Yarınları körelmiş bir merhamet, dünleriyse yamalı bir vicdan; hâl böyle olunca ne bekleyebilirlerdi ki bugünden?
Kollarında öldü sevdiği her şey. Zaman ilerlerken Asude’nin varlığa sırt çevirdi. Kendi klişesine gömülüp koltuğuna oturdu. Büyük yuvarlak camdan izlemeye başladı engin denizi… Uzanmıştı bağrına dünyanın, eli eteğiydi dalgaların taşıdığı ne varsa… Üzüldü hâline… Suyun hafızası var, denirdi. Eğer öyleyse ne yazık ona… Kaç ömür kaybolmuş, kaç vedayı taşımıştı bugünlere?
Artık değişiyordu. Mesela bir boşluğu düşünerek saatleri yola koyup, günü gece edebiliyordu. Gerçekten anlamıyordu bazen nasıl olduğunu ama oluyordu işte… Sadece ölüm fikri cereyan edince ruhunda ne saniyeler geçiyordu ne dakikalar. Kıvrılıp kalıyordu kafasının içindeki canavarın pençesinde… Bir yolunu bulup tekrardan tutunana kadar hayat düşüncesiyle can veriyordu. Önce içindeki bütün güzellikler sonra da o…
Son zamanlarda yeni bir şey anımsamıştı ve her an kafasının içinde diriliyordu. Bir dizide duymuştu galiba... Ya dışardayken tutsaksa ve bu dört duvarının içindeyse özgürlüğü… Aşamıyordu bu fikri. Yıkıp yıkıp yapıyordu.
Çatalını tabağının kenarına bıraktı Asude ve aksini umarak “Babamı aramak ister misin?” diye sordu.
“Sence?” dedi dalıp giden bakışlarının üslubunu bozmadan Hanzade.
“Hatırlıyor musun?” Yüzünde sinik bir gülümseme belirdi.
“Evet!” Neden bahsettiğini biliyordu.
“Çok korkmuştuk.”
“Hanzade!” Sezgin hanım oturduğu sandalyeden şimşek gibi fırladığında Hanzade’nin bedeni bahçenin sert zeminine yufka gibi serilmişti.
“Yavrum. İyi misin?”
Nasıl olduğunu anlamamışlardı ama hiçbir şey olmamıştı. Yani fiziki olarak hiçbir şeyi yoktu Hanzade’nin ama dehşetle annesine bakıyordu.
“Kızım…” dedi bir anne çırpınışıyla.
Hanzade annesinin ellerinden kurtulup bir çırpıda ayağa kalkınca Sezgin Hanım da kalkmıştı.
“İyi misin?” diyerek sıcacık avuçlarının arasına almıştı kızının gözü yaşlı yüzünü.
Gerçekten hiçbir yeri acımıyordu. Ama yıkılmıştı. Onu yıkmıştı. “İnanamıyorum.”
“Doktora gidelim.”
Kendini hızla geriye çekti Hanzade. Hisleri yorgundu. “Nasıl yaptın bunu?” diye sızlandı. Ağlıyordu.
“Neyi?” dedi annesi korkuyla.
Asude kollarını kardeşine sardı. Korkudan ödü patlamıştı.
“Bize bunu nasıl yaptın?”
“Neyi?”
“Bizden bunu nasıl çaldın anne? Gözlerindeki o şey… Tanıyorum o korkuydu. Oradan buraya geldiğin sürenin bilimde bir açıklaması yok… Üstelik sadece birinci kattan düştüm. Çok korktun anne… Bu kadar çok mu seviyorsun bizi?”
“Elbette çok seviyorum. Canımsınız siz benim.”
Annesinin, ona doğru uzanan elini iterek “Bizi bu kadar çok sevebilecekken neden yapmadın bunca zaman anne?”
“Kızım…” Hiç beklemediğiydi Sezgin hanımın bu sözler.
