Güneşin düşüşe geçtiği ancak o sıcak meltemlerini esirgemediği hoş bir öğle vaktiydi. Küçük çocuklar sitenin merkezindeki renkli parka doluşmak için afiyetle yemeklerini yemiş, şimdi ise tüm enerjilerini atmak için parkın o masumane coşkusuna bırakmışlardı kendilerini.
Çocuklar için oldukça güzel bir gündü ancak Fahriye endişeliydi. Küçük parmaklarını sarmaladığı kızının çekingen bakışlarını görebiliyor ve istemsizce o da parktan koşarak uzaklaşmak istiyordu.
"Benim küçük kızım bugün parka gelmeye hak kazandı. O yüzden şimdi gidip oyun oynayabilir değil mi?" diye mırıldandı, kızının yanına çökerken. Dün gece öyle çok korkmuştu ki Mercan, annesi kızının artık yalnızlığın ne demek olduğunu kavramış, baba yoksunluğunu hissetmeye başlamış olduğunu anlamış ve bunun bilinçaltına etki etmemesi için onu yaşıtlarıyla kaynaştırmaya karar vermişti. Üstüne okula yazıldığında arkadaş edinmenin kötü bir fikir olmadığını bilmesi gerekiyordu.
Parka gelmişlerdi; dört duvar arasında geçen altı yılın ardından Mercan ve Fahriye ilk defa ailelerin çok olduğu bir anda parka gelip onlarla tanışacaklardı.
Bulundukları site eskiden oldukça lüks sayılan ancak şimdilerde evi tadilattan geçmeyenlerin rutubetten duvarlarının döküldüğü eski ama sevimli bir siteydi. Sitenin merkezindeki küçük parkın etrafında tek katlı evler, hemen arkasındaki sıralarda ise çift katlı bahçeli evler bulunurdu. Fahriye'nin evi, sitedeki en harabe evdi; Ayten Hanım'ın eskiden oğlunun kaldığı ve daha sonra da bakım yaptırmaya durumu el vermediği için bu şekilde Fahriye'ye kiraladığı evin üç odası vardı. Fahriye ve kızı Mercan'ın masrafsız hayatına bir hayli yeten sevimli bir evdi. Tek sorun, oturduğu altı yıl boyunca parka bu kadar yakın olmasına rağmen zamanında duyduğu ağır lafların onun insan içine çıkmasına engel olmasının getirileriydi.
İnsanlardan uzak bir yaşam sürmeyi tercih etmişti bunca zaman ama şimdi, Mercan okula başlamadan hemen önce onu yaşıtları ile tanıştırıp iki kelam ettirmeyi öğretmeliydi. Kızının sosyalleşmede zorlanmasını, içe kapanık bir dünyası olmasını ya da ileride dışlanmasını istemiyordu. Park, bir çocuk için en eğlenceli sosyalleşme ortamıydı. Mercan burada eğlenecekti ancak Fahriye için aynısı geçerli değildi. Zira onlar küçük kumlara ayak basar basmaz diğer çocukların anneleri fısıldaşmaya başlamıştı bile. Altı yıldır güneşten kaçarcasına dışarı çıkmayan bu ikiliyi herkes merak ediyordu.
Fahriye omzunun üstünden attığı o tuhaf bakışlara son verdi ve kızına döndü. Ellerini Mercan'ın yanaklarına yaslayıp burnuna küçük bir öpücük kondurdu. Kızının aşağı sarkan o dolgun, pembe dudaklarını ısırmadan hemen önce gülümsedi. "Yeni arkadaşlar edinmek istemez misin? Bak, orada bir sürü çocuk var ve hepsi çok eğleniyor. Aralarına katılıp sende biraz oyun oyna tamam mı? Belki okulda aynı sınıfa düşersiniz ha!"
Mercan önünde birleştirdiği ellerini çözüp üstündeki pembe elbiseyi çırparken başını kaldırmadan da oyun oynayan çocuklara baktı. Kaydırakların, tırabzanların üstüne tırmanmış ve sevimli gürültülerin baş sebebi olan çocukların yüzlerindeki gülümseme Mercan'ı heyecanlandırdı.
"Ama," deyip soluklandı. "Benimle oyun oynamak istemezlerse?"
"Neden seninle oynamak istemesinler ki? Yeşillik'in yerine geçmek için can atacaklardır."
