Geçmiş can yakardı, bunu deneyimlemiştim. Hatırlanmayan geçmiş ise vücudunu zehirlerdi. Burada nefes aldığım her vakit geçmişim beni zehirleyecekti.
Kimsesizdim, kimsesiz dünyamda yaşlı bir kadına tutundum. Kimi zaman derdimi anlattım, sevincimi paylaştım kimi zaman da kollarında ağladım.
Ve o kadın bir gün bana ailemi verdi. Geçmişim, yaşlı kadının dudaklarının ardından dökülürken kalbim saçma bir neşeye gebe oldu. Dilim her ne kadar inkar etse de kalbim bu anlatılanlara inanmak için dünden razıydı. Dedim ya kimsesizdim ben, ailemin olduğu bir yalan bile mutlu ederdi içimdeki o çocuğu.
Labirent'in duvarlarını şimdi daha rahat görebiliyordum. Buraya ilk düştüğüm zaman krallığın önüne düştüğüm için bu duvarlar yoktu. Taştan duvarlar hemen yanımda yürüyen duvarın ardındakini saklardı. Epeyce uzun olan duvarlar bir insanın atlayabileceği uzunlukta değildi.
Yemek masasında söylediğim sözlerin ardından apar topar içeriye giren adam kralın kulağına bir şey fısıldamıştı. Kralın duyduğu her neyse dişini sıkmıştı öfkeyle. Ben zaten ayaktayken o da ayağa kalkmış bir şey açıklama nezaketinde bulunmadan salondan ayrılmıştı. Kapıdaki askerlerin başları yere eğikken ben de peşi sıra dışarı çıkmıştım.
Kıyafetleri ve yaşam biçimleri geleneksel tarzda olsa da şatonun içinde bir asansör vardı. Boran asansörün içine girdi, kapılar kapanmadan ben de yanındaki yerimi aldım. Öfkeli bakışları bendeydi artık. Yüzünde ilk defa gördüğüm öfke ile korkutucu göründüğünün kanısına vardım.
"Geldiğin yere dön Lena." dedi tehlikeli bir ses tonuyla. Alayla güldüm.
"Geldiğim yere dönsem orası senin masan olmazdı." aynı gülüşüm gibi alaycı olan sözlerimden sonra birinci katı tuşlamıştı. O birinci kata inmemiz o kadar hızlı olmamıştı, seksen sekiz katı inmek dakikalar almıştı. Modernlik gelmese işleri işti doğrusu.
Sonunda istediği kata indiğimizde adamları da peşimize takılmıştı. Şatonun dışına çıkarken rahat ve meraklıydım.
Şimdi ise merak yerli yerinde duruyor yanına da tanımlayamadığım bir hissi almıştı.
Benimkilerin aynısı bir çift mavi gözle birlikte nefes dahi anlamamıştım. Beyin unuturdu ama kalp her zaman hissederdi.
En önde atın üstünde bütün ihtişamıyla duran kişi aydınlık tarafın kralından başka kimse olamazdı, yani benim babam. Beyazların karıştığı kahverengi gür saçları omzuna kadar geliyor, kafasına taktığı altın işlemeli taçla gücünü gösteriyordu. Gözleri tıpkı benimki gibi maviydi lakin benimkinin aksine daha açık maviydi. Sakallı yüzü ve yaşanmışlıkların barındırdığı kırışıklıklarıyla karşımdaydı, bir yabancı gibi.
Hemen arkasında labirentin kapısına kadar uzanan bir asker ordusu vardı, hepsinin eli de pusatlarındaydı. Olası bir hareketi bekliyordu iki taraf da. Boran'ın askerleri de aynı şekilde öfkeyle karşı tarafa bakıyordu.
Etrafıma attığım meraklı bakışlarım yıllar sonra hissettiğim duygularla krala yani babamda son buldu. Boran'dan aldığı bakışlarını hissetmiş gibi bana çevirdi.
Adını dahi bilmediğim bir adamın kızıydım bu evrende. Karşı krallıkta bulduğu kızını nasıl karşılayacağını dahi bilmiyordum.
"Lena..." dedi geçmişin kimsesi ilk defa. Kral Boran'ın bakışlarını üzerimde hissettim ama ona bakmadım. Babam askerinin yardımıyla atından indi, tam karşımda dikildi. Heybetli bir adamdı, ben onun omuzlarına geliyordum ancak.
"Bu halin ne kızım?" beni baştan aşağı inceledikten sonra sorduğu soru kalbime en acı hamlesini yaptı. Kızım demişti. Hayır otobüste yer verdiğim yaşlı teyze gibi değil, karşı komşum olan ihtiyar gibi değil, babam gibi demişti. Ben onun kızıydım.
Tebessüm ettim belli belirsiz. Ne diyecektim ki? Evrenler arası yolculuk yaptım geldim mi?
"Prenses Lena'yı askerlerim ormanda baygın bir halde bulmuşlar. Bilirsin Kral Godas bizler yardımsever kişileriz." sözleri alaycı, bakışları meydan okuyucuydu. Tek önemsediğim bu adam sayesinde babamın ismini öğrenmemdi.
