Lanetin Varisi
Bölüm 1: Kanlı Dolunayın Çocuğu
Rüzgâr, kuzey dağlarından kopup gelen keskin bir bıçak gibi Vargen Vadisi’nin taş sokaklarında dolaşıyordu. Gece henüz yeni çökmüştü. Gökyüzünü kaplayan siyah bulutlar, ay ışığını yutmuş; yıldızlar sanki korkudan saklanmıştı.
Köyün yaşlıları meydanda toplanmıştı.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Sadece köyün tam ortasında yükselen kadim taş saatin ağır ağır çalan çanı duyuluyordu.
Dong…
Dong…
Dong…
On ikinci vuruşun ardından gökyüzü ansızın değişti.
Bulutlar ikiye ayrıldı.
Ay görünmeye başladı.
Ama bu, bildikleri ay değildi.
Kanın en koyu tonunu andıran kızıl bir dolunay, göğün ortasında bütün ihtişamıyla yükseliyordu.
Aynı anda vadinin dört bir yanından kuzgun sesleri yükseldi.
İlk başta birkaç taneydi.
Sonra onlarca…
Yüzlerce…
Binlerce…
Gökyüzü siyah kanatlarla kaplandı.
Kadınlar korkuyla çocuklarını evlerine sürükledi.
Adamlar istemsizce diz çöktü.
Bazıları dua etmeye başladı.
Bazıları ise titreyen elleriyle boyunlarında taşıdıkları tılsımlara sarıldı.
Köyün en yaşlı kahini Elron, bastonuna dayanarak gökyüzüne baktı.
Yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Titreyen dudaklarından yalnızca birkaç kelime döküldü.
“Hayır…”
Yanındaki genç rahip şaşkınlıkla sordu.
“Ne oldu, üstat?”
Elron cevap vermedi.
Eski, yıpranmış deri cildini açtı.
Sayfalar rüzgârın etkisiyle kendi kendine çevrilmeye başladı.
Bir sayfada durdu.
Sayfanın ortasında siyah mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı.
“Kanlı Dolunay doğduğunda, ölüm sessizce yürümeye başlar. O gece dünyaya gelen çocuk, ya insanlığın sonu olacak ya da kaderini yeniden yazacaktır.”
Elron’un elleri titriyordu.
“Yıllardır bunun yalnızca bir masal olduğunu sandım…”
Tam o sırada köyün doğu tarafındaki küçük kulübelerden birinden acı dolu bir kadın çığlığı yükseldi.
Doğum başlamıştı.
Küçük kulübenin içinde yalnızca üç kişi vardı.
Doğum yapan genç kadın Alya…
Kocası Daren…
Ve yaşlı ebe Mirena.
Alya’nın alnından boncuk boncuk terler akıyordu.
Acıyla inledi.
“Daren…”
Genç adam karısının elini sımsıkı tuttu.
“Buradayım.”
“Çocuğumuzu koru…”
Daren gülümsemeye çalıştı.
“Koruyacağım.”
Fakat o anda kulübenin kapısı sertçe açıldı.
Köyün kahini Elron içeri girdi.
Gözleri doğrudan Alya’nın karnına çevrilmişti.
Kimse konuşamadı.
Ebe Mirena sessizliği bozdu.
“Bu yaptığınız doğru değil. Doğum devam ediyor.”
Elron ağır adımlarla yaklaştı.
“Bu gece doğacak çocuk…”
Derin bir nefes aldı.
“…kehanetin çocuğu olabilir.”
Daren öfkeyle ayağa kalktı.
“Ne saçmalıyorsunuz siz?”
“Keşke saçmalıyor olsaydım.”
Tam o sırada kulübenin dışından kurt ulumaları yükseldi.
Ardından yer hafifçe sarsıldı.
Raflarda duran testiler yere düşerek paramparça oldu.
Mirena ürkerek kapıya baktı.
“Bu… normal değil.”
Elron gözlerini kapattı.
“Başlıyor…”
Alya son kez bütün gücüyle bağırdı.
Ve ardından…
Sessizlik.
Birkaç saniye boyunca kulübede tek bir ses bile duyulmadı.
