
Medya: Lara Alin
Üçüncü bölüme hoş geldiniz Çiçeklerim.
Çiçeklerim, yorum ve oylarınızı unutmayın!
Hazırsanız, kaderin acı anına yaklaşıyoruz.
***
Melora’dan
Arin, dizlerinin bağı çözülmüş gibi sendeleyerek eğildi. Ağzından titrek bir ses çıktı “Pa-papatyam” Elleri saçlarına gidiyordu ama kendini durdurdu ona zarar verir diye. Arkasından timinin koşuşturma sesleri, insanların panik dolu bağırışları geliyordu ama… hiçbiri ona ulaşmıyordu. Dünya, bir anda boğuk bir uğultuya dönüşmüştü. Tek gördüğü şey, yerde hareketsiz yatan o kızdı. Yıllardır özlemini çektiği, ona kavuşmayı hayal ettiği, adını bile fısıldamaya kıyamadığı kardeşi… Lara Alin.
Göğsüne bir ağırlık çöktü. Sanki biri iç organlarını tek tek söküp alıyordu. Nefes alamadı. Dizleri titredi, elleri titredi, sesi titredi… ama o titremenin içinde en çok kalbi titredi.
Daha kavuşamadan… Daha “kardeşim” diye seslenemeden… Daha “Ben geldim” diyemeden… Yine mi? Yine mi ayrılacaktık? Boğazı düğümlendi. Yutkundu ama yutkunamadı. İçinde yıllardır biriktirdiği tüm özlem, tüm pişmanlık, tüm “keşke”ler bir anda boğazına tıkandı. Kardeşimi bir daha kaybedemem. Bu sefer izin veremem. Bu sefer değil… Ama… Neden hiç kıpırdamıyordu? Arin’in kalbi göğsünde çırpındı. Öyle hızlı, öyle sert atıyordu ki… Sanki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacak gibiydi. Sanki bedenine sığmıyordu.
Yine geç mi kaldım? Yine mi? Yıllar önce olduğu gibi… Yine mi?
“Lara! Hayır… hayır, papatyam!” Arin’in sesi çatladı. Sanki boğazından değil, kalbinin en yaralı yerinden kopup geliyordu.
“Ambulans çağırın!” diye bağırdı, ama sesi bile titriyordu. “Papatyam, aç gözlerini… bak bana. Ne olur bak bana.” Elini uzattı, kardeşinin yüzüne dokunmak istedi… Ama parmakları havada durdu. Ya canını acıtırsa? Ya zaten kırılmış bir yere bir çizik daha atarsa? Elleri titreyerek geri çekildi. Ama dayanamadı, Lara’nın eline uzandı. O küçücük, buz gibi olmuş ele.
Başparmağıyla kardeşinin elini okşadı. Sanki o dokunuşla onu hayata döndürebilecekmiş gibi. “Kardeşim… çok canın acıyor mu? Artık ben varım. Yalnız değilsin, birtanem. Ben buradayım.” Sesi fısıltıydı ama içinde bir çığlık taşıyordu. Yıllardır susturamadığı bir çığlık.
Göğsüne bir ağırlık çöktü. Öyle bir ağırlık ki, nefes almak bile acı veriyordu. “Demir… bir şey yap. Ne olur bir şey yap.” Demir bir şeyler söylüyordu ama Arin duymuyordu. Sadece kendi kalbinin çırpınışını duyuyordu. Öyle hızlı, öyle sert atıyordu ki… Sanki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacak gibiydi.
“Ambulans nerede?!” Sesi çatladı. “Kardeşimin canı acıyor… hemen gelsin!” Lara’nın elini daha sıkı tuttu. Sanki bırakırsa onu tamamen kaybedecekmiş gibi.
“Kardeşim… papatyam… ben geldim. Artık yalnız değilsin. Ne olur… ne olur gitme.” Arin’in gözlerinden yaş süzüldü. Ama o fark etmedi bile. Dünya durmuştu. Zaman durmuştu. Her şey durmuştu.Tek hareket eden şey… Arin’in titreyen elleri ve kırılan kalbiydi.
Demir, Arin’in titreyen sesini duyar duymaz dizlerinin üzerine çöktü. Eğildi, Lara’nın nabzını kontrol etti, göz kapaklarını araladı, nefesini dinledi. Yüzünde profesyonel bir ciddiyet vardı ama gözlerinin içindeki endişe saklanamıyordu. “Görünürde açık bir yara yok…” dedi kendi kendine, hızlı hızlı nefes alarak. “Ama beyin sarsıntısı geçirmiş olabilir.” Sonra başını kaldırdı, etrafa bağırdı: “AMBULANS NEREDE KALDI?!” Sesi sokakta yankılandı. Kalabalık bir anlığına sustu.
Arin’in panik dolu nefesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Arin, kardeşinin elini hâlâ bırakmamıştı. Başparmağıyla Lara’nın avucunu okşuyor, sanki o dokunuşla onu hayata geri çağırmaya çalışıyordu.
Demir, Arin’in bu hâlini görünce bir an duraksadı. Onu böyle görmeye alışık değildi. Arin her zaman soğukkanlıydı, her zaman kontrol sahibiydi… Ama şimdi? Şimdi dizlerinin üzerinde çökmüş, elleri titreyen, gözleri dolu bir ağabeydi. Tam o sırada ambulansın sireni duyuldu. Demir başını hızla çevirdi. “Geldiler!” dedi ve ayağa fırladı. Koşarak ambulansa yöneldi.
Kapı açılır açılmaz hızlıca konuşmaya başladı: “Araba çarptı! Beyin sarsıntısı geçirmiş olabilir. Şu an hiçbir tepki vermiyor.” Görevliler sedyeyi indirirken Demir eliyle yön gösterdi. “Bu tarafta! Hemen bu tarafa!” Ambulans ekibi koşarak Arin ve Lara’nın yanına geldi. Demir, profesyonel bir asker gibi hızlıca bilgi verdi, ama sesi titriyordu. “Hasta yerde yatıyor, bilinci kapalı. Sol tarafına darbe almış olabilir. Acil müdahale gerekli.” Görevliler eğildi, Lara’yı kontrol etmeye başladı.
Arin hâlâ elini bırakmamıştı. Demir, hafifçe Arin’in omzuna dokundu. “Arin… bırakman lazım. Sedyeye alacaklar.” Arin başını kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi. “Demir… kardeşimi yine benden alıyorlar. Yine mi ayrılacağız? Demir… ben bu sefer de mi kardeşimi kaybettim?” Sesi… Bir yetişkinin değil, yıllar önce kardeşini kaybeden küçük Arin’in sesiydi. Demir’in boğazı düğümlendi. Ama güçlü durmak zorundaydı. “Hayır. Bu sefer değil. Kardeşim… bir daha ayrılmayacaksınız. Güven bana. Ben ne zaman sana yalan söyledim?”
Arin’in nefesi titredi. Demir’in sözleri, boğulmak üzere olan birine uzatılan son nefes gibiydi. Görevliler Lara’yı sedyeye yerleştirirken Arin ayağa kalktı, ama elini son ana kadar bırakmadı. Sanki o el, onun dünyaya tutunduğu tek şeydi.
"Açılın, herkes açılsın."
"Yaklaşmayın."
"Ablacım video çekilecek hal mi sence?"
Demir, ambulansın arkasından kayboluşunu izledikten sonra yavaşça Arin’e döndü. Arin’in gözleri boşluğa sabitlenmişti. Sanki biraz önce yerde yatan o beden hâlâ oradaymış gibi… Sanki zaman o kaldırımda donmuş, Arin de onunla birlikte donup kalmıştı.
Demir yanına yaklaştı, bir süre sessizce bekledi. Arin’in nefesi düzensizdi; göğsü inip kalkıyor ama sanki hava ciğerlerine ulaşmıyordu. Gözleri kızarmış, bakışları dalgındı.
