Bir çocuk var, kimsesiz. Yurt odasında ışıklar kapanınca kendini yorganın altına kapatan, karanlıktan korkarken kendi yarattığı karanlığına sarılan bir çocuk. O çocuğun ışıkları hiç olmamış, oysa ki ismini Lena koymuşlar. Kim koymuş belirsiz. Yurdun önünde bir sepetin içinde üzerinde ismi yazılan bir bebekmiş o. Kimsesiz, karanlığa hapsolmuş.
O bebek büyümüş, herkesin korkup kaçtığı o küçük çocuk olmuş. Sonra o çocuk büyümüş kimsenin yanına bile yaklaşmadığı genç kadın olmuş.
O genç kadın yine karanlıktan kaçarken karanlığına sarılmış. Gözlerini sımsıkı yummuş, elin kendisini tutmasına izin vermiş.
Artık hikaye onunmuş. Ait olduğu evrene düşmüş, geçmişi o evrende haykırmaya başlamış.
"Işığımız geldi!"
---
Gözlerimi açtığımda beni karşılayan parıl parıl ışık saçan güneşti. Elimi gözlerime siper ettim. Yerde uzanır vaziyetteydim, hemen ayağa kalktım. Vücudum sanki bir savaşın ortasından çıkmışçasına ağrıyordu.
Titreyen dizlerim kuru toprağın üstünde durmakta zorlanıyordu. Gözlerim tanımadığım etrafı inceledi. Bulunduğum ortam toprak bir alandı, çalılar vardı. Dağların ardında kalan küçük evleri görebiliyordum, bu evlerin hemen ardında simsiyah ihtişamlı şato gibi bir şey vardı.
Ben neredeydim?
Ben buraya nasıl gelmiştim?
Ses çıkarıp yardım istemem mi gerekiyordu bilmiyorum, öyle bir karamsarlık içinde şaşkınlıkla yürüdüm. Hayatım hep bilinmeze yürümekle geçmişti, şimdi ki de trajikomik bir şekilde aynıydı.
"Moi-même vardı en son yanımda." diye fısıldadım kendi kendime. O kadına ne olmuştu? Acaba şu an komada falan mıydım?
"Çok güzel sanki başka derdim yokmuş gibi bir de bu çıktı!"
Gördüğüm tek insani yer olan köy diye düşündüğüm tarafa doğru yürüyordum. Belki orada nerede olduğumu söyleyecek insanlar olurdu.
"Hay ben şansıma!" dedim öfkeyle. Yürü yürü bitmiyordu bu yol. Güneş yüzünden terlemeye başlamıştım. Üzerimdeki siyah boğazlı crop body yüzünden yanıyordum resmen. Altıma giydiğim mini kot eteğim de toz toprak içindeydi, beyaz Converselerimden bahsetmiyorum bile.
Siyah uzun saçlarımı dolayıp tokasız bir topuz yapmaya çalıştım. Daha az sıcaklamama yardımcı olmuştu.
Bir dakika!
Benim saçlarım uzun değildi.
Benim saçlarım omuz hizamdaydı.
Ne oluyordu bu aşağılık yerde?
Elim hızla saçlarıma gitti. Topuzu dağıtıp saçlarımın omuzlarımdan aşağı dökülmesini sağladım. Simsiyah gür saçlarım belime kadar geliyordu. Gerçekliğinden şüphe edercesine bir çok kez dokundum ama gerçekti.
Ben saçlarımı asla bu kadar uzatmazdım.
Bu garipliği sorguladığım sıralarda arkamda bir hışırtı sesi duydum. Sanki biri çalıların üzerine basmış gibiydi. Korkuyla arkama döndüğümde kimse yoktu. Düştüğüm bu garipliğin içinde bir insan arıyordum ama biriyle karşılaşma ihtimali beni ürkütmüştü.
Rüyada falan olabilir miydim?
"Eğer ordaysan saklanma. Bir film veya kitabın içinde değiliz!" dedim arkamdaki şey her neyse. Belki de yoktu ama hislerim birinin olduğunu bana söylüyordu.
