"Allah'ı sevmek O'nun buyruklarını yerine getirmek demektir. O'nun buyrukları da ağır değildir." (Yuhanna'nın 1. Mektubu, 5:3)
Gamsız insanoğlu. Yararsız insanoğlu. Elleri kanlı, karanlık insanoğlu. Karnı tok, sırtı pek, şükürsüz insanoğlu...
***
O gün neler gördüysem anlattım babama. Her dinlediğinde görsem de gözlerindeki hayreti, inadına, gördüğüm her şeyden onu sorumlu tutarmışçasına kustum belki de. Babam sevdirdi bana inanmayı, hayal kırıklığına bu kadar sarılmamın nedeniydi. Günah denen kavramı sakladı benden. Ayakkabı çalan adamdan, insanların hayatını çalanlara... Hiçbirinden söz etmedi bana. Onun için doğruluktan, haklılıktan başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kendi kurduğu toz pembe dünyanın içinde yaşattı beni yıllarca. Öğrenmek istediğim onca soruyu cevapsız bıraktı. Benim yıllarca o yükü taşımamın da yaşadığım hayal kırıklığının nedeni de yaşadığım o toz pembe dünyadan çıkmak istemememdi.
"Hatırlıyor musun küçükken sana inanan bir insan neden çalar demiştim. Ondan kısa bir zaman sonra bu olay ile karşılaştım. Çok kötü hissediyorum baba. Yıllar boyunca sustum, o kadına ne oldu bilmiyorum bile. Ya öldüyse... Ben sustum, yardım istesem kurtulurdu belki. Çok berbat hissediyorum, katilmişim gibi hissediyorum. Utanıyorum baba, çok utanıyorum..."
"Böyle bir şeyi bizden saklamanı istemezdim Arya. Küçüktün, korktun... Bunu anlıyorum ama bizden yardım isteyebilirdin."
"Evet ama yapamadım işte..."
"Camiye o adi adamı görmemek için gelmiyorsun değil mi?"
"Evet... Hala orada ! Hala birilerine inanmaktan, imandan bahsediyor. Hiç mi vicdanı yok ya? Nasıl bu kadar iyi oyuncu olabilir? O adam orada çalışmamalı. Bir şeyler yap baba. Kov onu oradan."
"O yalnız benim söylememle olmuyor ki Arya."
"Sen orada sözü geçen birisin. Nedenini sormayacaklardır bile."
"İşler öyle yürümüyor kızım. Benim kadar o adam da seviliyor camide. Nasıl derim nedensiz çık git diye. Şu an ne sen ne ben bir şey yapabiliriz. Beni olayı gördüğün yere götür. Çevresinde dükkan falan varsa kamera kayıtlarına bakarız, net bir şeyler bulursak elimizde belgemiz olsun. Ben olayın takipçisiyim, sen kafandan at bunları derslerine odaklan. Annene anlattın mı?"
"Hayır ona da söylemedim. Keşke söyleseydim diyorum şimdi. Canını okurdu o adi herifin!"
"Şimdilik yine sadece ikimiz bilelim. Dediğim gibi olayın peşinde olacağım. Somut bir şeyler bulduğumda zaman kaybetmeden olayı bitiririz."
"Baba cidden nasıl yapabilirler bunu? Neye inandığını geçtim, bir şeye inanmasan bile içinde insanlıktan bir parça dahi yok mu? Nasıl yapabilirsin?"
"Burası dünya kızım. İyilikler olduğu kadar kötülükler de va-"
"Bunu bu şekilde kabul etmek istemiyorum! O akşam o kadın diyebildi mi 'Olsun kötülükler de var.' diye? Ya ben olsaydım o kadının yerinde? Adam cami hocasıyım diyor. Bu ne demek? Ben Allah ve Allah'ın buyrukları ile ilgili bilgileri öğrendim, görevim sizlere de öğretmek. Yani aşmışlık... Ama bir gece görüyorsun ki insanların hayatlarıyla oynuyor. Kendi iğrenç arzusunu dindirmek için! Ama olsun ne de olsa dünyada kötülükler de olacak(!) Olmaz, olamaz..."