“Arin…” dedi Demir, sesi yumuşak ama kararlı. Cevap gelmedi. Demir, Arin’in koluna hafifçe dokundu. “Burada kalamazsın. Hadi, gidelim.” Arin’in bacakları sanki ona ait değildi. Demir onu yönlendirirken, Arin’in ağırlığı bir an tamamen ona yüklendi. Ayakta durmak bile Arin için fazla geliyordu. Demir, onu arabaya doğru yönlendirdi. Adımlar ağırdı, sürüklenir gibiydi. Arin’in gözleri hâlâ o kaldırımdaydı; sanki ruhu orada kalmıştı. Aras ve Ege arkalarından sessizce yürüyordu. Hiçbiri konuşmuyordu. Bu sessizlik, bir timin disiplininden çok… Bir ailenin acısından doğan sessizlikti.
Arabanın yanına geldiklerinde Demir kapıyı açtı. Arin’in omzuna elini koydu, gözlerinin içine baktı. “Bak kardeşim…” dedi, sesi bu kez daha derin, daha içten. “Bu yaşanan ayrılık olmayacak. Onun yanına gideceğiz. O da seni görecek. Buna inan.” Arin’in gözleri doldu ama yaşlar akmadı. Sadece bakışları titredi.
Demir devam etti: “Eğer kötü bir şey olsaydı, bunu saklamazlardı. Görevliler de söylemezden gelmezdi. Ben de susmazdım. Sana her zaman gerçeği söyledim.” Arin’in dudakları kıpırdadı, ama kelime çıkmadı. Sadece başını hafifçe eğdi. Demir, onun bu hâlini görünce daha fazla bir şey söylemedi. Arin’in zaten ayakta duracak gücü yoktu; zihni, kalbi, nefesi hepsi kardeşinin peşinden gitmişti.
Arin, Demir'e güvendi. Çünkü başka hiçbir şeye güvenecek hâli kalmamıştı.
Arin, bekleme salonundaki plastik koltuğa çökmüş, gözlerini karşıdaki duvara sabitlemişti. Sanki duvarın arkasında kardeşinin nefesi vardı da, bakarsa duyacakmış gibi…Ama hiçbir şey duymuyordu. Sadece içindeki o keskin boşluk.
Kafasının içinde tek bir düşünce dönüp duruyordu: Onu buldum… ama yine kaybedebilirim. Göğsü sıkışıyordu. Nefesi daralıyordu. Kardeşinin yıllarca yaşadığını bilmeden geçirdiği zaman, şimdi boğazına düğüm olmuştu.
Demir birkaç adım öteden Arin’i izliyordu. Onun bu hâlini görmek, kendi içini de sızlatıyordu. Kendi kardeşi aklına geldi; ona bir şey olsa ne yapacağını bile hayal edemiyordu.
Ama Arin’in yaşadığı bambaşkaydı. Yıllarca ölü bildiği bir kardeşin aslında hayatta olduğunu öğrenmek… Ve tam kavuşacakken bir kazayla yeniden kaybetme ihtimali… Bu acının tarifi yoktu.
İçeri girmelerine izin yoktu. Tek yapabilecekleri beklemekti. Beklemek… Ve bu, Arin için işkenceden farksızdı.
Arin bir anda başını kaldırdı. Gözleri kızarmış, nefesi titrek. “Eğer… eğer yaşadığını daha önce fark etseydim…” dedi, sesi çatlayarak. “Bu kadar yıl ayrı kalmazdık. Şimdi de içeride olmazdı.” Ellerini dizlerinin üzerine bastırdı, parmakları beyazlayana kadar. “Bir abi… kardeşinin yaşadığını nasıl anlamaz? Ben nasıl biriyim? Allah beni… mahvetsin.”
Bir anda ayağa fırladı. Öfke, suçluluk ve çaresizlik tek bir noktada birleşmişti. Duvara yöneldi. İlk yumruk sesi koridorda yankılandı. Sonra bir tane daha. Bir tane daha.
“Ben nasıl abiyim!”
Yumruk.
“Nasıl anlamadım!”
Yumruk.
“Nasıl!”
Yumruk.
Ege hızla koşup Arin’in kollarını tuttu. “Abi dur! Kendine zarar veriyorsun!” Arin onu duymuyordu bile. Gözleri dolmuş, nefesi kesilmişti. Sanki yılların acısı yumruklarından akıyordu.
“Bırak! Bırak lan!” diye bağırdı, Ege’nin kolunu silkeleyerek. Ama Ege bırakmadı. Aras da yetişti, Arin’in diğer kolunu tuttu. İkisi birden onu geriye çekmeye çalışıyordu ama Arin’in gücü öfkesinden geliyordu; durdurmak kolay değildi.
Demir, Arin’in bu hâlini görünce yüzü gerildi. Bu, kontrol edilemeyecek bir krizdi. Hızla hemşire istasyonuna yöneldi. “Bir sakinleştirici lazım!” dedi sert bir tonla. İlaç eline verilir verilmez geri döndü. Arin hâlâ çırpınıyordu. Ellerinin derisi soyulmuş, kan avuçlarına yayılmıştı. “Arin!” diye seslendi Demir. Ama Arin dönmedi. Sadece bağırıyordu: “Ben yanında değildim! Miniğim hep yalnızdı! Korkardı… çok korkardı yalnız kalınca… Ben yoktum! Ben yoktum!”
Demir, Aras ve Ege’nin onu tuttuğu anı fırsat bilip sakinleştiriciyi Arin’in koluna hızla uyguladı. Arin bir an durdu. Gözleri Demir’e kaydı. “Ben… kardeşimin… ne kadar acı çektiğini bile bilmiyorum,” dedi, sesi artık fısıltıdan bile ince. “Çünkü yanında değildim…” Sözleri yarım kaldı. İlacın etkisi hızla yayılıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü, nefesi ağırlaştı. Yavaşça koltuklara oturtuldu. Göz kapakları düşmeye başladı. Son bir güçle başını kaldırdı, Demir’e baktı. Mayışmaya başlayan sesiyle fısıldadı “Seni uyandığımda sikeceğim Demir.”
“Beklerim kardeşim.”
Arin’in başı yana düştü. Gözleri kapandı. Nihayet… acının ağırlığı altında uykuya teslim oldu.
Aras, babasını -Yavuz albayı- aradı. O anda düşünememişlerdi aramayı. Aras telefonu kapattıktan sonra Demir Aras’a “Ne dedi babam?” der gibi kafasını salladı. “Geliyormuş hemen.”
Hepsinin düşünceli bakışları kapıya döndü. O kapının ardında Arin’in canı, nefesi, her şeyi duruyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, koridorun ucunda sert adımların yankısı duyuldu. Yavuz Albay’ın yürüyüşü her zamanki gibiydi: Kararlı, hızlı, tereddütsüz. Ama yüzündeki ifade…
O, bir komutanın değil; evladının acısını hisseden bir babanın ifadesiydi. Sekreterlikle kısa bir konuşma yaptıktan sonra doğru kata yöneldi. Koridora adım attığı anda çocuklarını gördü.
Arin, koltukta yarı kaymış hâlde, başı omzuna düşmüş uyuyordu. Ama o uyku… dinlenme değil, tükenmişliğin zorla getirdiği bir kapanıştı. Yavuz, oğlunun hâlini görünce içinden bir şey koptu. Arin’in sakinleştirici etkisinde olduğunu anlaması uzun sürmedi; çünkü Arin, kardeşi içerideyken gözünü bile kırpacak biri değildi.
Demir, oturduğu yerde ellerini ensesinde kenetlemiş, başını eğmişti. Sanki yere değil, kendi içine bakıyordu. Kendini suçlamasa bile, Arin’in acısını omuzlarında taşıyordu.
Aras, koltuğa yaslanmış, başını duvara dayamıştı. Gözleri tavanda ama aklı kapının ardındaydı. Her saniye daha da geriliyordu.
Ege ise koridorun bir ucundan diğerine gidip geliyor, duramıyordu. Ayak sesleri bile endişeyle titriyordu.
Aras sonunda dayanamadı. Sesi çatladı: “Niye bu kadar uzun sürdü… Çok mu kötüydü? Acı çekmiş midir? Ameliyatta hissetmiyor değil mi?” Lara’yı ilk kez görmüştü ama… Arin’in gözlerindeki o sevgi, o özlem, o koruma isteği… Aras'ın içindeki bir şeyi tetiklemişti. Sanki o da Lara’yı yıllardır tanıyormuş gibi bir his çökmüştü içine.