Fahriye'nin neşeli sesi Mercan'ı gülümsetti. "Ama Yeşillik bir tane kiii!" diye şakıdı küçük kız. Mercan işaret parmağını salıncaklara doğru çevirdi. "O zaman sallanabilir miyim?"
Fahriye, önce kızının işaret ettiği yere baktı. Normal zamanda sallanmayı çok seven kızının bu isteğini masumane bulabilirdi ancak salıncakların ikisinin de boş olduğunu, çocukların ise kaydıraklarda kalabalık oluşturduğunu görünce onun küçük bir oyun oynadığını anladı. Çocukların yanına yaklaşmaktan çekindiği için onlardan uzakta sallanacaktı. Sanırım, yaşıtları ile kaynaşması biraz uzun sürecekti.
"Tamam, hadi git sallan bakalım."
Fahriye kızının saçlarını düzelttikten sonra onu park alanına yolladı ve annelerin oluşturduğu o küçük ama kasvetli topluluğa doğru döndü. Tüm bakışların üzerinde olduğunu da o an anladı. Titrek bir nefes dudaklarından salındı, yutkunup ayaklarına zoraki komut verdi.
"Normal olmaya çalış Fahriye... Kimse senin geçmişinden haberdar değil, yalnızca altı yıldır selamsız sabahsız olduğun komşularınla tanışacaksın."
Kendi kendine mırıldanıp, ağır ağır annelerin yanına ulaştığında, korkunç bir sorgunun içine düştüğünü anladı.
Mercan salıncağa güçlükle çıktıktan sonra yere değmeyen ayaklarına hüzünle bakakaldı. Henüz tek başına sallanmayı öğrenebilecek hale gelmemiş, bunca zaman kendisini hep annesi sallamıştı ama şimdi yalnızdı. Annesinin uzun boylu kadınlar arasında kaybolduğunu görünce mavi gözleri diğer tarafa çevrildi. Kaydırakların tepesinde kahkaha atan çocuklara baktı, dudakları iyice büküldü. Onu sallayacak kimse yoktu.
Önce ayağının tekini yere değdirmeye çalıştı, sonra da bedenini hareket ettirerek sallanmaya... Ancak başarılı olamadı ve omuzları çöktü. Ellerini zincirlerden düşürüp önünde kavuştururken gözleri öylece eğlenen çocuklardaydı. Onların yanına gidip 'merhaba' demek onun için o kadar zordu ki, birisinin yanına gelip ona samimiyetle yaklaşmasını ya da oyuna davet etmesini beklemekten başka bir şey yapamadı.
Oysa oyuncakları yanında olsa hiçte bu kadar zor olmazdı.
Salıncaktan rahatsız edici gıcırtılar yükseldi, esen rüzgârın etkisi ile salıncak bir nebze kıpırdandı. Mercan'ın kaşları çatıldı, ardından da tüyleri adeta diken diken oldu.
Soğuğu ve getirilerini hissetti biranda. Elleri hızlıca zincirlere asıldığı anda salıncağı ağır ağır sallanmaya başladı.
Birisi onu sallıyor muydu?
Heyecanla başını kaldırdı ve arkasına baktı. Hiç kimse yoktu. Arkasında onu sallayabilecek kimse yoktu, öyleyse salıncağı böylesine güçlü nasıl sallanıyordu?
Etekleri savruldu, bir ileri bir geri giden salıncakta etrafına bakındı.
Bir şey onu sallıyordu.
İyi ama onu ne sallıyordu?
Soğuk...
Kan...
Tanıdık bir sessizlik...
Sonra onu gördü. Yeniden...
Hemen yanındaki salıncakta oturmuş, tıpkı Mercan gibi ağır ağır sallanıyordu. Varlığı sallayan kimse yoktu ama zaten birine ihtiyaç duymadığını çevresini sarmış kara dumanlar belli ediyordu. Ayakları olmamasına rağmen kendi kendini sallayabiliyordu ve aynı şekilde, Mercan'ı da o sallıyordu.
Karanlık bakışları Mercan'ın mavi gözlerindeydi. Mercan korkuyla titredi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Koşup annesine mi sarılmalıydı, kalıp Kalika ile konuşmalı mıydı?
"Mercan," diye fısıldadı varlık.
