Yeni okulun ilk günü... İçimdeki o ağır, taş gibi oturan hisle tahta sıraya yaklaştım. Etrafta henüz kimseler yoktu. Derin bir nefes alarak kafamı kollarımın arasına, masaya gömdüm. Sınıfın sessizliği kulaklarımı tırmalıyıyordu.
Tam o sırada kapı aralandı ve tanıdık, ezberimdeki o neşeli ses yankılandı.
“Burası mıymış ya?”
Başımı hızla kaldırdım. Sarı saçları, uzun boyu ve kahverengi gözleriyle Tuana, kapının eşiğinde duruyordu. İçimdeki tüm buzlar eridi; yerinden fırladığım gibi koşarak yanına gittim.
Sımsıkı sarıldıktan sonra sordu:
“Neden aşağıya, bahçeye inmiyoruz?”
O da bu şehre yeni taşınmıştı, ben de... Biz çocukluk arkadaşlarıydık küçüklüğümden beri onu seviyor arada kavga etsek bile bağımızı hiç koparmıyorduk.
El ele alt kata, öğrencilerin uğultusunun yükseldiği okul bahçesine indik. Okul bahçesi içinde okula ve öğrencilere tam bakan herkesi oldukça net gördüğümüz o boyanmış renkli banka oturduk. İkimiz de öylesine yorgun, öylesine mutsuzduk ki... Ne konuşuyorduk ne de birbirimize bakıyorduk ikimizde okulu inceliyorduk. Gülmek istemiyorduk ama içinde bulunduğumuz durumdan dolayı, yapacak başka hiçbir şeyimiz yoktu. . Aklıma gelen iki üç saçma espriyi patlattım. Sonunda dayanamayıp gülmeye başladı arada o da küçük espiriler yapıyordu gülüyorduk, planım işe yaramıştı.
Bir süre sonra İstiklal Marşı için sıraya geçilmesi gerektiği anlaşıldı. Yeni olduğumuz için hangi sınıfta olduğumuzu bile bilmiyorduk; ben 10-C, Tuana ise 10-A sınıfındaydı. Müdürün odasına çıkıp beklemeye başladık. Kısa bir konuşmanın ardından müdür yanımıza geldi ve teker teker sınıflarımızı söyledi: “Sen 10-C’desin, sen de 10-A’dasın.” Zaten ders programından ve listelerden öğrenmiştik ama bozuntuya vermeden “Teşekürler efendim,” deyip odadan çıktık.
Sınıfımın kapısını açıp içeri adım attığım an, bütün bakışlar üzerime dikildi. Bazı kızlarla göz göze geldiğimizde anında göz devirdiler.
Kürsüde duran İngilizce hocası gülümseyerek, “Merhaba kızım, hoş geldin, kendini tanıt bakalım,” dedi.
Kendimden ödün vermeyen bir ses tonuyla, “Ben Defne Taşkın. Umarım iyi anlaşırız,” dedim.
Boş yer olmadığı için pencere kenarındaki en arka sıraya geçip oturdum. Hoca hoş geldin konuşmasını sürdürürken etrafa göz gezdiriyordum. İşte o an, gözüm sınıfın ortasındaki bir kıza çarptı. Bana dik dik bakarak sırıtıyordu.
Kan damarlarımda buz gibi bir öfke dolaşmaya başladı. Ortaokuldan atılma sebebim olan o kızla, kavga sebepleri, aldığım cezalar, Aramızdaki kavgalar, ortaokulun altını üstüne getiren o olaylar gün gibi aklıma geldi. Bana ters ters bakıp göz devirdi ve önüme döndü. Hafifçe sırıttım çünkü bana göz devirmekten başka bir şey yapamyacağını ikimizde biliyorduk çok zavalıca davranıyordu. Esmer, kilolu, oldukça uzun boylu ve cüsseli bir kızdı; arkasını dönüp hemen arkadaşlarıyla pusu kurmuş gibi gülüşmeye başladılar. Hiç umrumda bile değildi.
Teneffüslerde birkaç kız benimle tanışmaya çalıştı onlarla birazda olsun sohbet ettim. Günün sonunda dersler bittiğinde ;
Ayakkabılarımın bağcığını bağlarken Tuana ile birlikte eve doğru yürümeye başladık.
Evlerimizde bizi bekleyen ne sıcak bir yemek ne de hal hatır soran bir aile vardı. Ailelerimiz bizi zerre umursamazdı; zaten bu şehre daha önce sadece yaz tatillerinde, en fazla iki üç hafta kalmak için gelirdik. Şimdi temelli buradaydık ama hayatımızda hiçbir şey değişmemişti.
Saat gece 03:00'e kadar dışarıda, sokaklarda süründük. Sonra mahalledeki o tanıdık, yaklaşık iki buçuk metre yüksekliğindeki duvarın üstüne tırmandık. Tuana telefonunu çıkarıp bir beyaz orkide adlı Cihan Mürtezaoğlu’ na aitti
~güldürmeyen ağlatmayan sinsi bir ok öldürmeyen , çaresi yok bu yaranın kimde kalır kabukları~
Cebimden çıkardığım sigara paketini çıkardım usulca yaktım Tuana içmiyordu biliyordum bu yüzden teklif etmedim. İlk nefesi aldım her zamanki gibi güzel hissettiriyordu.
Saat 03:30 olduğunda artık eve gitme vakti gelmişti. Kapıyı açıp içeri girdiğimde evdeki o ağır koku yüzüme çarptı. Yemek masasının üstündeki izmarit dolu küllük ve boş bira şişeleri, annemin yine sızıp kaldığını ele veriyordu. Babam aramızda değildi yıllar önce kaybetmiştim; annem de bu hayattan göçüp gitmişti ruhen, belki de gerçekten... Evde yapayalnızdım.
Karanlıktan korktuğum için hızlıca odama yöneldim, hemen gece lambasını açtım. Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp rahat uyku giysilerimi giydim. Yüzümdeki ağır makyajı sildim.
Yatağa uzandığımda kulaklığımı taktım, telefonumdan bir şarkı açtım. Babamı her zamanki gibi çok özlemiştim, kulaklığımı takıp Rota’nın İyi Uykular Peder adlı şarkısını açtım
~Bilirim ayrı kalmak koymaz inceden , gerekirse öder bedel bu çocuk yanarak her sefer, senin aksine ben vermediğim hiç bir şeyi istemem…/iyi uykular iyi uykular peder umarım , umarım tüm pişmanlıklar biter~
Ağlamıyordum artık ama çok özlüyordum her geçen gün biraz daha özlüyordum artık kalbim ağırlaşıyordu göz kapaklarım yavaşça kapanmaya başlamıştı. Uyanık kalmak istedim ama gözlerimi uykuya teslim ettim…
