İçeriğe geç

Lanetli Aşk

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Lanetli Aşk

Bölüm 1

Yeni çocuk tanışma ve zorbalık

Merhaba benim adım Yun-seo buda benim hikayem. Okulumuza yeni biri gelidi. Bu bir erkek ve ilgi bağımlısı; istiyor ki tüm kızlar ona baksın. Bu çocuk bir sınıf alt sınıftan, yani bizim sınıfa geçiyor. O gelmeden önce zaten dedikodular yayılmışdı, herkes okula yeni birinin geleceğini biliyordu. Bu yüzden herkes onunla tanışmak istiyordu. Zaten çocuk bizim sınıfa geldi. Bizim kızlar da genelde erkek bağımlısı ama Ha-Neul ve ben değiliz. Ben de sıkıntıdan resim çiziyordum; kafam karışık, dalmışım tamamen. Neyse, bu çocuğun ismi Do-Yun. Do-Yun sınıfa girince kız erkek fark etmeden herkese el uzatıyordu. Ama bir tek Ha-Neul el uzatmıyordu çünkü Ha-Neul erkeklerden hoşlanmaz. Do-Yun herkese selam verdikten sonra benim sıramın önüne geldi. Ben de en ön sırada, kapıya yakın tarafta oturuyorum. Do-Yun yanıma gelidi ve "Ver" dedi. Ama ben dalmışım, olaydan tamamen habersizim. Ne demek istediğini anlamayıp elimdeki resmi uzatdım. Do-Yun resme baktı ve “Napayım ben bunu?” dedi. Ben de şaşkın bir şekilde, “Resmimi istemedin mi?” diye sordum. O da, “Hayır,” dedi. Ben de şaşkınca, “Ee ne istedin?” diye sordum. Sonra birden Do-Yun elimi tutdu — selamlaşmak için. Şaşkına döndüm. İlk elime, sonra çocuğun gözlerine baktım. Göz göze geldik bir anlığına. Sonra Do-Yun, “Görüşürüz,” deyip arkasını dönerek kendi sınıfına gitdi. Do-Yun hep kızlarla iyi anlaşıyordu, erkeklerle de arası gayet iyiydi. Herkesle rahat iletişim kurabiliyordu. Bir gün biz kızlarla pencere kenarında durmuş sohbet ediyorduk. Bizim okulun penceresi sokağa bakıyordu, yani yoldan geçen biri konuştuklarımızı duyabilirdi. Sohbet ederken konu bir şekilde Do-Yun'a geldi. Kızlardan biri, "Bence Do-Yun çok yakışıklı, sanırım ona aşık oldum," falan dedi. Diğerleri de gülüştü. Ben ise içten içe sinirlenmiştim ve şöyle dedim: "Hiç de bile, bence şımarık biri. Zengin bebesi işte… Öyle tipleri hiç sevmem. Kendini beğenmiş havası da 1500!" Kızlar bana dönüp, "Saçmalama!" falan dediler ama iş işten geçmişti. Meğerse o sırada Do-Yun, pencerenin hemen altında durmuş bizi duyuyormuş. Tüm söylediklerimi duymuş ve bana içerlemişti. Sinirlenmişti, kırılmıştı. Ama bunu kimseye belli etmemişti… Sadece içine atmıştı. Bir gün geçmişti aradan. Ertesi sabah okula doğru yürürken daha okul kapısına yaklaşmadan Do-Yun aniden koşup önümden geçti ve benden önce okula girdi. Bunu çok da önemsemedim ama kapıdan geçerken bana sert, garip bir bakış attı. Şaşırdım. “Napıyorsun?” diye sordum, ama hiçbir şey demeden uzaklaştı. Sinirlendim ama kendime “takma” dedim. Biz her sabah okulun önünde himn okunmasını bekleriz. O sırada da yine o, aynı şekilde bana sert bakışlar atıyordu. Rahatsız olmuştum ama belli