Mercan'ın tüylerini ürperten o ses zihninde yankılanıyordu ancak Kalika'nın dudakları kıpırdamıyordu. Kalika tıpkı ölü bir kız çocuğu gibiydi; Soluk, cansız ve kuru toprak misali dökülen korkunç bir tene sahipti. Bembeyaz teni, mor dudakları, koyu renkli göz halkaları vardı. Gözbebeklerinin olmadığı, karanlık kuyuları andıran gözleri ve simsiyah saçlarıyla Mercan'ı korkutuyordu. Kolları öylece önünde duruyor ve siyah parmakları Mercan'a bileğindeki sızıyı hatırlatıyordu.
Bir insan dudaklarını kıpırdatmadan konuşabilir miydi? Eşyaları hareket ettirebilir miydi? Aniden ortadan kaybolabilir miydi?
Hayır...
Ancak Kalika bir insan değildi.
"Neden buradasın?" diye korkakça sordu Mercan.
"Arkadaşın olmak istiyorum Mercan."
Mercan telaşla başını iki yana salladı. "Sen beni korkutuyorsun, sen bana zarar veriyorsun. Arkadaşlar kötü değildir!"
Sesi bir an için yükselince salıncağı da aynı hızla sarsıldı. Düşmemek için korkuyla zincirlere tutundu.
"Sana zarar vermiyorum Mercan," diye mırıldandı yeniden Kalika. "Sana zarar vermiyorum."
Mercan'ın bakışları çoraplarından dolayı görünmeyen bileğine kaydı. "Sen beni incittin, beni havaya kaldırdın."
Mercan'ın bakışları çoraplarından dolayı görünmeyen bileğine kaydı. "Sen beni incittin, beni havaya kaldırdın."
Elleri bir an için zincirlerden ayrılıp yukarı kalktığında, dün geceki havada asılı kaldığı anı hatırlatmaya çalıştı. "Sonra da bileğimi boyadın. Bak, bileğim çok acıyor."
"Sadece oyun oynamak istiyorum."
Mercan omuzlarını silkti. "O zaman beni incitmemelisin." Küçük kızın kaşları çatıldı, dudakları hafifçe büzüldü. Tombul yüzü sevimli bir hal alırken Kalika ağırca başını eğdi. Şimdiye dek hareketsizce duran suratı bu hareketi ile gerildi. "Seni incitmedim Mercan, bunu sen yaptın."
Salıncak yavaşladı, iki küçük kız öylece birbirine baktı. "Ben hiçbir şey yapmadım ki," dedi Mercan masumca, neler olduğunu anlamaya çalışarak. "Korktun, kaçıyordun ve düştün Mercan. Herkes gibi benden korktun ve kaçtın, ben sadece arkadaşım olmanı istemiştim."
"Düştüm mü?"
"Düştün ve kendini yaraladın Mercan."
Mercan'ın kaşları gözlerini gölgeleyecek kadar çatıldı, bakışları kumun üzerine düştü. Anıları hızlıca dün geceyi yokladı.
"Arkadaşım ol!" dedi varlık. Mercan korkuyla çığlık atıp hızla açık kapıdan koridora doğru koştu. Bir an için o kadar korkmuş ve telaşlanmıştı ki, önüne bakmadı bile. Elinde Yeşillik ile koşmaya ve bağırmaya devam ederken Yeşillik düştü, ellerinin arasından kayan oyuncak çok geçmeden yuvarlanıp ayaklarına takıldı. Annesinin kapısına ulaşmasına yalnızca birkaç adım kala düştü, Kalika onu tutmak istedi ama Mercan kaçtı.
"Ama..." diye mırıldandı Mercan. Zihninde karışan anıların ardından ellerini saçlarına götürüp çekiştirdi. Ara sıra annesinden gördüğü için yaptığı bu can yakıcı hareket, karışan anılarını yerine yerleştirmeye yardımcı oldu.
Mercan korkup kaçmış, sonunda ise Yeşillik'e takılıp düşmüştü.
"Üzülme Mercan, herkes benden kaçıyor."
Mercan Kalika'ya döndü ve dudaklarını büzdü. "Ama ben kötü bir çocuk değilim, iyi bir çocuğum. Ben kimseye küsmem, sende bana küsmemelisin tamam mı?" diyerek abartılı bir şekilde başını salladı Mercan.
"Benimle arkadaş olacak mısın?" diye sordu Kalika, dudakları bir an olsun kıpırdamadı ama o cılız çocuk sesi hep kızın kulağındaydı.