Sonra bir bebeğin ağlayışı duyuldu.
Ancak aynı anda dışarıdaki bütün kuzgunlar sustu.
Rüzgâr kesildi.
Alevler donmuş gibi hareketsiz kaldı.
Dünya nefesini tutmuş gibiydi.
Mirena bebeği kucağına aldı.
Yüzündeki mutluluk birkaç saniye içinde yerini dehşete bıraktı.
Elleri titremeye başladı.
“Bu… bu mümkün değil.”
Daren telaşlandı.
“Ne oldu? Söyle!”
Mirena bebeği yavaşça çevirdi.
Bebeğin göğsünde doğuştan gelen siyah bir mühür vardı.
Köklerini andıran damarlar gibi tüm göğsüne yayılıyor, arada sırada koyu kırmızı bir ışıkla titreşiyordu.
Elron dizlerinin üzerine çöktü.
“Kadim Lanet Mührü…”
Kulübenin içindeki hava ağırlaştı.
Kapının dışında bekleyen köylüler de içeri doluştu.
Biri mührü görünce korkuyla bağırdı.
“Lanet!”
Bir başkası geri çekildi.
“Onu yaşatırsak hepimiz ölürüz.”
Kalabalık büyüdükçe korku da büyüyordu.
Alya ise oğlunu kucağına almak için ellerini uzattı.
“O benim evladım…”
Kimse onu dinlemiyordu.
Daren bebeğini Mirena’nın elinden aldı.
Sesi öfkeyle titriyordu.
“Bu çocuk benim oğlum.”
Köylülerden iri yapılı bir adam öne çıktı.
“Hayır.”
Elindeki baltayı kaldırdı.
“Bu çocuk felaketin ta kendisi.”
Daren de kılıcını çekti.
“Bir adım daha atarsan seni öldürürüm.”
İki taraf birbirine bakarken dışarıdan gök gürültüsünü andıran korkunç bir ses duyuldu.
Dağlardan devasa bir kaya parçası koparak vadinin girişine düştü.
Ardından uzaklardan canavar kükremeleri yükselmeye başladı.
Köylüler paniğe kapıldı.
“Her şey onun yüzünden!”
“Doğduğu anda felaket başladı!”
“Onu öldürün!”
Alya ağlayarak bağırdı.
“Yapmayın! O daha bir bebek!”
Elron bastonunu yere vurdu.
“Geri çekilin!”
Kalabalık sustu.
Yaşlı kahin derin bir nefes aldı.
“Bugün bu bebeği öldürürseniz, belki de kehaneti kendi ellerinizle gerçekleştirmiş olursunuz.”
Köylüler şaşkınlıkla birbirine baktı.
İri adam homurdandı.
“O zaman ne yapacağız?”
Elron gözlerini bebeğe çevirdi.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonunda sesi taş kadar sert çıktı.
“Öldürmeyeceğiz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Onu… insanlardan uzak bir yere bırakacağız.”
Alya’nın gözlerinden yaşlar boşandı.
“Hayır…”
Daren’in yüzü öfkeyle kasıldı.
“Siz aklınızı mı kaçırdınız?”
Fakat köylülerin korkusu artık akıllarını bastırmıştı.
Hiçbiri bebeğe yaklaşmaya cesaret edemiyor, ama onun köyde kalmasını da istemiyordu.
O gece verilen karar, yalnızca küçük bir bebeğin değil; bütün dünyanın kaderini değiştirecekti.
Kanlı dolunay hâlâ gökyüzünde asılı duruyordu.
Ve hiç kimsenin fark etmediği bir yerde…
Vadinin en yüksek kayalığında, siyah pelerinli yaşlı bir adam sessizce köyü izliyordu.
Yüzü gölgelerin arasında saklıydı.
Fısıltı hâlinde konuştu.
“Sonunda… seni buldum.”
Rüzgâr yeniden esmeye başladı.
Kızıl ayın altında, kadim mühür bebeğin göğsünde bir kez daha parladı.
Bu parıltı, yüzyıllardır uyuyan karanlığın ilk nefesiydi.
Bölüm Sonu