etmemeye çalıştım. Himn bittikten sonra sınıfa geçtim. Derse girdik. Ders bittiğinde Do-Yun bizim sınıfa geldi, sınıftakilerle sohbet etmek için. Bizim sınıfta ceketlerimizi astığımız bir yer var. Oradan geçerken, sanki yanlışlıkla eli değmiş gibi yaptı ama yalnızca benim ceketim yere düştü. Hiçbir şey söylemedi. Kızlardan biri, “Ben alırım,” dedi ama ben hemen araya girdim: “Yok, ben alırım.” dedim ve ceketimi yerden aldım. O sırada Do-Yun bir anda resmimi aldı eline, baktı ve küçümseyerek, “Çok çirkinmiş,” dedi. Yetmedi, resmin üzerine kalemle bıyık çizdi. İçimde bir şeyler koptu. Kalbim kırıldı. Gözyaşlarımı tutamadım ve ağlamaya başladım.Bu olanlara sinirlenen Eun-U, “Ne yaptın sen?!” diye bağırdı Do-Yun’a. Yanına gelen Seo-Jun da şaşkınlıkla olanlara bakıyordu. Asıl canım, Ha-Neul yanıma geldi ve sarıldı. “Üzülme, o sadece şımarık. Değmez,” dedi. Ama ben çoktan kırılmıştım... Sabrım taşmıştı. Kendimi tutamadım ve Do-Yun’un sınıfına gittim. Onu çağırdım, ikimiz bir köşeye geçip konuşmaya başladık. “Böyle bir şeyi nasıl yaparsın?” dedim gözlerine bakarak. “Bu defa ciddiyim, seni müdüre söyleyeceğim.” Do-Yun sadece sırıtarak bana baktı. “Git, söyle,” dedi gayet rahat bir şekilde. Şaşırmıştım. Bu kadar umursamaz ve soğukkanlı olması beni şaşkına çevirmişti. Sonra kulağıma eğilip alçak bir sesle dedi ki: “Sen bunu bilemezsin... Paranın olduğu her yerde güç vardır. İstediğimi sustururum. Ailene ya da akrabana söylersen zararlı çıkan sen olursun.” Sözleri içime bir korku salmıştı. Haklıydı... Parayla her şey mümkündü. Ellerim kolum bağlanmıştı sanki. O günden sonra zorbalıklar devam etti. Eun-U, Seo-Jun ya da Ha-Neul yanımda olduğunda fazla bir şey yapmıyordu ama bakışlarını hep üzerimde hissediyordum. Voleybol oynarken defalarca topu kafama attı — sözde “yanlışlıkla”. Onunla karşılaşınca yolumu değiştiriyordum, varlığı bile beni rahatsız ediyordu. Bir gün Do-Yun ve sınıf arkadaşının arasında bir konuşma geçmiş. Benim bundan haberim yoktu. Meğer Do-Yun, sınıfımızdaki kızlar hakkında bilgi toplamış. Sınıf arkadaşı ona şöyle demiş: “Bu sınıfta Yun-Seo ve Ha-Neul dışında herkesin sevgilisi oldu. Ha-Neul’den hoşlananlar oldu ama o kimseyi kabul etmedi. Ama Yun-Seo’dan hoşlanan bile olmamış.” Do-Yun bir an durdu, sonra başını çevirip sordu: “Hiç mi olmamış? Garip… bir sorunu falan mı var?” Yanındaki çocuk omuz silkti. “Yok ya… Bence abisi yüzünden. Şu an okulda değil ama abisi iyi biriydi. Okuldaki herkes onu severdi, saygı duyardı. Belki onun gölgesinde kaldığı için böyle.” Bu konuşmadan birkaç gün geçti. Do-Yun hâlâ bana zorbalık yapıyordu. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. İçimde onu çağırıp konuşmak vardı ama çok korkuyordum. Ya bana zarar verirse? Cesaret edememiştim. Bu sırada Do-Yun ve yakın arkadaşı arasında yeni bir konuşma geçti, benimse bundan haberim yoktu. Do-Yun canı sıkılmış şekilde, “Canım sıkılıyor, hadi iddiaya girelim. Kaybedersem sana 100 dollar veririm,” dedi. Arkadaşı sordu: “Ne iddiası?” Do-Yun gülümsedi: “Eğer Yun-Seo’yla sevgili olursam, sen kaybedersin ve ne istersem yapacaksın. Ama olamazsam, ben sana 100 dollar veririm.” Çocuk bir an düşündü, sonra başıyla onayladı: “Kabul.” Ve böylece aralarında kirli bir iddia başladı. Benimse bundan hâlâ haberim yoktu… Bu iddiadan birkaç gün sonra sınıftan dışarı çıkmak istemiyordum. Ya Do-Yun beni görürse diye içimde garip bir huzursuzluk vardı. Yine derste resim çizerken, bir anda Do-Yun geldi. Onu görünce panikle çizimimi hemen çantama koymaya çalıştım ama elimden aldı. “Oo baya güzel çizmişsin,” dedi. Sonra ekledi: “O gün için üzgünüm, eğlencesine yapmıştım. Kırıldıysan özür dilerim.” Hiçbir şey demedim. Hem sinirliydim, hem de şaşkındım. Bir oyun mu oynuyordu yine? Birden, “Sana okul çıkışında bir şey söyleyeceğim,” dedi. Sınıftaki çocuklar hemen klasik tepkilerini verdi: “Ooo!” falan diye bağırmaya başladılar. İçimden “dükireyim sizin ooo’nunuza” dedim. Gerçekten gıcık oluyordum. Çünkü ben bir erkekle bu kadar yakın olmayı insanların önünde yaşamak istemiyordum. Herkesin duyması, görmesi için özellikle sınıfta söyledi sanki. Resmime verdiği tepki de fazla samimiydi, garipti. İçimde bir ses, “Kesin bir planı var,” diyordu. Belki bana yine bir şey yapacaktı. Okul çıkışında buluşsam mı, diye düşündüm. Ama sonra kendi kendime dedim ki, korkunun ecele faydası yok. Zaten nereye kadar kaçacaktım? Belki de artık bir sınır çizmeliydim. Kim olduğumu anlaması gerekiyordu.Neyse işte, dersler bitti. Okulun çıkışına doğru yürüdüm. Gözüm hemen Do-Yun’u aradı. Oradaydı. Beni gerçekten bekliyordu. Yavaşça yanına gittim. İçimde tarif edemeyeceğim bir korku vardı ama belli etmek istemedim. Güçlü görünmeliydim. Birlikte biraz okuldan uzaklaştık. Sessizlik vardı ama ağır bir sessizlik. Sonra Do-Yun, “Sana bir şey demem lazım,” dedi. Ben de, “Benim de sana bir şey demem lazım,” dedim. Şaşırdı ama, “Tamam, önce sen söyle,” dedi. Derin bir nefes aldım. Artık susamazdım. “Sen çok kötü birisin,” dedim. “Paran ve gücün var diye bana zorbalık yapıyorsun. Oysa ben sana hiçbir şey yapmadım. Cidden salaksın Do-Yun. Eğer bir kez daha bana böyle davranırsan, iyi olmaz. Sana gerçekten zarar verebilirim.” O, her zamanki gibi egolu bir şekilde sırıtınca, içimden bir şey koptu. Sinirime dayanamadım ve bir anda “AĞĞĞĞĞĞ!” diye bağırmaya başladım. İçimde ne varsa fırlattım sesimle. Tam o sırada… bana sarıldı. Sadece 3 saniye sürdü belki ama bana bir dakika gibi geldi. Zaman durmuştu sanki. Kalbim karmakarışıktı. Sonra kendime geldim, onu ittim ve tokat attım: “Ne yapıyorsun sen?!” Gözümün içine bakarak dedi ki, “Bağırıyordun. Seni susturmak istedim… Üzgünüm.”Hiçbir şey demedim. Sadece döndüm ve koşa koşa eve gittim. İçim karmakarışıktı. Ne yaşanmıştı az önce? O sarılma da neydi? Bir günde ne değişmişti? Eve gittim. Do-Yun da kendi evine gitmişti. O sırada kendi kendine konuşuyormuş ama benim bundan haberim yoktu. Kendi kendine, “Öff bu ne ya… Bir de oturup kız tripi çekeceğim. 