"Herkes mesleğinin gerektirdiği sorumluluğu alıyor mu zannediyorsun?"
"Baba bu inşaat işi değil. Tamam o da hata kabul etmez, sonuçta yanlış bir durumda onca insanın canına sebep olabilirsin ama bu inanç... Ya ne kadar temel olduğunun farkında mısın? Ve yalnızca dinlerden bahsedilmiyor camilerde. Ben sahip olduğum bilgileri okulda gördüğümüz din dersinden mi öğrendim sanıyorsun? Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi... Din Kültürü kısmında yalnızca İslam dinini ayrıntısıyla göster, diğer dinleri birer cümleyle anlat. Ahlak Bilgisi kısmı ise yalnızca derse girişin ilk on dakikasında 'Çocuklar yalan söylemeyin, hırsızlık yapmayın.' bitti... Ben Din hakkında kayda değer ne biliyorsam camide öğrendim. Çünkü orada cidden ahlak öğretiliyor, diğer dinleri de sorguluyorsun. Bu iğrenç adam böyle temel bir konuyu bile inanmayarak anlatıyor. Kim bilir neler öğretiyordur küçücük çocuklara..."
"Tamam tamam. Sen şimdi çıkar şu konuyu aklından dediğim gibi derslerine bak. Gelişme olursa konuşuruz yine ve Arya bir daha sakın bu tarz konuları bizden saklama. Annene de bana da anlat. Susmaman gerektiğinden bahsetmiyorum bile, susması gereken biri varsa o da bu iğrençliği yapan o alçak!"
"Haklısın baba, susmamam gerekirdi. Küçüktüm işte... Neye tepkisiz kaldığımın farkında bile değildim."
"Hadi kalkalım yavaştan."
O gün babama gördüğüm her şeyi anlattıktan sonra derin bir nefes aldım. Bunca yıldır sakladığım için hem kendime kızıyor hem de bu olayın bana çok şey kattığını fark etmiştim. Ertesi hafta babamın bana bahsettiği kadın ve ailesiyle tanıştım. Babamı paylaşma zamanım gelmişti, üstelik babamı uzun zaman sonra mutlu görüyordum ve bu durumu küçük şımarık bir kız olarak bozmaya hakkım yoktu.
"Merhaba canım. Aliye ben, ismin Ekin Arya değil mi? Maşallah çok güzelsin."
"Merhaba, evet. Teşekkür ederim. "
"Bunlar kızım ve oğlum. Kızım Mehtap ve oğlum Kadir."
"Merhaba. Ekin'i mi Arya'yı mı kullanıyorsun?"
"İstediğin gibi. "
"Tamam ben Ekin diyeceğim o zaman. Nasılsın?"
"İyiyim Mehtap sağ ol, sen nasılsın?"
"İyiyim ben de. Kadir etrafa bakmayı kes de gel Ekinle tanış."
"Selam. Kadir."
"Ekin Arya."
"Arya diyeceğim. Memnun oldum."
"Olur, fark etmez. Ben de memnun oldum Kadir."
Ah şu Kadir denen çocuk, pek de memnun olduğum söylenemezdi ayrıca... Nasıl da soğuk nasıl da tepkisizdi. Onun tam tersi olan Mehtap... Çok sıcak davranmıştı o gün bana. Sanki annesini paylaşmak zorunda kalmayacakmış gibi. O an Aliye Hanım'a anne desem boynuma atlardı, öyle bir sıcaklık... Ne onların ne de bizim yaşadıklarımız hafifti gerçi. Babamın tanışma olayları, annemle hasret giderme derken geçip gidiyordu tatil. Birkaç gün daha babamla kalıp annemin yanına dönecektim. Babamla kaldığım günlerde Aliye Hanımlar da bizimleydi. Gündüzleri onlara babamın yaşadığı yerleri gezdirirdik, yaşadıkları yeni yer olacaktı burası, alışmaları gerekti.