Vücudum tehlike çanlarını çoktan çalmıştı. Titreyen bacaklarıma inat dimdik adımlarla yürümeye devam ettim. Arkamdaki nefesi hissedebiliyordum.
Kumar oynadım. Ben kumar oynamayı severdim. Hayatım pahasına...
Kendimi alenen yere attım. Avuçlarıma hızla doldurduğum taşları arkamdaki bedene fırlattım. Acı dolu bir nida, hislerimin ve hedefimin nokta atışıydı.
Arkama döndüğümde korkuyu geri plana atmıştım. Kafasını tutup bana öfkeyle bakan bir çift gri gözle karşılaştım.
Esmer tenin üzerine kusursuzca yerleştirilmiş organları ile yakışıklı denecek kadar güzel bir yüze sahipti. Simsiyah saçları, pürüzsüz yüzü ve dolgun dudakları vardı. Üzerine giymiş olduğu zırh şeklinde yelek ve kamufulaj desenli pantolonuyla kaşlarımı yukarı kaldırmıştım.
"Sen de kimsin?" diye sordum sanki vereceği cevabın bende bir karşılığı varmış gibi. Karşımdaki adam kafasını tutmaya devam ederken bir adım attı bana doğru. "Bu soruyu benim sana sormam gerekiyor, yabancı." dedi beni baştan aşağı süzüp. Benim kıyafetlerim de ona saçma gelmiş olacak ki o da kaşlarını kaldırmıştı.
Sabah yaşadığım acı gerçeklerin üzerine şu an yaşadığım şey gerçeklerin oldukça ötesindeydi. Neler olduğunu kendi içimde düşündükçe bilinmez sokaklara adım atıyordum.
Karşımda birkaç dakikadır bakıştığım adama mı sormalıydım neler olduğunu?
Çalıların ardından kamera ve hunharca gülen insanlar çıkar mıydı?
Yoksa yoğun bakımdaki ekrandaki atışlar düz çizgi halini mi almıştı?
Ya da korkunç bir kabusun içinde miydim?
"Beni gizlice izleyen sendin." dedim derin bir nefesin ardından. Gri gözlerin sahibi etrafı kolaçan ettikten sonra kolumu tutmaya çalışmıştı ki refleksle geriye adımladım.
"Uzak dur benden!" diye bağırdım. Adam gözlerini kapattı, ardından geri çekildi. Gri gözlerinde bana nasıl yaklaşacağını bilmeyen duygular vardı, kötülük yoktu.
"Bak ben neler olduğunu anlamıyorum. Gözlerimi açtığımda burdaydım. Nasıl geldiğim hakkında bilgim yok." sözlerim onda bir şaşkınlık nidası yarattı. Gözlerim dışında her yere bakan gözleri arkamdaki bir noktada iken "Kafa mı buluyorsun benimle, yabancı?" dedi. Elimi artık uzun olan saçlarıma daldırdım.
"Burası neresi? Nerdeyim ben?" dedim bıkkınlıkla.
"Labirent. Burası Labirent." dedi beni öfkelendiren bir sesle. Kafamda Labirent isimli mahalle, şehir, her şeyi düşündüm ama yoktu, aynı dili konuşuyorduk ama dediği yer deli saçması bir isme sahipti. Ülkemde böyle bir yer yoktu.
"Asıl benimle kafa bulan sensin! İstanbul'da değiliz bunu anladım. Peki nerdeyiz?"
"Burası Labirent yabancı. Ve sen ülkenin iki kutbunun tam ortasında bulunmaman gereken tarafa yürüyorsun. Bu bir ceza teşkil eder." gerçekliğine inanamadığım sözlerin ardından sol omzunda hissettiğim sızıyla gözlerim tekrardan kapanmıştı.
"Hikayen her zaman buradaydı Lena."
---
Evimin önüne bırakılan fotoğrafla gözlerimi açmıştım.
Sonraki gözlerimi açmamda ise kendimi bilmediğim bir yerde bilinmezliğin içinde bulmuştum.