100 dollar o kadar da büyük bir şey değil ama bu salak çocuğa istediğimi yaptırmak istiyorum. Ama iddiayı kazanmak için bu aptal Yun-seo nun kalbine girmek gerekiyor. Ona hediye falan alacağım. Ne işlere düştüm ya... Zaten sevgilisi olmadığı için üstüme koşar diye düşündüm,” diyormuş. Sonra da iç çekip, “Hâlâ bana kızgın. Resmine bıyık çizmiştim. En iyisi ona boya alayım,” demiş. Ertesi gün ben okula gittim. Okulun kapısından girerken Do-Yun’u gördüm. Kendi sınıfının penceresinden bana selam veriyordu. Şaşırdım ama bir yandan da sinir oldum. Hiçbir şey demeden geçip sınıfa girdim. Sıramın başına oturduğumda bir şey fark ettim… Sıramın altında bir hediye paketi vardı. Şaşkın bir şekilde, “Bu ne?” diye mırıldandım. Paketi açtım. İçinden boya çıktı… ve bir not. Notta şöyle yazıyordu: “Dün için üzgünüm. O an çaresizdim, bağırmanı istemedim. Ve resmin için de üzgünüm.” Bu hediye beni daha da sinirlendirdi.“Hıh! Tabii ya, kesin boya alınca her şey düzeliyor sanki. Resim geri mi geliyor?” dedim içimden. Daha çok öfkelendim. Notu çantama koydum ama yırtmak için okul çıkışını beklemeye karar verdim. Boyaları ise sınıftaki dolabıma sakladım. Sınıfa döndüğümde her şey çok garipti. Çocukların “oo” sesleri, alaycı bakışları... Ne olduğunu anlamamıştım. Ha-Neul beni kolumdan çekip kenara götürdü, “Sen tuvaletteyken çantan yere düştü, içinden o not çıktı. Kızlardan biri de sesiyle okuyuverdi…” dedi. Şoktaydım. Notu çantamda unutmuşum… Ne Eun-U ne de Seo-Jun çocuklara durumu düzgün anlatabilmiş. “Yanlış anladınız” desem de, hiçbiri ikna olmadı. Herkes beni Do-Yun’la eşleştiriyordu. En kötüsü de… Do-Yun bu olanlardan memnundu. Yüzünde o kendine özgü sırıtışı vardı. Dayanamadım, onu hemen dışarı çağırdım. “Yaptığından memnun musun?” dedim. “Daha düne kadar bana zorbalık yapıyordun. Şimdi senin yüzünden herkes bizi shipliyor. Senin gibi kararsız bir pislik yüzünden!” dedim. Ama o sadece sırıttı ve, “En büyük aşklar nefretle başlar,” dedi. Sinirden gözlerim dolmuştu. “Ne?!” diyebildim sadece. Ardından sınıfa geri döndü, çantasından o bana aldığı boyaları çıkarıp sınıfa göstererek, bana ne kadar “değer” verdiğini anlattı. Herkes gülmeye başladı. Alay edildikçe içim sıkışıyordu. Ders bitince çıkıp eve doğru yürürken bir kız önüme çıktı. Yakamdan tuttu, “Do-Yun’dan uzak dur. O benim!” dedi. Gözlerinin içi öfkeyle doluydu. Ben de umursamazca, “Al senin olsun. Ben meraklı değilim,” deyip geçtim. Sonra Koşa koşa Do-Yun’un yanına gidip onun çantasını taşımaya