Mercan öylesine düşündü, "Önce..." diye başladığı söz yakınlarından gelen bir kıkırtı ile yarıda kesildi Mercan'ın. Mercan arkasını döndüğünde, bulunduğu salıncağın demirlerine yaslanmış, ellerini dudaklarına kapatarak kıkırdayan oğlan çocuğunu gördü. Sarı saçları ve beyaz teni ile güneş ışıkları altında parıldayan çocuk ellerini şaklattı.
"Neden kendi kendine konuşuyorsun kızım?" Çocuk güldü, ellerini tekrar çırptı.
"Kendi kendime konuşmuyorum ki," dedi Mercan. Arkasını dönüp diğer salıncakta oturan Kalika'yı işaret etti. "Yeni arkadaşlar ediniyorum."
Çocuk iyice güldü, üzerindeki beyaz kazağı salıncak demirlerine sürtünüp tüylendi. "Orada kimse yok ki akıllım." Küçük kahkahası Mercan'ın kulağına sinsi bir yılan gibi sokuldu. "Var işte!" diye ısrar etti Mercan. "Onu görmüyor musun?"
Zira gündüze gece gibi çöken Kalika'nın kara dumanlarını görmemek imkânsızdı. Kalika konuşmadı, küçük çocuk ise gülmeye devam etti. Mercan ile alay ededuran çocuk, Mercan yaşlarında, sarışın bir oğlandı ancak Mercan'dan bir hayli fazla bilgisi var gibi duruyordu.
"Kendi kendine konuşup hayal mi görüyorsun. Haha, kafadan sıyrık mısın yoksa?"
Mercan öfkeyle nefeslenip genç çocuğa baktı. "O ne demek bilmiyorum ama kendi kendime konuşmuyorum. Ben hep oyuncaklarımla, çiçeklerle ve annemle konuşurum."
Çocuk iyice keyiflendi, Mercan'ın oturduğu salıncağın zincirlerine asılıp onu sarstı. "Ka-fa-dan sıy-rık! Ka-fa-dan sıy-rık! Kendi kendine konuşanlara deli derler kızım! Delisin sen deli! Gidip onlara söyleyeceğim senin deli olduğunu!"
Küçük çocuk, biraz önce yanlarından ayrıldığı arkadaşlarının yanına hızla koşarken arada arkasına bakıp Mercan'a nanik yaptı. Mercan öfke ve şaşkınlıkla dolup taştı, ne yapacağını bilememekle birlikte parktaki küçük çocukların kendisine deli demesinden korktu.
Salıncaktan telaşla inip merdivenlerin yanında oturan çocuklara baktı. Aralarına karışan sarışın, beyaz kazaklı çocuk kendisini işaret edip bir şeyler söyledikten sonra herkes ona doğru döndü. Mercan, üzerine düşen bakışlarla ellerini önünde kavuşturup eteklerini savurdu ama hayır, bu sevinmesi değil, endişelenmesi gereken bir durumdu.
Biraz sonra orada oturan bütün çocuklar Mercan'a bakıp gülmeye ve nanik yapmaya başladı.
"Bana gülüyorlar," dedi Mercan. Altı yaşındaki bir kız çocuğu için o kadar kırılgan çıkmıştı ki sesi, onca yıllık acılar altında ezilmişçesine üzgündü. "Bana neden gülüyorlar? Deli olduğumu mu düşünüyorlar? Ben deli değilim ki."
Belki de delinin bile ne demek olduğundan bir haberdarlardı. "Hey deli!" diye bağırdı çocuk. "Deliler bu parka giremez!"
Mercan ellerini yumruk yaptı, dolgun alt dudağı titreşti. Dolan gözlerini silmek için elbisesinin kolunu kullanırken ağırca Kalika'ya döndü.
"Neden bir şey söylemedin?" diye sordu, biraz sitemle. "Arkadaşım olacağını söylemiştin ama senin yüzünden bana deli dediler! Hani beni incitmeyecektin, şimdi çok incindim."
Omuzlarını silkti, yüzü kızaracak kadar gözyaşları hızlanırken kırgınca Kalika'ya baktı. "Beni göremezler Mercan," dedi Kalika, tıslarcasına. Küçük kız, varlığın sesini kulağının hemen dibinden duydu. "Beni senden başka kimse de duyamaz."
"Neden?" dedi Mercan. "Seni nasıl göremiyorlar?"
"Çünkü ben seninle arkadaş olmak için geldim, onlarla değil," dedi.
Mercan akan burnunu çekip, elbisesinin ıslanan bileğini saklamak istercesine toparladı. "Sadece benimle mi arkadaş olacaksın?"