Tam o sırada Yavuz Albay yanlarına geldi.
Adımları ağırlaştı. Gözleri önce Demir’i, sonra Aras’ı ve Ege’yi taradı… Ama en çok Arin’i aradı. Ve onu o hâlde görünce… Yavuz’un yüzündeki çizgiler daha da derinleşti.
Bir baba, evladının kırılışını gördüğünde ne hissederse… onu hissetti.
Ege, Yavuz’u fark eder etmez hemen yanına koştu. “Baba…” Sesi koridorda yankılandı.
Tam o anda, kapının önünde bir hemşire belirdi. “Lara Alin’in yakınları.” Koridordaki herkes aynı anda irkildi. Nefesler kesildi. Zaman bir anlığına durdu. Ve bütün bakışlar… O kapıya çevrildi.
Herkes doktorun başına dikildi. Hem tedirgin hem de endişelilerdi. Lara’yı tanımasalar da tanımış kadar biliyorlardı. Kardeşlerinin kardeşi kardeşleriydi. Öyle olmasa bile bir masum cana zarar gelmesini istemezlerdi.
Doktor, onların bu kadar meraklanmalarına küçük bir tebessüm etti.
Ege hemen atladı “İyi değil mi bir şeyi yok?”
Demir, daha nazik bir şekilde sordu “Doktor Hanım, Lara nasıl ameliyat nasıldı?”
Doktor, onları rahatlatmaya çalışır şekilde konuştu. “Hastamızda, küçük bel kası yırtığı oluşmuş. Çarpmanın etkisiyle beldeki liflerin bir kısmı gerilmiş ve yırtılmış. Kasın içinde de kan birikmiş. Hematomu boşalttık ve kas yırtığını temizledik. Merak etmeyin hiçbir sıkıntı yok şimdi tedbir için gözlem odasına alacağız. Normal odaya aldığımızda görebilirsiniz.”
Herkes derin bir nefes aldı.
Ege, doktorun “hiçbir sıkıntı yok” sözünü duyar duymaz sevinçten yerinde duramadı. Gözleri parladı, nefesi hızlandı ve düşünmeden Aras’a doğru atladı. Kendini Aras’ın kucağına bıraktı. Aras’ın dengesi bir anda bozuldu. “Lan— dur— Ege” demeye kalmadan ikisi birlikte yere kapaklandılar.
Aras sırt üstü düşmüş, Ege de göğsünün üstüne yayılmıştı. Koridorda yankılanan tek şey Aras’ın inlemesiydi.
Aras, üstündeki ağırlığa bakıp kaşlarını çattı. “Oğlum… ne diye üstüme uçuyorsun?”
Ege, sanki bunu bilerek yapmamış gibi çapkınca göz kırptı. “Hep seni sevdiğimden… biliyorsun.”
Aras’ın yüzü bir anda ekşidi. “Kalk lan üstümden! Dayanamam artık, vallahi üstüne kusarım.”
Ege’nin yüzündeki sırıtış bir anda dondu. Bir saniyeliğine Aras’ın gerçekten kusabileceğini düşündü. Ve o düşünceyle birlikte panikle ayağa fırladı. “İğrençsin!” diye söylendi, üstünü silkeleyerek.
Aras da yerden kalkarken homurdandı. “Sen başlattın manyak…”
Aras ve Ege yerden kalkarken, acil kapısının üzerindeki ışık bir anda yandı. Kapı açıldı. Sedyenin tekerlekleri zeminde sürtünerek ilerledi. Ve Lara Alin… Bembeyaz çarşafın içinde, yüzü solgun ama huzurlu bir ifadeyle dışarı çıkarıldı.
Hepsi aynı anda toparlandı. Sanki bir mıknatıs onları sedyenin etrafına çekmişti. Demir, Aras, Ege, Yavuz… Hepsi bir adımda oradaydı.
Yavuz’un kalbi bir anlığına durdu. Nedenini bilmiyordu. Ama Lara Alin’i görür görmez içinin bir yerinde ince bir sızı hissetti. Sanki yıllar önce kaybettiği bir şeyin gölgesi kalbine dokunmuştu. Aklına doğmamış kızları geldi. O boşluk… Hep orada kalacaktı.
Demir sedyeye yaklaştı. Elini uzattı, Lara’nın eline dokundu. O küçücük eli avucunda hissedince boğazı düğümlendi.
Küçük Lara’yı hatırlamamak mümkün değildi. O minik sesi, o peltek konuşması… “Demiy abiy” diye koşarak ona sarıldığı günler hâlâ zihnindeydi.
Arada kardeşi tuttururdu Işık Kızla buluşalım diye. Abisi Demir okuldaysa, evde yoksa parka gider Lara Alin için papatya toplardı ama bir gün Lara’ya verince Lara ağlamıştı “Neden buylayı kopaydın canlayı yanay.” diyerek. Küçücük bedeniyle çiçeklerin canı yandı diye ağlamıştı.
Lara’yı gözlem odasına aldıkları anda, Arin’in kirpikleri titredi. Sanki içindeki fırtına, sakinleştiricinin sisini yarıp yüzeye çıkmak için çırpınıyordu. Göz kapakları ağır ağır aralandı. İlk nefesi kesik kesikti. İlk düşüncesi ise tek bir isimdi: Lara Alin.
Bir anda doğruldu. Sanki uykudan değil, kabusun içinden fırlamış gibiydi. Gözleri hızla etrafı taradı; yüzünde panik, nefesinde telaş vardı. Yavuz’u telefonla konuşurken görünce hemen oraya yöneldi. Adımları hâlâ dengesizdi ama içindeki korku onu ayakta tutuyordu.
Yavuz’un sesi sertti: “Çarpan kişiyi bulun. Emniyete teslim edin. Ben sonra ilgileneceğim.”
Arin’in uyanmış hâlini görünce Yavuz telefonu kapattı. Oğlunun yüzündeki o korkuyu görünce, içi burkuldu.
Arin nefes nefese konuştu: “Baba… kardeşim nerede? Çıktı mı? İyi mi? Ne yaptılar Ameliyat nasıl geçti? Kötü bir şey var mı?”
Sorular birbirine karışıyordu. Arin’in sesi titriyordu; kelimeler ağzından düşe kalka çıkıyordu. Sanki bir saniye bile cevap alamazsa nefesi kesilecekmiş gibiydi.
Yavuz, oğlunun gözlerindeki o paniği görünce daha fazla bekletmedi. Sözünü yumuşattı, sesini alçalttı. “Oğlum… Lara Alin iyi. Şu an gözlem odasında.”
Arin’in omuzları bir anda çözüldü. Sanki göğsüne saplanan o dev taş yerinden kalkmıştı. Gözlerini kapattı, başını hafifçe eğdi. İçinden defalarca kez şükretti.
Lara Alin’den
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey… tavan oldu. Bembeyaz, dümdüz, hiçbir şey anlatmayan bir tavan. Ama ben ona bakarken içimde bir şeyler kıpırdadı; sanki o tavana değil de kendi boşluğuma bakıyordum.
Bir süre nefes alıp vermeye odaklandım. Göğsümde hafif bir ağırlık, belimde derin bir sızı vardı. Sanki biri içimdeki bir düğümü çekip çıkarmış da yerine kocaman bir yorgunluk bırakmıştı. Göz kapaklarım hâlâ ağırdı.
Ne olduğunu… Neden burada olduğumu… Neden böyle yorgun hissettiğimi anlamaya çalıştım. Sanki beynimin içinde biri ışıkları kapatmış da ben karanlık bir odada el yordamıyla çıkış arıyordum. Derin bir nefes aldım. Belimdeki sızı, göğsümdeki ağırlık… hepsi bir şeyler anlatıyordu ama ben hâlâ parçaları birleştiremiyordum.
Sonra birden… Gözümün önünde bir şeyler belirdi. Önce bulanık, sonra yavaş yavaş netleşen görüntüler.