başladı. İçimden dedim ki: “Sen sadece bir yalkasın. Bakalım bunu ne zaman fark edeceksin?” Ama ben… sinirden içim içimi yiyordu. Do-Yun’un bu ikiyüzlü tavırları beni çıldırtıyordu. Evde oturmuş TikTok izliyordum. Keyfim yerindeydi, ta ki telefonuma gelen o bilinmeyen numaradan mesajı görene kadar. “Selam” yazmıştı biri. “Selam?” diye cevap verdim ve hemen sordum, “Kimsin?” Gelen cevap beni hem şaşırttı hem de sinirlendirdi. Yazanın Do-Yun olduğunu öğrendim. Hemen yazdım: “Bana yazma, istemiyorum. Yoksa engellerim.” Ama o paniklemiş gibiydi, “Dur, dur… Üzgünüm,” diye yazdı. “Çocuklara söyleyeceğim, bir daha böyle şakalar yapmayacaklar,” dedi. Sinirim hâlâ geçmemişti ama “Tamam,” yazdım. Sonra tekrar mesaj attı: “Üzgünüm… resim için, bugün için, her şey için…” Artık sabrım taşmıştı. “Peki bana neden zorbalık yapıyordun?” diye sordum. Verdiği cevap beni hem şaşırttı hem de kızdırdı: “Seni sinir etmek çok eğlenceliydi.” Hemen yazdım: “Bu sinir etmek değil, zorbalık. Resmime bıyık çizdin, ceketimi düşürdün, bana top attın…” Yine “Üzgünüm,” dedi. Ben devam ettim: “Sınıftaki çocuklar da beni lakaplarla sinir eder ama seninki daha fazlasıydı. Sen zorbalık yaptın. Hem de bana en çok acı vereni yaptın. Emek verdiğim resmimi mahvettin.” Uzun bir süre cevap vermedi. Tam yazmaktan vazgeçecektim ki, bir mesaj geldi: “Üzgünüm… Bir fikrim var. Sana aldığım boyayla birlikte bir şey çizelim. Hiç resim çizmem ama senin için deneyeceğim.”İlk başta kabul etmek istemedim ama sonra… Onun ne kadar yeteneksiz olduğunu görüp biraz gülmek istedim. Ve neden bilmiyorum… Kalbim biraz hızlı atmaya başladı. Kabul ettim. O da hemen “Tamam,” yazdı. Yarın, barışmamız için birlikte bir resim çizecektik. Yarın olmuştu ve okula gittim. Daha kapıdan içeri girerken Do-Yun koşarak yanıma geldi. “Merhaba, resim için hazırım,” dedi. Hafifçe sırıttım ama hemen ciddileştim. “Sınıftakilere aramızda bir şey olmadığını söyleyeceksin. Bir de bu resmi hocanın ödevi diyeceğiz,” dedim. Başını sallayıp kabul etti. Sınıfa girdik. İlk işi, dedikoduları susturmak oldu. Sonra sırama geçtim, o da yanıma oturdu. “Ne çizeceğiz?” diye sordu. “Güvercin,” dedim. “Sonuçta barışı temsil ediyor.” Kabul etti. “Hadi taslağını at,” dedim. Çizmeye çalıştı ama gerçekten berbattı. “Sıfırdan başlıyoruz,” dedim. Alışması için çizgiler, daireler çizmesini söyledim ama hemen karşı çıktı: “Çizelim bitsin işte, ne gerek var?” Kafamı salladım. “O zaman barışmıyoruz,” dedim. Biraz homurdanarak kabul etti. Ama bir süre sonra eğlenmeye başladı. Resim çizmek ona iyi gelmişti, yüzündeki ifade değişmişti. Ben o sırada boya, fırça, renkleri hazırlıyordum. O da güvercinin taslağını çizmeye başlamıştı. Sonra birden omzuma dokundu. “Şurayı çizemiyorum,” dedi. “Ver ben çizerim,” dedim. “Hayır, ben çizeceğim,” dedi.Elinden tuttum, birlikte