Kalika başını salladı, saçları yine dalgalandı. Mercan, kendisine deli diyen çocukların yanında durmaktansa, Kalika'nın dostluğunun daha iyi bir fikir olduğunu düşündü biranda.
"...Ve ben arkadaşlarımın incinmesini istemem."
Kalika'nın bakışları kaydıraktan kayan sarışın, beyaz kazaklı çocuğa çevrildi. Mercan'da merakla yeniden o çocuğa baktı. Sürekli etrafta dolanan, yanından geçtiği herkese dirsek atan ve bir hayli yaramaz olduğunu belli eden bu çocuğun üstü, diğerlerine nazaran çok daha düzgündü. Kazağı sürekli etrafa sürtündüğünden dolayı kirlenmeye başlamış, pantolonunun katlanmış paçaları kumla dolmuştu ancak yine de bakımlıydı; sarı saçları ışıl ışıl parıldıyordu. Bembeyaz görüntüsü ve zararlı enerjisiyle diğer çocuklardan kolayca ayrılabiliyordu. Şımarık yetiştirilmiş bir çocuk olduğunu herkes anlayabilirdi.
Kaydıraktan kaydıktan sonra koşarak merdivenlere tırmanmaya başladı, ilerlerken de küçük bir kız çocuğunu iteledi. Düşen kız, ağlayıp annesine koşarken kıkır kıkır güldü. Sonra biranda gülen yüzü soldu, merdivenden tırmanan bacakları birbirine dolandı. Elleri çaresizce tırabzanlara tutunmaya çalışırken bağırdı, parmakları biran için demiri değil boşluğu yakaladı. Eli havayı yakaladı, ayağı dolandı, elleri boşlukta sallandı. Tiz çığlığı parkı doldururken öne doğru yalpaladı ve ayağı merdivenler arasındaki boşluğa takılıverdi. Öne doğru düşmesiyle birlikte de bacağı büküldü ve çatırdayan kemiklerin sesi parkın dışından bile duyulabilecek kadar kuvvetle nüksetti. Korkunç bir çığlık ona eşlik etti.
"Anne! Anne! Aaaa!"
Küçük çocuğun acı dolu feryatları parkı adeta inletirken gözyaşları da yüzünü sırılsıklam ediverdi. Düştüğü yerden kalkamayan çocuk acı içinde annesini aradı.
"Anne!" Genç, sarışın bir kadın telaşla oğluna koştu. "Ege!"
Şık giyimi ve benzer fiziksel özellikleri ile çocuğun annesi olduğu ilk bakışta belli olan kadın koştuğu gibi oğlunu kucakladı. Ağlayan çocuğun başını göğsüne yasladığı gibi gözyaşlarını sildi. "Ege! Ne oldu?"
"Bacağım!" diye ağladı çocuk. Kızıla boyanan pantolonu da ayağının ne kadar kötü bir durumda olduğunu gün yüzüne çıkardı. Annesi korkuyla bağırdı, titreyen elleri ile ne yapacağını bilemedi.
Mercan korkuyla olduğu yerde kıpırdandı, yumruk halindeki ellerini öylesine çırptı. Çocuk ağladıkça acıyı kendi bacağında hissetti. O an çocuğun kemiğinin kırıldığını anlayamamıştı belki ama acı dolu gözyaşlarını görmek onu yeterince sarstı.
"Ona ne oldu?" diye sordu Mercan, titrekçe. Kaşları kavislenmiş, dudakları sarkmıştı. Kendisine deli diyen çocuk için endişelendi. "Neden ağlıyor ki?" diye mırıldandı. Arkasına döndü, Kalika'yı bir önceki yerinde bulamadı. Etrafına bakındı ancak ona dair bir iz bulamadı. Yine de vücudunu sarmalayan o soğuk rüzgârdan kurtulamadı. Biraz sonra annesinin koşarak parka girdiğini gördü.
"Bekleyin, bekleyin!" diyerek sarışın kadının yanına çöktü. "Açık kırık var, hareket ettirmemeliyiz," dedi. Sarışın kadın telaş ve şaşkınlıkla öylece kalakalırken Fahriye üzerindeki ceketi çıkardığı gibi çocuğun bileğine sardı. "İsmin ne ufaklık?" diye sordu ancak çocuk ağlamaktan onu duyamadı.
"Ege, adı Ege! Ne yapacağız?"
"Önce ambulansı arayın, biri ambulansı arasın!"