Ben yaya geçidi yayalardayken geçiyordum. Korna sesiyle yanıma dönünce üstüme gelen arabayı görmüştüm zaten sonrası da bende yoktu.
Serumun soğukluğu kolumdan içime doğru ilerliyordu. Hastane kokusu… o keskin, temiz ama bir o kadar da yalnız hissettiren koku… burnuma doldu.
“Lara?”
Yumuşak bir ses duydum. Başımı hafifçe çevirdim. Doktor yanımdaydı. Gülümsemesi sıcak, gözleri sakindi.
“Nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
“Belim biraz acıyor. Ne oldu?”
“Ameliyatın bitti. Bel kasığında bir yırtık vardı ama operasyon gayet başarılı geçti.”
Başımı hafifçe salladım. Konuşmaya çalıştım ama boğazım kuruydu, kelimeler çıkmak istemedi. Doktor Hanım devam etti:
“Bir süre dikkat etmen gerekecek. Ani hareket yok. Yataktan kalkarken destek alacaksın. Ağrı olması normal, zamanla azalacak.”
İyi anlatmıştım. Bundan da sıyrıldın Lara. Şanlısın.
Boğazım kurumuştu. Su şişesine uzanmak için hafifçe doğruldum ama belimdeki sızı hemen kendini hatırlattı.
Doktor Hanım bana verdi “Uzanırken dikkat etmeyi unutma.” diye de uyardı.
Kısa bir sessizlikten sonra aklıma gelen şeyi sordum “Dikişler iz kalmaz değil mi?”
Sıcak bir tebessümle cevap verdi “Hayır kalmaz. Çoğu hastamızda izi kalmadı zaten sana 2-4 santim uzunluğunda bir dikiş attık. Hiç belli olmayacağına bile eminim.”
Sonra aklıma bir şey geldi. Eşyalarım.
“Benim… şey… çantam?” dedim kısık bir sesle. Kendi sesim bile bana yabancı geldi.
Doktor gülümsedi. “Merak etme koltuğun üstünde. Telefonun da yanında.” Derin bir nefes aldım. O an, küçük şeylerin bile ne kadar büyük geldiğini fark ettim. Bir çanta… bir telefon… İnsanın kendine ait bir şeyleri olması bile güven veriyor.
Doktor kapıya doğru döndü. Ama çıkmadan önce durdu. Sanki söyleyeceği şeyin beni şaşırtacağını biliyordu. “Bu arada…” dedi.“Bekleyenleriniz var.” Kalbim bir anda hızlandı. Sanki biri içimdeki boşluğa taş atmış gibi.
“Bekleyen…?” Kelime ağzımdan dökülürken bile inanamadım.
Kim? Kim beni beklerdi ki? Müdire Handan’ın haberi yoktu. Güneş’in de yoktu. Ben kimseye haber vermemiştim. Zaten daha uyanalı kaç dakika oldu. Birileri de haber vermediyse beni bekleyen kimdi, kimlerdi. Kimse beni merak etmezdi ki. İçimde bir yer acıdı. Gerçekler acıtır be Lara. Belimdeki ameliyat ağrısından daha keskin bir acı.
“Kim olabilir…” diye fısıldadım kendi kendime.
Doktor Hanım’ın çıkmasıyla yutkundum.
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı nedenini bilmediğim şekilde. Birinin beni beklemesine mi yoksa o kişiye miydi?
Yorganın kenarına tutundum. Parmaklarım titredi. Bir an gözlerimi kapattım. Biri beni bekliyordu. Biri… beni merak ediyordu, önemsiyordu. Ve ben…gerçekten merak ettim: Kim… benim için burada?
Doktor çıktıktan sonra beni bekleyenlerin içeri girmesini merakla bekledim.
Beni kimler bekliyordu ki?
Kapının tıklatılmasıyla hızlıca “Gir” dedim.
İçeriye kafede gördüğüm askerler ve bir adam girdi.
Beni bekleyen onlar mıydı? Ne alakaydı?
Kafamda sorular birbirine çarptı. Kaza geçirmiş olabilirim ama aklım yerindeydi; bu insanların burada olması tamamen mantık dışıydı.
Hepsi önümde durup beni inceliyordu. Ama o kafede benden gözlerini ayırmayan, beni vefat eden yakınına benzeten asker farklı bir duyguyla bakıyordu, daha önce birisinin bana bakarken bakmadığı bir şekilde bakıyordu.
Neden?
Gözleri beni tararken konuştu “Kendini nasıl hissediyorsun? Ağrın var mı? Acıktın mı? İstersen yemek getirsinler. Belin acıyor mu? Doktoru çağırıp geliyorum.”
Bu adam iyi miydi? Ne bu telaş abi, ben bile kendim için bu kadar telaş yapmadım.
Kapıya yönelmişti ki hemen durdurdum “Yok yok canım acımıyor, gitmene gerek yok.” demesem bu manyak adam gidip doktoru çağıracaktı.
Manyak adam kabul etmiş olmalı ki yanımda duran koltuğa oturdu. Diğerleri de evlerindeymiş gibi yerleştiler.
Bir ben onlara bir onlar bana bakıyordu.
O yeşil gözlü asker… Allah’ım. Yakından bakınca gözleri resmen fıstık yeşili. Hani böyle güneş vurunca parlayan, insanın içine işleyen cinsten. Kafede fark etmemiştim ama şimdi… Resmen ışık saçıyor.
Yalnız yeşil gözlü asker haberin olsun talibinim. Onlar nasıl gözler. Şimdi öyle bir duruyordu ki yemelikti. Kızım adama uçsaydın veya direkt üstüne falan atlasaydın böyle olmadı.
Öne daha önce görmediğim bir adam çıktı ve “Nasılsın iyi misin kızım? Ben Yavuz bu hergelelerin babasıyım.” dedi.
Nasıl yani buradaki dağ kadar adamlar bu dağ adamının çocukları mıydı hepsi. Yuh ama yani.
“ÇÜŞ! Nasıl yani hepsi sizin çocuğunuz mu?” Bu dediğime kahkaha attı. Komik bir şey mi demiştim?
“Hayır ama hepsi çocuklarım gibi.”
Rahatladım. Anladım dercesine kafamı salladım.
Ödüm kopmuştu bu kadar çocuğu birde hepsi oğlan, büyütmek büyük bir gayret gerektirirdi.
“Siz neden buradasınız?” Sesimi sert çıkarmaya çalıştım ama muhtemelen “korkmuş kedi” tonunda geldi.
Tanımadığım adamlar odamda. Ben yatıyorum. Belim ağrıyor. Savunmasızım. Ve bunlar dağ gibi. Savunmasız olmasan ne olacaktı sanki? Yine bir şey yapamazlardı. Kesin kesin. Lilo, sus. Evet, iç sesimle pek anlaşabildiğim söylenemez.
Tam o sırada askerlerden biri konuştu.
Kafede en genç olanla birlikte kıkırdayan askerdi. “Seni öyle görünce yardım ettik. O yüzden buradayız.”
Sanki çok normal bir şeymiş gibi söyledi. Sanki ben de “Ha tamam, mantıklı diyeceğim. Ama ben hâlâ şaşkındım. Yardım ettik diye… Böyle komple odaya mı doluşulur? Bu nasıl bir ekip çalışması? Ben kaza geçirdim, siz aile toplantısına mı geldiniz?
Sonra manyak Asker Bozuntusu atladı “Sen eminsin değil mi iyi olduğuna, belin ağrıyor mu? İstersen hemen doktoru çağırayım baksın veya ağrı kesici falan versin. İster misin?”
Bu adamda anlamamazlık falan mı vardı. İyiydim kardeşim turp gibiyim. Tü tü tü tü maşallah.
Şükrediyorum ki araba son hız çarpmamıştı herhalde sonlarda yavaşladı da bu haldeyim, iyiyim. O adama da cezasını çektirecektim. Bana çarpmak neymiş görecekti.
Bu kadar telaşlanmasına bir yandan anlam veremiyordum ama bir yakınını kaybetmişti ve onu bana benzettiğinden dolayı etkilenmiş olmalı.