çizmeye başladık. Ama onun dikkati çizimde değil, bendeydi. Elinden tutmam onu şaşırtmıştı. Gözlerime baktı, ben de ona baktım. O an... sanki gözlerindeki o soğuk, zorba çocuk gitmişti. İlk tanıştığımız andaki gibi olmuştu her şey, o selamlaşma anı gibi. Elini bıraktım, ama o hâlâ şaşkındı. Resmi birlikte tamamladık. Sonra bana döndü: “Bu resim bende kalsa olur mu?” “Olur,” dedim sadece. Resme uzun uzun baktı. Sanki ilk kez bir şey başarmış gibiydi. Ve nedense... bu beni mutlu etti. Do-Yun artık gözüme kötü biri gibi gelmiyordu. Ama yine de... her ihtimale karşı ipleri sıkı tutuyordum. O gün her şey benim için iyi başlamıştı. Eve vardığımda hâlâ huzurluydum ama Do-Yun’a karşı içimde bir mesafe vardı. Ona hemen güvenmek istemiyordum. Bu yüzden onu biraz test etmeye karar verdim — trip atacaktım. Ertesi gün okula gittim. Do-Yun her zamanki gibi samimiydi ama ben ona karşı soğuktum. İlk başta çok da önemsemedi gibi davrandı. Ama bu birkaç gün sürdü. Derken bir gün, yine trip atarken bana baktı ve konuşmak istediğini söyledi. Kabul ettim. “Neden böyle davranıyorsun?” diye sordu. “Nasıl davranıyormuşum?” dedim. “Trip atıyorsun,” dedi. “Acaba neden?” dedim. Aslında ortada bir sebep yoktu ama madem trip atıyordum, bahaneyi de uydurmam gerekiyordu. “Bilmiyorum nedenini,” dedi. “O kız yüzünden,” dedim. “Geldi, yakamdan tuttu, beni tehdit etti.” Do-Yun güldü: “Kıskandın mı yoksa?” Gerildim. “Hayır! Asla! Sadece beni tehdit etmesi sinirimi bozdu. Ve sen de onu köle gibi kullanıyorsun,” dedim. “Bunu o istiyor,” dedi. “Karşılığında benimle takılabiliyor.” İçim cız etti. “Senin hiç kalbin yok mu? İnsanların duygularıyla oynanmaz!” dedim. Gülümseyerek, neredeyse alaycı bir sesle, “Bunu kafana sok. Ben kötü biriyim,” dedi. O an gerçekten sinirim bozuldu ve arkamı dönüp gittim.Meğer Do-Yun bu konuşmadan sonra bir karar almış. Tribimi daha fazla çekmek istememiş. Bu yüzden bana para karşılığı sevgili olma teklifi etmeye karar vermiş ama bundan haberim yoktu. O gün okuldan eve dönerken iki yolum vardı: biri asfalt yoldu, ama orada hep köpekler olurdu; diğeri ise orman yoluydu. Ben orman yolunu seçtim, daha sessizdi. Ama arkamdan Do-Yun da geliyormuş, farkında değildim. Yürürken yanımda siyah bir araba durdu. İçim ürperdi. Arabadan bir adam indi ve bir anda beni tutup arabaya çekmeye başladı. Bağırmaya başladım: “İmdat! İmdat!” Tam o sırada Do-Yun koşa koşa geldi. Adam, onu görünce panikledi, bana bir yumruk attı ve hızla arabaya atlayıp kaçtı. Do-Yun hemen yanıma geldi, diz çöktü. “İyi misin?” dedi. Gözlerimi açtım, başım dönüyordu. Gözyaşlarım akmaya başladı. Ona sarıldım. O an… hayatımda hiç bu kadar güvende hissetmemiştim. Hayatımı kurtarmıştı. Ve artık ona karşı duyduğum nefret… sanki yavaş yavaş silinmeye başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.