“Ben bizi sevmeni beklemekten yoruldum anne. Yapabilirim sandım ama yapamıyorum. Sırf sen beni sev diye sevmeye çalıştığım her şey… Her şeyden nefret ediyorum! Hâlâ sevgine muhtaç bekleyen içimdeki çocuktan nefret ediyorum. Çünkü sen bizden bunu çaldın. Sevgini… Ben yorulmuşum şimdi anlıyorum evet… Sen bizi terk edince buz gibi duvarlara sığındığım o günlerden yorulmuşum, beklemekten, gelmemenden, yarın olmasından, bugün olmasından…”
Yıkılmak öyle güçlü bir eylemdi ki etrafında bulunun ne varsa bir şekilde etkiliyordu. Ya kendiyle beraber yıkıyordu ya da izi kalıyordu. Yoluna çıkan ne varsa kim varsa…
Adımları gerilerken, Asude de takıldı peşine. Sesi çıkmıyordu onun. Sadece buradayım demek için sıkıca tuttu elini. Gözyaşlarından fırsat bulduğu ilk anda “12 yıl bunun eksikliğiyle yaşadığımızı bilmiyordum.” dedi Hanzade.
“Babamı aramak ister misin?” diye sordu Asude.
Durup düşündü. İster miydi? İsterdi.
“İsterim.” dedi.
Asude cebinden telefonunu çıkardı. Tam babasını arayacaktı ki eline doğru uzandı Hanzade.
“Uzun zaman bizim için gelmelerini de istemiştim ama olmadı. Gelmediler. Şimdi bırak bu da olmasın.”
“Arada olur öyle şeyler… Mesela ben de çok sevmiştim. Geçer. Tecrübeyle sabit…”
Normal şartlarda çocuklar öyle ya da böyle büyürdü ama paçalarına dikenler takılanlar zayi oluyordu. Daha büyümeyi başaramadan yaş alır, yaşlanırlardı.
“Hiç düşünmezdim biliyor musun?”
Hanzade, Asude’ye döndü. Sandalyesini alıp koltuğun yanına gelmiş, denize bakıyordu.
“Senin böyle düşünebileceğin aklımın ucundan geçmezdi.”
“Yaşayana kadar bende bilmiyordum.” Duraksadı. Yapmaya çalıştığı şey duygularını tartmaktı. Defalarca üzerinden geçtiği bu anıları anlatabilecek kadar hisleri körelmiş miydi? Kanaat getirdiğinde “O gün bizi neyden mahrum bıraktıklarını gördüm. Babaannem çok iyiydi ama yine de onun yanındayken güvenebileceğim hiçbir yer yok gibi hissediyordum. O gün annemin bana koşuşu var ya… Zihnimde uydurabileceğim ya da birinin hayal edebileceği türden bir şey değildi. Ben beni sevsinler diye bacak kadar boyumla uğraşırken annem, anne olma yükünü taşıyamadığından bizi yok sayıyordu. Arada gelip gitmeyle anne olunmadığını sınıftaki arkadaşlarımın annelerini görünce anladım. Kapının önünde bekliyorlardı. Ağlayınca gözyaşlarını siliyorlar, biri kış dese karşısına dikiliyorlardı. Akşam olunca birlikte eve gidip sabah birlikte okula geliyorlardı. Bense bekliyordum. Annem bir gün beni sever diye… Babam arada kalmıştı ama karısının yanındaydı. Sanki her şey ikimizin kararıymış gibi köşemize çekilip, keyiflerinin olmasını bekliyorduk. 12 yıl geciktiler bize… Bazen keşke öldü deselerdi, derdim. Anneniz ve babanız bir kazada öldü. Hani beklemezsin o zaman. Umudun kalmaz ve yaralı olur adın. Biz ne yetimdik ne öksüz ne yaralı ama onlardan da beterdik. Bekleyen bir çocuktuk biz… Nerede görmüş bekleyebilen çocuk? İşte sonra ilk defa annemin sevgisine o gün tanık oldum. Kafayı yedim biliyor musun? Büyüklüğü, şiddeti dengemi şaşırttı. Taşıyamadım ağırlığını… Sevdiğimden ya da sevdiklerinden değil gidemediğim için kaldım. Bu ara sürekli kafamın içinde dolanan bir replik var. Onu düşününce diyorum ki; acaba benim tutsaklığım dışardayken yaşadığım hayatsa ve asıl özgürlüğüm bu dört duvarın içinde geçen hayatımsa… O zaman ben ne yaparım?”