“Asker Beycim ben iyiyim. Merak etmeyin. Hem sizin işiniz vardır burada daha fazla beklemeyin.” Son sözümü hepsinde gözümü gezdirirken söyledim. "Fıstık Gözlüm siz gitmeseniz olur."
Asker Bozuntusu anlamazcasına "Fıstık Gözlüm?" dedi. O sırada da diğerleri Yeşilliğimle beraber gülüyordu. Asker Bozuntusu emin olmak istercesine Yeşilliğimi gösterdi "Bu mu Fıstık Gözlün." kafamı sallamamla inadıma koltuğa daha da yerleşti. Bu manyak adam arkadaşına Fıstık Gözlüm dememi mi kıskanmıştı.
Kibar bir dille kovamaya çalışmıştım ama bu asker bozuntusu adam anlamıyordu herhalde. Gözümün içine baka baka koltuğa iyice yerleşti. İnadıma. Az önceki halinden öyle bir dönüş yapmıştı ki bildiğin U dönüşüydü.
Sinirlenmemle kaşlarım istemsizce çatıldı. Ve sinirlenmem hoşuna gitmiş gibi gülümsedi. İlk defa onu gülümserken gördüm. Kaç defa gördüysen, sanki hep hayatındaydı da ilk defa gülümsedi.
Bu adama karşı kendime sabır diledim. Allah bu adamın yakınlarına bol sabır versin. Ne kadar gıcık adam. Pis, mikrop, habeş maymunu, gıcık, klozet borusu, soyulmuş duvar boyası.
Ona ters ters bakarak içimden söverken Büyük Bey konuştu “Lara müdirene haber verdim. Gelecekti ama burada olduğumuzu, yanında olduğumuzu ve iyi olduğunu söyledim. Birde sana çarpan kişiyle yakından ilgileneceğim. Cezasını çekecek endişelenmene gerek yok.”
Dışarıdan çok sert, ketum görünüyordu ama konuşurken hiç öyle değildi. Rahatlatıcı, güven verici bir sesi vardı.
Bana çarpan kişinin cezasını çekecek olmasını öğrenmem beni çok rahatlattı. Büyük Adam ilgilenecekti.
Bir dakika bir dakika o ne demişti Müdire resmen gelecek miydi? Yuh bunu beklemezdim Handan Hanımcık’tan. İyi ki gelmiyordu. Yine başımı ütülerdi gerçi yetimhaneye gidince de ütüleyecekti. Önüne baksaydın, arabayı görmedin mi, kocaman kız oldun falan mıy mıy diye konuşur beni hoplatırdı. Birde beni tanımadığı insanlara nasıl emanet etmişti, nasıl güvenmişti?
“Size nasıl güveneceğim. Belki organ mafyasısınızdır organlarımı çalacaksınızdır. Nerden bilebilirim? Askerim dediniz ama belki kandırıyorsunuz? Anladım hatta çalıştığım kafeye de bilerek geldiniz, bu karşılaşmada tesadüf değildi, hepsi bir plandı değil mi? Siz siz nasıl bir örgütsünüz Polis POLİS YOK MU?, İMDAT YARDIM EDİN, BENİ ÖLDÜRECEKLER.”
Aydınlanmamla birlikte bağırmaya başladım. Ben mafyalarla aynı odadaydım. Ve organlarımı çalacaklardı. Vay şerefsizler siz benden nah organ alırsınız birde beni kandırıyorlar askeriz diye. Ama Fıstık Gözlümden beklemezdim. Onun bakışlarına bile erinirdi ne diye bana bu ihaneti yapmıştı.
Bir el bağırmamla ağzıma kapandı. Sesim boğuk boğuk çıkıyor, duyulmuyordu bile. Elini sertçe ısırdım “Ahh! Lariş ne yapıyorsun? Etimi kopardın.” En genç olanları bağırdı. Lariş mi? Ben köpek miyim? Golden Retriever mıyım ben? Lara Alin’im ben, LARA ALİN!
Tam tekrar bağıracaktım ki Fıstık Gözlüm konuştu “Lara saçmalama sana zarar vermek ister miyiz? Hem organ mafyası mı?” organ mafyası demem çok komikmiş gibi güldü. Bense kollarımı çiçek yapmış dinliyordum.
Ve bütün bunların suçlusu kimdi? Fıstık Gözlüm. Evet evet, tamamen onun suçu. O gözlerle bana bakmasaydı beynim erimezdi. Ben de organ mafyası teorisi üretmezdim. Bakışların yüzünden IQ’m düştü Demir Bey. Ben ne yapayım?
Kimliğe tekrar baktım. Demir Ulusoy. Soyadı bile karizma. Ulusoy. Sanki dizi başrolü.
Utanarak kimliği Fıstık Gözlüm Demir’e verdim.
“Iıı… şey… ben acıktım,” dedim. Sesim utançtan incecikti ama midem guruldamayı çoktan seçmişti.
Enerjisi hiç bitmeyen, sürekli gülen o genç asker hemen atladı: “Ben sana lahmacun söyleyeyim! Ya da çiğ köfte, dürüm, kokoreç… ne istersen!”
Gözlerim parladı. “Çok iyi olur. Tam da canım çiğ köfte çekmişti.”
Daha cümlem biter bitmez, yanındaki “Asker Bozuntusu” dediğim adam genç askerin kafasına şaplağı indirdi.
“Ege! Pap-Lara Alin daha yeni ameliyattan çıktı. Onları mı yesin? He söyle canım kardeşim, canını da çektirdin!”
Ege’nin yüzü bir anda bembeyaz oldu.Sanki az önce çiğ köfte teklif eden kendisi değilmiş gibi. “Yok abi yok! Ben şimdi çorba söyleyeyim.” Sonra bana döndü. “İyi gelir değil mi?”
“Gelmez olur mu? Gelir gelir, çok iyi gelir.”
Dedim ama içimden ağlıyordum. Offf… çiğ köfte…Limon sıkacaksın… marula saracaksın… kırt diye ısıracaksın… Bir mucize tadı… Ama yok. Asker bozuntusunun yasakları sağ olsun.
Bu arada Asker Bozuntusu’nun Ege’ye attığı bakış… Yemin ederim ben bile ürktüm. Adamın bakışıyla duvar delinirdi.
Ege, çorba almak için kapıya yöneldi. Ama yalnız çıkmadı. Yanına hemen yardakçısını da aldı — adını hâlâ bilmiyorum, ama sürekli onunla gülen asker işte.
Demek ki yalnız gitmeye korkuyor… Haklı.
O bakıştan sonra ben de tek başıma koridora çıkmazdım.
Gözlerimi odadakilerde gezdirirken bir anda durdum. Asker Bozuntusu’nun eline takıldım.
Elinin üstü… Resmen soyulmuş. Kızarmış. Yara olmuş.
Sanki duvara yumruk atmış gibi. Yüzüm istemsizce buruştu.Bu ne böyle? Elini kıyma makinesine mi soktun?
Merakımı tutamadım. “Eline ne oldu?”
Gözlerini benden kaçırıp eline baktı. Sanki ilk kez görüyormuş gibi. “Önemli bir şey değil.”Tabii tabii. Elin parçalanmış ama önemli değil. Asker mantığı işte.
“Mikrop kapabilir.” dedim.
“Kapsın.”
“Kapmasın.”
“Kapsın.”
“Kapmasın.”
“Kapsın.”
“Kapmasın! Ne diye kapıyor? Elini sar işte.”
Cümlem biter bitmez dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sanki verdiğim tepki hoşuna gitmiş gibi.
Büyük Bey bir anda toparlandı. Ciddiyet yüzüne geri oturdu ama gözlerinde hâlâ o sıcaklık vardı.
“Çocuklar, benim karargâha geçmem gerekiyor.” dediğinde odadaki o küçük gülüşmeler, bakışmalar bir anda dağıldı.
Sonra bana döndü. O dev gövdesine hiç yakışmayacak kadar yumuşak bir tebessümle. “Lara, kendine dikkat ediyorsun tamam mı? Arin sana numaramı verir. Beni istediğin her an arayabilirsin. Bir şey lazım olur, canın sıkılır… Bu hergeleleri istemezsen beni ara. Ne istersen yaparız.”
