“Bir umut arıyorduk.”
“Başka türlüsü mümkün değil. Ne benim için ne annem ne babam ne de senin…”
“İyileşmen lazımdı.”
Hanzade solgun bir tebessümle karşılık verdi. İnsanların gerekli olduğunu deliler gibi inandığı şeylerin aslında nasılda önemsiz olduğunu görmüştü o zamanlar. İyileşmesi lazımdı yani bir yolu olmalıydı. Böyle düşünüyordu ailesi ama o iş öyle olmamıştı. Denedikleri her şey durumu daha da kötü bir hale getirmişti. Belki de o ilaçlar olmasa bugün bu kadar berbat bir hâlde olmayacaktı ya da yarın…
“Sana en büyük kötülüğü biz yaptık.”
Hafifçe burnuna dokundu. Bu bir kötülük sayılır mıydı?
Doktor bütün uyarılarda bulunmuştu. İmzalar atılmış ve tedaviye başlanmıştı o günlerde. Asude ilaçlarını içiriyordu. Bir iki gün içinde etkisini göstermiş ve yabancılaşmasına neden olan panik halinden arınmaya başlamıştı Hanzade. Bu demek değildi ki normale dönüyor fakat öyle olduğuna inanıyordu herkes. Rahat rahat odaya girip çıkar olmuştu ailesi. Zihni dalgalanıyordu. Hep korkuyordu fakat anlaması, söylemesi mümkün olmuyordu. Doruk Ferhan içeri giren herkesle birlikte geliyor ama Hanzade tam olarak ne olduğunu anlamadan sakince korkup bekliyordu.
Zaman geçtikçe konuşmayı tümüyle bırakmıştı ve bomboş bakıyordu gözleri. Yine de ona sarılabiliyordu annesi ve bu iyi demekti onun için.
Bu şekilde 2 ay geçirdi. Paspastan farksızdı. Sonunda Asude’nin kulağına bir öğlen vaktinde “İmdat!” deyince bütün dava çözüldü. Onun yabancılaşmasının bir iyileşme olmadığını o an anladılar. Üzerine basmaktan vazgeçtiler.
Hanzade korkuyordu. O bilinmezliğiyle dehşet veren korku yüreğindeydi her zaman fakat ilaçlar sadece tepki vermesini engellemeye yaramıştı.
“O dönem çok ağırdı. Karşımda sebepsizce korktuğum Doruk Ferhanlar dolanırken sesimi çıkaramıyordum. Beni kucaklıyor, yaklaşıyor, o buz gibi sesiyle anlatıp duruyordu. Asla kimsenin sesimi duymayacağına inandığım ilk andı o zaman. Bir yere hapsedilmiş olduğumu ilk defa o dönem hissettim. Bedenim daha doğrusu zihnim artık benim kafesimdi. Bana kalsa bağırıyor ve yardım istiyordum ama faydası yoktu.”
“Ne hissettin?” diye sordu dirseklerini dizlerinin üzerine bırakıp çenesini avuçlarının üzerine koyarken. Başka biriydi sanki ikizinin gözlerinden onu izleyen. Aynı düşünce zihnine tırmandı. Asla anlatmazdı bunları Hanzade ama şimdi. Biri vardı orda… Hiç tanımadığı biri…
“Bilmesen daha iyi…”
İtiraz edecek gibi oldu Asude. Hayır anlat dinlerim diyecekti ama vazgeçti. Ne hissettiğini duymayı gerçekten kaldırabilir miydi ki? Garantisini veremediği için sustu.
Aşağı yukarı kafasını salladı. Israr edemedi. Keşke edebilseydi ama olmadı.
“Öyle bakma… O kadar da berbat değildi her şey.”
“Emin misin?” diye sordu Asude gözyaşları usulca yanağını ıslatırken. Ellerinde güçsüz bir titreme oluştu. İyiymiş gibi yapıyordu. Önündeki tabağı düzeltti. Gülümsemeye çalıştı. Başaramadı. Düşünemiyordu. Çatalını tabağın içine bıraktı. Çatlak bir ses çıktı. İrkildi. Omuzları ansızın yükseldi. Ona baktı, özür diliyordu. Fakat orada yoktu Hanzade. Başkasıydı ona bakan.
Hanzade yapabilse elini tutar ve sakin olmasını söylerdi. Çırpındığını görmek canını acıttı.
“İyi hissetmen için bir şey uyduramayacak kadar öfkeliyim hâlâ…”
Tıslayarak gülümsedi Asude. Hiç de öyle görünmüyordu. Durdu. Gerçekten artık öfkeli görünmüyordu ve bu iş hiç normal değildi.
“O zamanlarında güzel anları vardı buranında var.”
“Burada olmanın mesela güzel yanlarından bir şeyler anlatır mısın?”
“Bir kere burada olmak evet ilk gün berbattı. Sonraki günde…” Düşündü.
“Bir hafta sonra hâlâ berbattı.” Biraz daha duraksadı. Düşündü.