Annesinin bağırışı ile Mercan telaşlandı ve koşarak yanlarına geldi. "Anne?" diye fısıldadı. Fahriye hızlıca ona döndü. "Uzaklaş anneciğim, bir şey yok tamam mı? Uzaklaş hadi."
Mercan başını iki yana salladı, ayaklarının önünde, merdivenlerin arasına sıkışmış çocuğun çığlıklarını dinledi. "Ne oldu anne?"
"Bir şey yok Mercan, o tarafa git hadi!"
Ancak Mercan çocuğun pantolonundaki kanı gördü. Merdivenlerin arasındaki o küçücük çocuğun pantolonunun kıpkırmızı olduğunu gördü. Kanın ne demek olduğunu biliyordu, ne yazık ki bu kadar fazla kırmızılığın ne anlama geldiğini bilmiyordu. Gözleri öylece ağlayan çocukta kalakalırken, tanımadığı bir kadın aniden kolundan tutup onu uzaklaştırmaya çalıştı. Belli belirsiz mırıltısı Mercan'ın kulaklarında yankılandı. "Ambulansı arıyorum şimdi."
Mercan kadının sürüklemesi ile adım adım annesinden uzaklaşırken çocuğun çığlıklarının gittikçe gürleştiğini hissetti. Tüm çocuklar annelerinin dizlerine sarılmış bir halde öylece izlerken Mercan'da annesine gitmek için çabaladı. "Anne! Anne! Anne!"
Kolundan tutan kadın yanına çöküp onu kendine çekti. "Bir şey yok tatlım, annen yalnızca düşen çocuğa yardım ediyor tamam mı? Bir şey yok, buraya gel." Kadının yatıştırıcı sesi biraz sonra değişti.
"Alo? Burası Mavi Kuş sitesi... Biz parktayız. Altı yaşlarında bir çocuk parkta düştü, sanırım kanaması var..."
Kadının konuşması Mercan'dan farklı bir yöne saptı ancak Mercan'a dolanmış kolu bir an olsun gevşemedi. Annesinin adını sayıklayarak kadının kolları arasından kurtulmaya çalıştı Mercan. Buğulanmış gözlerinin arasından merdivenlerin önünde oturan annesini zorlukla seçti.
"Anne!"
Fahriye çıkardığı ceketini sıkıca çocuğun bacağına doladıktan sonra sarışın kadın ile üçe kadar saydı. Küçük çocuk yavaşça havalandı ve merdivenlerden sıyrılıp kuma yatırıldı. "Hareket etme ufaklık, tamam mı? Eğer hareket etmezsen canın yanmayacak ve doktorlar gelip sana yardım edecek. Hareket edersen annen de üzülür."
"Anne, canım çok yanıyor anne!"
"Bir şey yok oğlum, geçecek tamam mı? Hiçbir şey yok! Hayır, bakma sen! Hiçbir şey yok!"
"Acıyor anne, acıyor!"
Biraz sonra ambulans geldi, beyaz önlüklü insanlar gelip küçük oğlanı araca bindirdi. Fahriye, ışıklar saçan aracın yanında bir kadın ile konuştu. Ceketini geri almadı, ambulansın kapıları kapandı. Araç, kuvvetli bir ses eşliğinde siteden çıkarken annesi ağırca yanına yaklaştı. Koluna asılan kadın kendisini bırakınca Mercan hızla annesine koştu. Dizlerine sarıldı, saçlarını okşayışını keyifle karşıladı. Sessiz ağlayışı iç çekişlere dönüştüğü sırada annesi onu kucağına aldı. Saçları şefkatle taranırken mırıldandı. "Ona ne oldu anne? Onu nereye götürüyorlar?"
"Bir şeyi yok anneciğim, sadece hastaneye gidip muayene olacak."
"Hasta mı oldu? Çok mu canı yanıyordu?"
"Geçecek, merak etme."
"Ama o incindi değil mi?"
"Biraz incindi ama üzülmene gerek yok. Onunla tanışmış mıydın?"
Mercan başını ağırca salladı. "O bana deli dedi."
***
Sizce Kalika'yı yalnızca Mercan'ın görmesinin ve duymasının nedeni ne? Yalnızca dostluğun getirdiği bir bağ mı yoksa çok daha fazlası mı var?
Yazara meydan okumak isteyenler için; siz olsaydınız bunun nedeni ne yapardınız?