"Ekin gülümse çekiyorum."
"Canım burası mahallemizin manavı."
"Oo hocam hoş geldiniz."
"Hoş buldum Ahmet, nasılsın? İşler nasıl?"
"Biz iyiyiz iyi olmasına hocam da işler kesat. Fiyatlar her gün bir önceki günü aratır oldu. E insanlar da haliyle şikayetçi, aldığımız üç kuruş hepsi de mutfak masrafına gidiyor. Bu fiyatların hali ne böyle, diyorlar. Doğru doğru da biz ne yapalım hocam siz söyleyin Allah aşkına?"
"Haklısın Ahmet, bu dönemde ne siz durdurabilirsiniz bu orantısız artışı ne de biz. Allah yardımcımız olsun."
"İnşallah hocam. Derdimize daldık sormayı unuttuk, yenge hanım siz nasılsınız?"
*Babam Aliye Hanımdan bahsetmiş tanışık olduklarına. O dönem mahallelinin Aliye Hanıma yenge demesi nasıl da sıkıyordu canımı...
"Sağ ol Ahmet Efendi, iyiyim şükür. Yerimiz yurdumuz burası olacak malum, alışalım diye geziyorduk biz de. "
"Hoş geldiniz mahallemize. Bir şeye ihtiyacınız olduğunda buradayız. Bizim hanım da yardıma gelir, muhakkak haber edin. Bakmayın fiyatlarımız soğuk ama dostluğumuz sıcaktır."
"Allah razı olsun Ahmet Efendi. Sağ olasın."
"Ne demek. Aryam sen nasılsın abicim?"
"İyi Ahmet abi, Mesut nasıl? Kursa yazılacağım diyordu yazıldı mı ?"
"Yok o eşek sıpasına kurs falan. Veli toplantısına gittim geçen gün, kızım Allah seni inandırsın koskoca muallim geçti karşıma senin oğlanın okumada gözü yok Ahmet abi, dedi. Yahu sıpa senin neyini eksik ettik biz! Yok yok eksiği yok fazlası var, küspesi fazla geldi ite! Sen misin koca muallimi canından bezdiren dedim aldım getirdim yanıma. Burnu sürtsün birkaç gün burada da anlasın okumanın değerini."
"Baba ben bir şey yapmadım ki, hoca taktı bana vallaha."
"Sus! Serseri mayın! Geç içeri domatesleri diz."
"Baba hepsi inci gibi dizili ya. Arya abla kurtar beni."
"Sen hala konuşuyor musun lan it?! Geç içeri! Bak hocanın yanında neler söyletiyorsun, ayıp ulan! Hocam kusura bakma, baba değil misin uğraş dur evlat yolunda vallaha. Deli eder bu yeni nesil bizi deli... Her şeye akılları kesiyor, iş okumaya gelince sudan çıkmış balık oluyorlar."
"Estağfurullah Ahmet dediğin gibi, baba olmak zor. Neyse hayırlı işlerin olsun, gidelim biz yavaştan. Uğrayacak yerimiz var."
"Sağ ol hocam, Allah razı olsun. Dikkat edin kendinize. Hürmetler yenge hanım. Hoş geldiniz mahallemize tekrar."
"Sağ ol Ahmet efendi. Hayırlı işleriniz olsun."
Ve babam evlendi finalde. Böyle böyle geçti günlerimiz. Gündüz gezer akşam bir uyumaya giderdik eve. Mehtapla çok iyiydi üstelik aramız, Kadirle ise bir hayli soğuk... Gündüz bizimle gelmez, geceleri eve uğramazdı. Hep böyleymiş meğer, Mehtap da Aliye Hanım da şikayetçiydi durumdan. Evi otel gibi kullanmasına da razıyız, dediklerini hatırlıyorum. Bir gece hep beraber otururken babamın telefonuna haber geldi, en yakın arkadaşı kalp krizi geçirmiş. Babam ve Aliye Hanım apar topar gittiler Kayseri'ye, babamın arkadaşının yanına. Birkaç gün ben ve Mehtap tek kalacaktık. Çok sevinmiştik duruma, kız kıza partiler yaparız diyorduk. Öyle de oldu. Geceleri yatmaz, kahvemizi yapar geçerdik balkona. Uzun uzun sohbetler, dedikodular...
