum. Ben anlattıkça Nilay’ın ilgisi artıyordu. Soluksuz dinlemişti ağzımdan çıkan her kelimeyi. Bir elini karnına yaslamış diğeriyle yanağına dokunuyordu. Çözmeye çalıştığı bir durum olduğunda böyle dururdu.
Normal haline döndüğünde “Çıkardığım sonuçlar saçmaladığımı düşünmene neden olacak.” dedi. “Bunun bir kabustan ibaret olduğunu söyleyemem. Konuştuğun -kraliçe olduğunu varsaydığım- kadın bir efsaneyi hatırlattı bana.” Gözlerini gözlerime dikip kaşlarını çattı. “Movira’nın İhaneti.”