“Bir ay sonra da…”
Gözlerini devirdi. “Bir yıl sonra ve iki yıl sonra da…”
Göz göze gelince gülümsedi.
“Genel olarak berbatmış.”
Asude yüzünü avuçlarının arasına aldı. Sırıtıyordu fakat daha çok acı doluydu. Sadece Hanzade’nin bunu komikmiş gibi anlatması hoşuna gitmişti.
“İyi yanları da var. Düşünmek için çok zamanı oluyor insanın alışınca.”
“Gereğinden fazla…”
“Öyle de diyebiliriz ama yine de güvenli. Yani mesela dışardayken yaşadığım birçok sıkıntıdan kurtuldum. Hiç iş aramak ya da okulu bitirmek zorunda kalmadım. Kimseyle kavga etmedim ya da arabayla kaza yapıp yardım istemek zorunda kalmadım. Saçlarımı boyatmadım. Makyaj yapmadım. Cildim tazecik.” Gülümsedi. “Hep rahat giyindim. Sabah erken kalkmak zorunda olmadım. İstediğim zaman uyudum ve uyandım. Geç kalmadım hiç ya da erken gelip bekleyenlerden olmadım.”
Anlatırken aslında her birini nasıl deliler gibi yaşamak istediğini fark ediyordu Hanzade. İnsan heves eder miydi erken kalkmaya, beklemeye, geç kalmaya? Ediyordu.
“Bana hasta olduğumu söylediğin o gün mesela… Çok özeldi benim için.”
Hafızasını zorlamaya gerek kalmadan bir film gibi oynamaya başladı anılar.
“Hanzade…”
“O seni kaçıran adam Asude. Yakalayacak bizi…”
Yavaşça yaklaşıp kollarının arasına aldı ikizini. Yaprak gibi titriyordu. Sırtını ovalamaya başladı. Ter içinde kalmıştı anlı, bir öpücük kondurdu. Annesinin odadan çıkarken ağladığını görmüştü. Aldırmadı.
“Konuşalım mı?”
Mavi gözleri yaşlarla dolmuş ve kan çanağına dönmüştü. Baktı.
“Hanzade sana da tuhaf gelmiyor mu?”
“Ney?”
“O adamı aynı anda çok yerde görmen. İki tane olması mesela…”
“Hayır, hayır, hayır…” kendini geriye çekerek kulaklarını tıkadı.
“Sakin ol.” Diyerek ellerini tutup indirdi Asude. Yavaş hareket etmeye özen gösteriyordu.
“Kimse gelmeyecek ama konuşalım.”
“Korkuyorum.” Dedi küçük bir çocuk gibi.
“Biliyorum tatlım. Görüyorum ama bilmen gerekenler var.”
Hanzade hiçbir şey bilmek istemiyordu.
“O annemi ve babamı da kaçırdı. Seni kandırıyor. Onlar annemler değil.”
Derin bir nefes aldı Asude.
“Onlar annem ve babam Hanzade. Bir saniye dinle beni ama itiraz etmeden. İnanmak mümkün değilmiş gibi gelebilir ama sen hasta oldun Hanzade. Hatırlıyor musun bundan öncesini?”
İtiraz edecek gibi oldu ama sonra geçmişi düşündü. Hatırlıyordu elbette. Alevler çaktı gözlerinin önünde, içi ürperdi. Hatırlamak istemiyordu. Unutmaya, kaçmaya çalıştı. Düşüncelerinden uzaklaşırken peşindeydi geçmiş. Üzerine geldi. Başına bıçak gibi bir ağrı saplandı.
“Sen unutuyordun bazı şeyleri…”
Kardeşinin sesiyle irkildi ve kurtuldu takıldığı ağdan. Sudan başını çıkardı ve tekrar nefes aldı.
“Çocukken de zordu yaşadıklarımız. Hatırlıyor musun onları?”
Kafasını sallayarak onayladı.
“Bana güveniyor musun?”
“Evet.”
“Onlar annem ve babam Hanzade ama sen hasta olduğun için göremiyorsun. Bir şey yapmak zorunda değilsin. Sadece ben düşündüm ki belki bunu bilirsen…” Gözyaşları akmaya başladı. “Belki daha az canın yanar.”
“O gün büyük saçmalıyordum işte.”
“Hayır… Belki o an inanmamıştım ama bende yeri çok ayrıdır. Sen çaresizdin ve anlatmıştın işte… Belki daha az canım yanar diye…”
“Şimdi nasıl oluyor peki? Yani hasta olduğunu biliyorsun. Babamı, annemi…” İçi titredi söylerken. Yaklaşmış mıydı onun zamanı?
“Hastalığın üzerine gitmeyince daha normal hissediyorum. Burada geçen zamanla bunu öğrendim. Belki tekrar o eve girsem diğerlerini görsem aynı davranırım. Hem ilaçlar biraz da olsa sakinleştiriyor beni. Mantıklı olmaya itiyor. Elbette dış etkenlere maruz kalmayınca…”