Bu sohbetlerden sonra yatmaya gittiğimiz bir gece, bundan önce öğrendiğim her şeyi sollayan bir şey öğrendim Mehtap hakkında. Kötü bir durumda, hatırlamak istemediğim bir durumda tabii. Epilepsi hastasıydı Mehtap. O gece yatarken, şiddetli inlemeler duydum. Odasına koştuğumda kasılmış bir halde, yerdeydi. Ambulansı aradım. Etrafında ona zarar verecek eşyaları kaldırdım, boğazını sıkan geceliğin düğmelerini çıkardım. Saçını okşayarak sakinleşmesini bekledim, başka yapabileceğim bir şey yoktu. Onu engellemem, elini kolunu tutmam ona zarar verebilirdi, kolonya veya soğan gibi şeylerin iyi gelmeyeceğini de biliyordum. Ahmet abinin oğlu Mesut da epilepsi hastasıydı. Onunla birlikte tanışmıştım zaten bu durumla, deneyimliydim.
"Mehtap sakin ol canım. Derin nefes al, buradayım. Duyuyor musun beni? Korkma, sakin ol, atlatacaksın. derin nefes al."
Sağlık görevlileri geldi hastaneye gittik, Aliye hanım telefon başında iyi olduğundan emin olana kadar ağladı. Evlatlarına pek bir düşkündü. Onlarla büyümüştü neticede. Gecenin bir vakti getirdik eve Mehtap'ı, yorgundu uzandı hemen, ben de sabaha kadar başında bekledim. Herhangi bir şey olursa hastaneyi arayabilmek için deyimi yerindeyse tetikteydim. Ara ara nefes alışverişini kontrol ediyordum, bazen uyandırıyordum. Kardeşim yoktu benim, Mehtapla birlikte yaşadım bu duyguyu da. Sabah beş çeyrekte kapı çaldı. Babamlar gideli iki gün olmuştu, onlar gelmiştir diye kapıyı açtığımda Kadir'i gördüm. Müthiş sarhoş bir halde bir oraya bir buraya savruluyordu.
"Aa Arya. Canım yeni kardeşim. Abin geldi. Dur bakayım doğru mu geldim. Doğru mu geldim, ismin ne?"
Bir sarhoş bunları nasıl söylerse öyle söylüyordu, anla işte. Elini omzuma atıp odama götürdüm yatırdım. Üstünü çıkartıp yorganı örttüm. Yaptığım kahveyi içemeden uyuyakaldığını hatırlıyorum. Sonrası bir facia...
Sabah saat sekiz gibi kahvaltı hazırlamaya koyuldum. Hem Mehtap hem de Kadir için yoğun bir geceydi, bu kahvaltının onları biz nebze olsun mutlu edeceğini, hatta Mehtabın yaptığım şeye hayran kalacağının farkındaydım. Kahvaltıyı hazırlarken bir zil sesi geldi. Nereden geldiğini öğrenmek için salona çıktığımda sesin dün akşam yıkanması için banyo kapısının önüne attığım pantolondan geldiğini anladım. Ben açıncaya kadar telefon kapandı, ardından bir mesaj...
"Günaydın Kadir bey, ben avukat Sevda Çelikçi. Altı yıl önce babanızın işlediği Özüm Kara cinayetinin dosyası ile ilgili sizinle görüşmem gerek. Karşı taraf tekrar bir dava açma niyetinde. Görüşüp buna karşı bir önlem almamız yerinde olacaktır. Geri dönüşünüzü bekleyeceğim, iyi günler."
O sırada sesten Mehtap ve Kadir de kalkmıştı. Öğrenmemem gereken bir şeyi öğrendiğimi Kadir'in bakışlarından anlayabiliyordum.
Artık çok geçti...