Şimdi ise gözlerimi açtığımda simsiyah dekore edilmiş bir yatak odasıyla karşılaşmıştım. Kocaman yuvarlak camın önünde yer alan siyah yuvarlak yatağın üzerinde yatar vaziyetteydim. Odada tek renk olarak yatağın karşısındaki duvarda yer alan siyah çerçevenin içindeki güneş vardı.
"Bu seferki rahat en azından." diye homurdandım. Artık içinde bulunduğum durumla dalga geçme aşamasına geçmiştim çünkü delirmeme ramak kalmıştı. Bunu kimse istemezdi.
"Rahat olmanız beni mutlu eder." sesimi duyan yabancı sesin sahibi beni utandırarak kapıdan içeri girmişti.
Yataktan doğrulup ayağa kalktım. Komodinin üzerinde bulunan gece lambasını kendimi korumak adına elime aldım. Sonunda korktuğum ve kalbimi hızlandıran sesin sahibine baktım, elimde bir gece lambasıyla.
Siyaha yakın gri gözleri, düzgün şekilli burnu, dolgun dudakları, belirgin kemikli yüzü, hafif sakallı adam bana bakıyordu. Diğer karşılaştığım adamın aksine daha uzun boylu, kaslı ve siyah bir takım elbisenin içindeydi. Yine diğerinin aksine gözlerimin içine bakıyordu.
Ve bende hissettirdiği tek şey tehlikeydi. Kalbime korkunun getirdiği bir sancı girmişti. Sol elim sızlayan kalbime gitti, bakışları oraya düştü.
Diğer adamda hissetmediğim kötülüğü bu adamda hissetmem benim için tehlikenin çanlarını çalmıştı.
Gördüğüm en koyu gri renkte olan gözleri tekrar gözlerime baktığında acı hala vardı. Yutkundum. O ise yüzünde mimik dahi olmadan beni izliyordu.
"Bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu, sesi kulağımda bir uğultunun meydana gelmesine sebep olmuştu. Elimde hala gece lambası varken biraz daha geri gittim, sırtım cama yaslanmıştı.
"Onun ışığına ihtiyacın yok." dedi elimdeki lambaya kısa bir göz atıp alayla. Dişlerimi sıktım.
Dilim bu adamın karşısında lal olmuştu. Kulaklarımdaki uğultu onun sesiyle tekrar geliyor, kalbim acısını hala belli ediyordu.
"Ben neden burdayım?" dedim sonunda sesimi bularak.
"Bana gelen sendin." dedi sadece. Derin bir nefes aldım. Buradaki insanlar bana gerçekleri vermiyordu. Dedikleri şeyler de mantığıma uymuyordu.
"Bak benimle dalga geçmeyi kes. Sen kimsin ve ben nerdeyim?" dedim son bir umutla. Kapıyı kapatıp bana doğru yürüdü.
"Burası Labirent." dedi. Kafayı yiyecektim.
"Labirentin her iki kapısında bir krallık vardır. Ve ben o krallıklardan birinin kralı Boran." tekrar ettim ismini defalarca kez içimden. Kalbimdeki sızı geçmedi.
"İki krallığın da birbirine ait alanlara girmemesi gerek. Bu yasak. Ve sen diğer krallığa aitsin. Askerlerden biri seni görmüş, şanslısın ki bugün ceza verecek havamda değilim ve seni güzelce misafir ettikten sonra krallığına götürecekler." sözlerinde ciddi gibiydi. Yalan söylediğini düşündürecek bir vücut dili gözlemleyememiştim.
"Ben hiçbir yere ait değilim." dedim sertçe. Güldü.
"Bak ben buralı falan değilim. En son İstanbul'da bir huzur evindeydim. Gözlerimi açtığımda buradaydım işte."
kendimi hızla açıkladım, elimdeki lambayı hiç bırakmadan. Hala kendimi tehlikede hissediyordum.
"İstanbul?" dedi sorarcasına. Ciddi manada ne yaşadığını bilmiyordum.
Başka bir evrene düşmüştüm. Bu akıl alır gibi değildi.
"Sen Labirent'e aitsin. Gözlerin bunu gösteriyor."