Sanki yıllardır tanıdığı birine konuşuyordu. Sanki ben… onların bir parçasıymışım gibi.
Boğazım hafifçe düğümlendi. Bu kadar yabancının arasında böyle bir sıcaklık beklemiyordum.
“Teşekkür ederim… her şey için.” dedim, sesim yumuşak, biraz da çekingen.
Önümdeki çorbayı çoktan silip süpürmüş, çiğ köfteye geçmiş durumdaydım. Arin önce kıyameti kopardı ama ben araya girince istemeye istemeye kabul etti. Kim bana dayanabilirdi ki?
Ağzım tıka basa doluyken konuştum: “Sonon adın no?” Ağzım o kadar doluydu ki kelimeler birbirine girmişti.
Asker Bozuntusu hemen atladı: “Lara, önce ağzındakini bitir. Boğazına kaçacak.” Hah, bir doktor eksikti. Buyurun, yeni doktorum: Asker Bozuntusu.
Tam o sırada adını bilmediğim, sürekli gülen çocuk konuştu: “Minik Kız, benim adım Aras.”
Minik Kız? Minik Kız mı? Ben? Minik?
Nerem minik benim? Boyum mu minik?
Telefon çaldığında bakışlarımı Aras’tan çektim.
Çalan Demir’in telefonuydu. Açtı ve kulağına götürdü.
“Alo abim, nasılsın?”
“Biz de iyiyiz, her şey yolunda.”
“Keratalar nasıl? Maçlar nasıl gidiyor?”
“Tamam abim, dikkat edin kendinize. Görüşürüz.”
Telefonu kapattı. Demek bir kardeşi var… Fıstık Gözlümün bir kardeşi… Demir’in kardeşi haberin olsun abişini ben kaptım.
Arin hemen sordu: “Ne zaman dönerlermiş?”
“Bir haftaya ancak.”
Dayanamayıp sordum: “Fıstık Gözlüm, kardeşin mi var?” Hitabım o kadar doğal çıktı ki… Sanki yıllardır böyle sesleniyormuşum gibi.
Arin’in boğazına bir şey kaçtı. Resmen öksürük krizine girdi. Demir, gülerek ona bir bakış attı sonra bana döndü. Gülümsedi. Hem de o yumuşak, insanın içini eriten gülüşle.
“Evet, Küçük Hanım. Bir tane küçük erkek kardeşim var.” Küçük Hanım mı? Allah’ım… Bana Küçük Hanım dedi. Ben şimdi ne yapayım? Bayılayım mı? Yastığa gömüleyim mi? Demir’in sesi sakindi ama gözleri… O gözler yine o fıstık yeşili felaketiyle üzerimdeydi. Fıstık Gözlüm… Sen böyle konuşmaya devam edersen ben bu hastaneden sağ çıkamayacağım.
Yetimhaneye doğru gidiyorduk. Arabadayım: Demir sürücü koltuğunun yanında, Arin direksiyonda.
Ege ve Aras da gelmek istemişti ama Arin izin vermedi. “Arabaya sığmazsınız,” dedi.
“Yanlışlıkla çarpar, canını acıtırsınız.” Değişik adam. Ama tatlı bir değişiklik.
Onlara alışmıştım. Evet… Bir gün bile olmadan alışmıştım. Bu normal miydi? Benim gibi temkinli, mesafeli, kolay kolay kimseye güvenmeyen biri için hiç normal değildi. Ama onların enerjisi… O şakalaşmaları… O sahiplenişleri… O “biz bir aileyiz” hâlleri…
İnsanın içine işliyordu.
Arada Asker Bozuntusu’yla atışıyorduk ama o bile güzeldi. Ege’yle onu gıcıkta etmiştik, hâlâ içimden “oh olsun” diyordum.
Onlara bakınca… Birbirlerine nasıl baktıklarını görünce… Aralarındaki bağı hissedince… İçimde bir yer sızladı. Onlar aile gibiydi. Kan bağı yoktu ama gönül bağı vardı.
Birbirlerine tutunmuşlardı.
Ben ise… Beni doğuran annemle babam bırakmıştı. Kan bağım olanlar gitmişti. Ama bu adamlar… Kan bağı olmadan bile birbirlerine sımsıkı bağlıydılar. İmrenmemek mümkün değildi.
Arabanın camından dışarı bakarken içimden geçirdim: Keşke… Keşke benim de böyle bir ailem olsaydı.
Onlara falan imrenmiyorum. Araba çarptığında sarsılmış olmalıyım ki böyle saçma sapan şeyler düşünüyorum. Aynen kesin imrenmiyorsundur. Sen anca kendini kandır. Bir kerede sus Lilo.
Arin arabayı yetimhanenin önünde durdurdu.
Motor sustu ama içimdeki uğultu susmadı.
Arin’in bakışları camdan dışarı kaydı. Yetimhaneye öyle bir baktı ki… Sanki benim içimdeki yarayı görmüş gibi. Dalgındı. Belki üzgündü. Belki de benim halime acımıştı. Acınacak halde miyim? Hayır. Ben kendime yeterim. Yıllardır böyleyim. Kimseye ihtiyacım yok. Yalan. İhtiyacım vardı. Ama alışmıştım yokluğa. Alışmıştım kendi kendime büyümeye. Alışmıştım kimsenin beni almaya gelmediği o kapıya bakmaya.
“Teşekkür ederim. Bugün hep yanımdaydınız.”
Sözlerimle Arin dalgınlığından sıyrıldı. Bana döndü. Gözlerinde bir duygu vardı… Adını koyamadığım bir şey. Sanki beni tanıyormuş gibi. Sanki içimi okuyormuş gibi.
“Sen iyisin değil mi? Belin acıyor mu?”
Gülümsedim. “Turp gibiyim. Tekrardan teşekkür ederim. O kadar yanımda beklediniz.”
Arin’in o kütük gibi görüntüsünün altından çıkan o yumuşak ses… İnsanın içine işliyordu. Ben bile fark etmeden sesimi yumuşatıyordum.
Demir araya girdi. O kendine has, güven veren tonuyla: “Küçük Hanım, seni beklemeyip ne yapacaktık? Teşekkür etmene gerek yok. Hem artık abilerin sayılırız, değil mi?”
Arin dikiz aynasından gözlerimi yakaladı.
“Evet. Abilerin sayılırız.” dedi.
Tebessüm ettim. İçimde bir sıcaklık yayıldı.
Beni bu kadar önemsemeleri… Bu kadar sahiplenmeleri… Alışık olmadığım bir şeydi.
İlk kez… Gerçekten biri beni düşünüyor gibi.
Arin devam etti: “Doktorun verdiği kremleri sürmeyi unutma. Ağır kaldırma. Gerekirse beni çağır. Ağrın olursa direkt ara, hastaneye gideriz. Demir de anlar, ona da söyleyebilirsin.”
Birisi beni düşünüyor… Bu cümle içimde yankılandı. Yıllardır duymadığım bir şeydi.
Kapıyı açıp indim. Arin de peşimden indi.
“Telefon numaralarımızı verdim. Her aradığımda aç. Açmazsan buraya gelir, iyi misin diye kontrol ederim.” Bu adam cidden manyak.
Göz devirdim.
“Abilere göz devrilmez. Artık abin sayılırım ya.” Saymıyorum kardeşim. Hallahalla.
Gözlerinin içine baka baka: “Saymıyorum.” dedim.
Arin hiç bozulmadı.Sanki geleceği görüyormuş gibi.
“Sayacaksın.”
“Saymayacağım.”
“Bal gibi de sayarsın.”
“Görürsün, inadına saymayacağım.”
Daha fazla konuşmadan, saydırarak yetimhaneye doğru yürüdüm. “Manyak adam… Asker Bozuntusu…”
Arkamdan seslendi. Sanki duymuş gibi.
“Kendine dikkat et, Minik.” Arabanın önünde bekliyordu. Ben içeri girene kadar. Gıcık adam. Ama… İnsanın içini ısıtan bir gıcık.