Babam kaşlarını çattı, askerleri arkasındayken kolumdan tutup yanına çekti beni. Artık Boran'ın karşısında, babamın yanındaydım.
"Kızımdan uzak dur Boran. Zaaflarım işin içine girerse sana da halkına da acımam!" hala ona bakıyordum şaşkınlıkla. Yeni doğan bebeğin babasıyla ilk karşılaştığı andı belki de şu an.
"Bana yardımcı oldu. Gerilmene gerek yok." sonunda olaya dahil olmuş bakışlarımı karşıma çevirmiştim.
Boran artık bana bakıyordu, yüzündeki alaycı gülümsemeyle. Ben de ona gülümsedim. Bu adamla son görüşmem olmayacaktı bu, hisler bana onun benim hakkımda çok şey bildiğini söylüyordu.
"Kızımın sözleridir labirenti ateşe vermememin nedeni. Gözüm üstünde Boran. Kızımın karşısına bir daha asla çıkma."
Babamın son sözlerinden sonra Boran askerinden aldığı beyaz laleyi elime tutuşturdu. Sadece benim duyabileceğim şekilde "Karanlığımın içindeki ilk aydınlığı sana veriyorum, prenses." demişti. Bir şey dememe müsade etmeden babamın yanındaki atın üstüne bindirilmiştim. Altımdaki beyaz at tuhaftır ki bana yabancılık çekmemiş uysal bir şekilde beni ait olduğum yere götürmüştü.
---
Kocaman, beyazın en ihtişamlı tonuna sahip şato tam karşımda içinde hayatımı saklıyordu. Hala beyaz atın üstündeydim, belki de inmeye cesaretim yoktu. Ne yapacaktım ki?
Askerlerden biri elini bana uzatınca gözlerinin içine baktım. Yabancıydı. Tıpkı bir diğer askerin attan inmesine yardım ettiği babam gibi. Hayır yabancı olan bendim.
Askerin yardımıyla inip toprağa ayağımı bastım. Beyaz converselerim bana ait olan tek şeydi.
Babam yanıma geldiğinde sol kolunu büktü, koluna girmem için. Prenses Lena babasının koluna girdi. Minik Lena'nın en büyük hayalinden biri gerçekleşti.
Yaş sekiz. Esin diye bir arkadaşım var, çok güzel biri. Sarı saçları hep örgülü, annesi örüyormuş her sabah. Zor bir şeydi saç örmek ayna karşısında örmeye çalışınca öğrendim, hoş beceremedim de. Yaş sekiz. Bir gün okula Esin'i babası getiriyor. Esin'in boyuna ulaşmak için hafif eğilmiş, koluna girmiş. Gülümserken buluyorum kendimi. Güzellerdi çünkü sahip olamayacağım kadar güzel.
Şimdi indiğim beyaz atın üstünde oturan minik Lena da aynı şekilde gülümsüyordu. Ben sahip olamadım ama senin baban var dercesine.
İçime çektiğim derin nefes eşliğinde bir adım attım. Şatonun hemen yanında oklarla atış yapmak için ayrılan bir alan vardı. O alandan bize doğru gelen kişi dikkatimi üzerine çekti.
Boynuna kadar gelen kahve saçları ve mavi gözleri vardı. Belirgin yüzü ve pürüzsüz teni vardı. Üzerinde bir savaşçı misali zırhı. Diğer askerlerden farklıydı. O babama benziyordu.
"Minik kardeşim sonunda evine dönmüş." kollarını hafifçe açmış bize doğru geliyordu. Ne trajikomik bir cümle kurmuştu sevgili ağabeyim. İlk karşılaşmamız oldukça samimiyetten uzak bir enerji vermişti.
"Asil!" Kral Godas'ın sesi oğluna bir uyarı niteliğindeydi. Adını bile daha yeni öğrendiğim ağabeyimin yüzündeki gülüş soldu. Bakışlarında öfke vardı, kime olduğu belirsiz.
Sıcak bir aile ortamı beni beklemiyordu. Bunu hissediyordum.
"Peki. Ben yine susuyorum. Ama merak ettiğim bir şey var baba. Kaçak prensesimiz neden karşı krallıkta çıkıyor?" prensin öfkesinin hedefi bendim. Mavi gözleri imkansızı başaracak nitelikte kırmızıya evrilecekti öfkeden. İfadesizdim. Ben ağabeyimi tanımıyordum.
"Ona bir tek ben hesap sorarım Asil. Sakın kardeşine bir saygısızlık daha yapma!" dedi babam öfkeyle. Hala kol kolaydık. Karşımızda bize öfkeyle bakan ağabeyim vardı.
"Sevgili Kral Godas." dedim ortadamdaki gerginliğe bir adım atarak. Babam omzunun üstünden bana döndü. Karşımdaki adamın öfkeli bakışları zaten bendeydi.
"Bana burayı ve karşımdaki öfkeli adam dahil herkesi tanıtman gerekiyor." dedim kolundan çıkıp. Şaşkınlıklarını soluyordum.
"Ben hiçbir şey hatırlamıyorum çünkü."