Merdivenleri çıkarken Handan Hanım’la burun buruna geldim. Beni baştan aşağı süzdü. Oha… beni süzdü. Ben iyi miyim diye mi baktı? Yok canım, o kadarını yapmaz… herhalde.
“Bir kere başını belaya sokmasan olmuyor.”
Lahavle.
“Handan Hanım, sürücünün önüne bilerek atlamadım ya. Onun hatasıydı.”
“Tamam tamam. Sen hastane raporlarını ver de işleyeyim.”
Çantamdan raporları çıkardım, uzattım. Göz ucuyla okudu. Sonra gözleri belime kaydı. Dikiş yerime.
“Çok ağır kaldırma. Okul başlayana kadar işe gitmek yok. Ben kafe müdürüne söylerim.” Ve bir hışımla uzaklaştı.
Ben olduğum yerde kaldım. O sert tavrının altında bir tık endişe vardı sanki. Belki de ben öyle görmek istedim.
Yetimhanenin koridoruna adım atınca içimde bir şey çöktü. Arabadaki sıcaklık, o sahiplenilme hissi… Bir anda yok oldu. Demir’in “Küçük Hanım” deyişi… Arin’in “Her aradığımda aç” diye diretmesi… Ege’nin çorba telaşı… Aras’ın “Minik Kız” diye gülmesi… Hepsi bir anda çok uzak geldi.
Burada yine yalnızdım. Yine kendi kendimeydim. Yine kimse yoktu.
Ama bir fark vardı: Bu kez biri kapıda bekliyordu. Arin. O manyak adam. O Asker Bozuntusu. O “abiyim” diye tutturmuş gıcık.
Kapının önünde hâlâ duruyordu. Ben içeri girene kadar.
Ve içimden bir fısıltı yükseldi: Belki… Belki bu kez yalnız değilimdir.
Odaya girer girmez gözlerim onu buldu.
Sarı saçları yastığa dağılmış, nefesi hafif hafif inip kalkıyordu. Güneş… Benim küçük güneşim.
Sessizce yanına yürüdüm. Adımlarım bile yumuşadı, sanki onu uyandırmaktan korkuyordum. Yatağın kenarına eğildim. O masum yüzüne baktım. Her zamanki gibi huzurluydu. Benim aksime.
Eğildim, alnına minik bir buse kondurdum.
Güneş hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı.
Ben de sessizce gülümsedim.
Üstümdeki kirli kıyafetleri çıkarıp pijamalarıma girdim. Sanki o kıyafetlerle birlikte günün ağırlığını da üzerimden atmıştım.
Yatağa uzanır uzanmaz bedenim gevşedi.
Yorgunluğum şimdi çöktü. Belimde hafif bir sızı vardı ama dayanılmayacak gibi değildi. Gözlerimi kapatınca… Aklıma yine onlar geldi. Demir’in o sakin bakışları. Arin’in o inatçı, korumacı tavrı. Ege’nin enerjisi. Aras’ın kahkahası. Yavuz Bey’in yumuşak sesi. Yanımda olduklarını düşününce yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi.
Ama sonra… Lara, saçmalama. Onlar Türk askeri. Hangi masum can olsa yardım ederlerdi. Sen özel değilsin. Gerçekler yüzüme soğuk su gibi çarptı. O sıcaklık, o sahiplenilme hissi… Bir anda dağıldı.
“Abilerin sayılırız.”, “Her aradığımda aç.”,
“Kendine dikkat et Minik.” Hepsi bir anda “yanlış anlamışsındır” kategorisine girdi zihnimde.
Kendimi böyle düşünürken buldum: Alışma Lara. Kimse kalmaz. Kimse uzun süre durmaz. Sen kendine yeterdin, yine yeterirsin. Ama içimde bir yer… Minicik bir yer… Bugün hissettiklerimi inkâr edemiyordu.
Daha fazla düşünürsem boğulacaktım. Yorgunluk ağırlaştı. Göz kapaklarım kapandı.
Ve ben, ilk kez uzun zamandır… Biraz güvende hissederek kendimi uykunun derinliğine bıraktım.
Arin gelince ön koltuğa yerleştim. Belim artık çok daha iyiydi; arada hafif bir sızı oluyordu ama dayanılmayacak gibi değildi. Yine de dikkat ediyordum. Zaten dikkat etmesem Arin’in sesi beynimde çınlıyordu: “Ağır kaldırma, kremleri sür, ağrın olursa ara.”
Ve sadece o değil… Her gün arıyorlardı. Arin, Demir, Aras, Ege… Hatta Yavuz Bey bile.
Beni merak ediyorlardı. Bu cümleyi düşünmek bile garipti. Ama doğruydu.
Birisi bana gelip: “Araba sana çarpacak, askerler seni kurtaracak, hepsi seni önemseyecek.” deseydi? Güler geçerdim. “Ben kimim ki?” derdim. “Kim neden beni önemsesin?” derdim.
Ama işte… Oldu. Ve içimde istemeden de olsa bir güven oluşuyordu. Ben kolay kolay güvenen biri değildim. Hayat bana bunu öğretmişti. Kimseye yaslanma. Kimseye bel bağlama. Kimse kalmaz. Ama bir yanım…Minicik bir yanım… Bu duyguyu tatmak istiyordu.
Birine güvenmek nasıl bir şeydi? Birinin seni gerçekten merak etmesi nasıl bir histi? Birinin “iyisin değil mi?” diye sorması nasıl bir şeydi? Bilmiyordum. Ama öğrenmek istiyordum.
Yine de… Umudum yoktu. Bu duyguyu tadabileceğime dair pek umudum yoktu. Çünkü umutlanmak, hayal kırıklığına davetiye çıkarmaktı. Ben bunu çok iyi biliyordum.
Şimdiyse dikişlerimi aldırmak için hastaneye gidiyorduk.
Arin itiraz etmemi beklemeden ben götürüyorum demişti ve sonuç arabadaydım.
Enerjik bir şekilde giriş yaptım “Günaydın”
“Günaydın çiçek.” gözleri gözlerimde kaldı. Ela gözlerimde.
Gözlerimi kaçırdım. Arinle bakışınca içim bir tuhaf oluyordu. Belki de onlarla yeni tanıştığım içindi.
Yolda giderken sessizlik oldu. Bu sessizlik hoşuma gitmediği için konuştum "Diğerleri gelmiyor mu?"
"Gelmez olurlar mı? Başka bir arabayla geliyorlar." Onların gelmesinden memnun değil gibiydi.
Araba bir anda bilmediğim yollara girdi. Hastanenin yolu böyle değildi. Bunu biliyordum. Kalbim hafifçe hızlandı. Kaçırılmıyoruz değil mi? Yok artık, beni kaçırmaz herhalde… değil mi?
Düşüncelerim yüzüme vurmuş olmalı ki Arin hiç beklemeden konuştu: “Önce sürpriz bir yere gideceğiz. Sonra hastaneye gidip dikişlerini aldıracağız.”
Sürpriz. Ben ve sürpriz.
“Sürprizlerden pek hoşlanmam.” dedim, dudaklarımı büzerek.
“Artık ben hayatında olduğuma göre alışmalısın.”
Bir an nefesim durdu. Sanki araba değil, ben kaydı yoldan. Hayatımda mı? Ne zaman? Kim karar verdi? Benim haberim var mı?
Gözlerimi kaçırdım. Camdan dışarı baktım. Ama içimde bir şey kıpırdadı. Tuhaf bir sıcaklık. Tuhaf bir güven. Tuhaf bir… sahiplenilme hissi.
Arin “gözlerini kapat” dediğinde kapattım.
Arabadan inerken bile gözlerim kapalıydı. Bir el beni tuttu, yönlendirdi. Adımlarım ona güvenerek ilerliyordu.
Arkamdan Aras’ın sesi geldi: “Minik Kız, içimden bir ses buraya bayılacağını söylüyor.” Heyecanım arttı.
“Off çok heyecanlandım. Ne zaman açacağım gözümü?”
Tam o sırada yanağıma bir parmak dokundu. Sonra burnuma.
Elimle ittim ama gözüm kapalı olduğu için havayı dövdüm resmen.
Ege’nin sesi patladı: “Lariş, buradan çok komik gözüküyorsun!”
Bir gözümü açayım… Bir açayım Ege… O kıvırcık saçlarını toprağa gömeceğim.
Arin’e dönmeye çalıştım. Döner dönmez durdu. Parmağımla Ege’yi işaret etmeye çalıştım ama büyük ihtimalle başka bir yeri gösteriyordum.
“Arin abi, Ege’ye bir şey de. Benimle uğraşıyor.”
Sessizlik. Bir anda, ağır bir sessizlik.
Gözlerimi açtım. Arin’in yüzü… Gözleri…Dolmuştu. Sanki bir şey içinden kopmuş gibi.
“Ab-abicim…” dedi. Sesi titriyordu. Gözlerinde öyle bir acı vardı ki… Benim içim bile sızladı.
Demir hemen kolundan tuttu, onu uzaklaştırdı.
Ben ise olduğum yerde kaldım. Kalbim sıkıştı.
“Ben yanlış bir şey mi dedim?” dedim Aras ve Ege’ye dönerek.
Aras derin bir nefes aldı. Ege’ye baktı. Sonra bana döndü. “Seni birine benzetmişti ya… O kişi kız kardeşiydi. Sen ‘abi’ deyince… onu hatırlamış olmalı.”
Kız kardeşi. Vefat eden kişi kız kardeşiymiş. Arin’in gözlerindeki o acı… O kırılma… O an içime kazındı. Onun kardeşi… Ne kadar şanslı olmalıydı. Arin’in onu nasıl sevdiği gözlerinden bile belli oluyordu.
Ve ben… Bir anlığına… Kız kardeşinin yerinde olmak istedim.
Beni böyle seven biri olsun istedim. Beni böyle sahiplenen biri olsun istedim.
Ege havayı dağıtmak ister gibi: “Hadi ama çok sıkıcısınız. İçeri girelim!” diye bağırdı.
Sonra Demir ve Arin’e seslendi: “Abi hadi gelin! Lariş dayanamıyor, ‘içeri gireceğim’ diye tutturuyor!”
Koluna bir tane çaktım. “Ne zaman öyle bir şey dedim!”
Gülerek: “Az önce dedin ya.” Ona “sen uslanmazsın” bakışı attım ve yürümeye başladım. Arkamdan hepsi geliyordu.
İçeri girer girmez çiçekler gözlerime doldu.
Botanik bahçesiydi burası.
“Burası… burası çok güzel.”
Arin’e döndüm. Az önceki o kırık hâlinden eser yoktu. Benim tebessümüme karşılık verdi. Ama papatyaları görünce her şeyi unuttum. Koştum. Eğildim. Kokladım.
O koku… İnsanı sarhoş eden bir huzurdu. Onlar da uzaktan beni izliyordu. Sanki ben çiçeklere değil, onlar bana bakıyordu.
Çok güzel zaman geçirmiştik. Ege’yle toprak savaşına bile girmiştik. İlk ben başlatmış olabilirim ama bahçeye girmeden önce benimle uğraşmasının intikamıydı. Hatta tam onu saçından toprağa bulayacaktım ki Arin engelledi. Yoksa Ege’nin kıvırcık saçları çiçek toprağına dönerdi.
Randevu saatim gelince ayrılmak zorunda kaldık. Ama içimde bir şey değişmişti.
Bu insanlar… Bu asker bozuntuları… Bu gıcıklar… Bu korumacı manyaklar… Benim hayatıma gerçekten girmişti. Ve ben… İlk kez buna izin veriyordum.
Doktorun kapısının önünde durduğumuzda içimde hafif bir ürperti oldu. Dikişler alınırken canım çok acır mıydı? Bilmiyordum. Galiba azıcık korkuyordum.
Onlara döndüm, sesim biraz titrekti: “Gidecek misiniz?”
Arin hiç düşünmeden elimi avuçlarının arasına aldı. Sıcak, güven veren bir dokunuştu. “Çiçek, biz buradayız.” Kapının yanındaki oturakları gösterdi. “Seni burada bekleyeceğiz.”
O an içimde bir şey gevşedi. Sanki biri omuzlarımdaki yükü hafifçe aldı. Son kez onlara baktım. Sonra kapıyı tıklatıp içeri girdim.
Doktor Hanım beni karşıladı. “Hoş geldiniz, Lara Hanım.”
Sedyeye oturdum. Doktor Hanım eldivenlerini takarken bir bakış attım. Doktorların o kendine has aurası… Benim gözümde hep büyüktü.
“Kıyafetinizi sıyırır mısınız?” Belimi açtım.
Önce antiseptikle temizledi. Sonra o küçük pensi eline aldı. Küçük ama korkunç görünen bir şeydi.
Gözlerime baktı. “Merak etme, hiç acıtmayacağım. İstersen bana sevdiğin şeylerden bahset.”
Korkumu bastırmak için duvara baktım.
Bembeyaz, boş bir duvar. Tam odaklanmalık.
“Kedileri çok severim. Yumuşacık tüyleri var. Bir de öyle bakıyorlar ki… Kendimi ısırmamak için zor tutuyorum.”
Doktor güldü. “Biliyor musun, benim de bir kedim var. Adı Mars. Turuncuya yakın tüyleri var.”
“Kedin olması ne güzel. Tam ısırmalıktır.”
“Evet… bitti.” Bir an durdum. Bitti mi?Gerçekten hissetmemiştim bile.
“Dikişlerini aldım ama yine de dikkat ediyorsun, tamam mı?”
Onayladım ve teşekkür ettim. Kapıyı açıp dışarı çıktım.
Kapıyı açıp koridora çıktığımda ilk yaptığım şey oturaklara bakmak oldu.
Ama… yoklardı. Bir an içim sıkıştı. Gitmişler mi? Beni beklemeden mi gittiler?
Etrafı taradım. Sol taraftaki geniş camın önünde duruyorlardı. Gitmemişlerdi. Beni yalnız bırakmamışlardı.
Sırtları bana dönüktü. Sessizce konuşuyorlardı. Yüzümdeki tebessümle yavaşça yanlarına yaklaştım. Adımlarımın sesini bile duymadılar. Konuşmaları o kadar derindi ki…
Demir’in sesi netleşti: “Lara’ya ne zaman kardeşin olduğunu söyleyeceksin? Böyle bilmeden devam ederse ve sonradan öğrenirse daha kötü olur.”
Ayaklarım durdu. Nefesim kesildi.
Arin’in sesi… Titrek, kırık, acı dolu “Çiçeğimin… Kardeşimin gözlerinin içine bakıyorum ama beni hatırlamıyor bile. Söylediğimde ne olacak? Hatırlayacak mı beni? Abi diyecek mi? Beni kabul etmezse yine kaybederim. Onu tekrar kaybetmekten deli gibi korkuyorum.” Dünya bir anda sessizleşti.
Kardeşim mi?
***
Selammm Çiçeklerim
Nasılsınız?
Bölümü beğendiniz mi?
Arin'in, kardeşini tekrardan kaybetme korkusu yaşaması...
Laramız ilk defa bu kadar önemsendiğini hissetti.
Arin’in Lara Alin’e yanlışlıkla papatyam diyecek olmasııııı ıhıııhıııh
Aras ve Ege’nin uyumları hahahhaha
Lara Alin'in Demir'e talip olması shsjhsjshhsjsh
Arin'in kıskanması.
Ege'nin Larayla uğraşması.
Ayayyayayy Lara Alin, Arin'in abisi olduğunu duydu.
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz???
Yorumlarınızı bekliyorummm.
Beğenmeyi unutmayın!
Hemen alttaki kalbe basacağınızı umuyorum.
Sevgiyle kalın m>
***

Botanik bahçesindeki Laroş


Laramız hastane yataklarında ıhıııhıı

Kardeşinin gülüşünü yıllar sonra ilk defa gören Arin Bozkurt.


Ege ve Lara Alin didişmesi

Küçüklükten bir foto

Aras ve Ege

Boran Timi