Töre ve Kan: 2. Bölüm
Karakurt Aşireti’nin devasa taş konağının kapıları Baran için açıldığında, üzerine çöken o asırlık kasveti iliklerine kadar hissetti. İstanbul’un modern gökdelenlerinden sonra bu taş duvarlar ona bir saray gibi değil, lüks bir hapishane gibi gelmişti. Avluda dizilmiş düzinelerce silahlı adam, o içeri girdiğinde başlarını hürmetle eğdi.
"Hoş geldin Baran Ağa!"
Baran bu kelimeden nefret ediyordu. Adımlarını hızlandırıp konağın üst katına, babasının odasına doğru çıktı. Ancak odada onu sadece hasta yatağındaki babası değil, aşiretin asıl gölgesi olan dedesi her zamanki sert ve tavizsiz duruşuyla bekliyordu.
Dedesinin gözleri, Baran’ın sarı saçlarında ve üzerindeki modern kıyafetlerde tiksinir gibi gezindi. "Sonunda ait olduğun topraklara, yuvana döndün Baran," dedi yaşlı adam, sesi taş gibi sertti. "Ama aklın hala o batının bataklığında gibi durur. Burası Mardin. Burada Karakurt soyadını taşıyorsan, arkanda bıraktığın cesetleri unutamazsın."
Baran sıkıntıyla bir nefes verdi. "Dede, ben buraya mimarlık yapmaya, babamın yanında olmaya geldim. Eski defterleri açmaya değil."
Yataktan gelen öksürük sesiyle babası araya girdi, halsiz gözlerini oğluna dikti. "O defterler hiç kapanmadı oğul... Şirvanlar bizi rahat bırakmaz. Hele ki o dağ kurdu Azad... Babasını ellerimle toprağa gömdüğüm günü dün gibi hatırlarım. Azad o günden beri intikam ateşiyle yanar. Onun gözü senin üzerinde olacak. Seni yok etmek, beni yok etmekten daha çok canımı yakar bilir."
Baran’ın mavi gözleri karardı. Azad’ın o ilk karşılaşmadaki tekinsiz, kara gözleri ve nefret dolu bakışları zihnine bir ok gibi saplandı. Demek aralarındaki nefret sadece aşiret düşmanlığı değil, doğrudan bir baba katliydi. Azad ondan, ailesinin yarım bıraktığı canı almak için nefret ediyordu.
Dadesi bastonunu yere sertçe vurdu. "Bu yüzden buradaki yerini sağlamlaştıracaksın Baran! Şirvanların iştahını kabartmayacaksın. Ağalığını kabul ettirmenin tek bir yolu var. Haftaya aşiretin ileri gelenlerinden birinin kızıyla nikahın kıyılacak. Evleneceksin, buraya kök salacaksın ki herkes Karakurtların başının dik olduğunu görsün!"
"Ne evliliği?!" diye bağırdı Baran, sabrı taşmıştı. "Ben tanımadığım, görmediğim biriyle evlenmem! İstanbul’da bir hayatım, bir düzenim vardı benim!"
"O düzen bitti!" diye kükredi dedesi. "Burada kuralları sen koymazsın. Töre ne derse o!"
Konaktaki bu boğucu tartışmadan sonra Baran, gece yarısı kendini dışarıya attı. Korumalara arkasından gelmemelerini sert bir dille emretmişti. Nefes almaya, düşünmeye ihtiyacı vardı. Arabasına atlayıp iki aşiretin sınır çizgisi olan, uçurumun kenarındaki o eski seyir terasına gitti. Aşağıda uzanan Mezopotamya ovası, karanlığın içinde dipsiz bir kuyu gibi görünüyordu.
Ceketinin cebinden sigarasını çıkarıp ateşledi. Tam ilk nefesi çekmişti ki, arkasından gelen güçlü bir motor sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Siyah, heybetli bir pick-up, Baran’ın arabasının tam arkasında durdu.
Farlar kapandı. Kapı açıldı. Ve arabadan, karanlığın içinden sıyrılarak Azad Şirvan indi.
Azad, kara saçları rüzgarda dağılmış, o sert ve esmer çehresiyle tam bir gece avcısı gibi duruyordu. Adımlarını Baran’a doğru attı. Gözleri, Baran’ın karanlıkta bile parlayan sarı saçlarında ve o dik duruşunda gezindi.
"Karakurtların veliahtı sınırda tek başına geziyor," dedi Azad. Sesi pürüzlü, alaycı ve bir o kadar da tehlikeliydi. "Ölmek için çok acele ediyorsun, sarışın."
Baran arkasını dönüp sigarasının dumanını Azad’ın yüzüne doğru üfledi. Mavi gözlerinde zerre korku yoktu. "Senden mi korkacağım, Şirvan?"
Azad, aralarındaki mesafeyi saniyeler içinde kapattı. Baran’ın tam önünde durduğunda, aralarından esen sert rüzgar ikisinin de nefesini birbirine çarptı. Azad, ani bir hareketle elini uzatıp Baran’ın çenesini sertçe kavradı. Parmakları Baran’ın pürüzsüz tenine gömülürken, gözlerindeki o saf nefret parıldadı.
"Benden korkmalısın," diye fısıldadı Azad, yüzünü Baran’ın yüzüne iyice yaklaştırarak. O kadar yakındılar ki, Baran onun tütün kokan nefesini dudaklarında hissedebiliyordu. "Çünkü senin o çok sevdiğin baban, benim babamı bu topraklarda sırtından vurdu. Ben o günden beri senin o temiz ailenden birinin kanını dökmek için nefes alıyorum."
Baran, çenesini sıkan o güçlü elin altından acıyla dişlerini sıktı ama geri adım atmadı. Elini kaldırıp Azad’ın sert göğsüne koydu, onu üzerinden itmeye çalışırken parmakları Azad’ın kalbinin delicesine çarptığını hissetti. Nefret miydi bu, yoksa başka bir şey mi?
"Babamın yarım bıraktığı işi ben tamamlarım o zaman, Azad," dedi Baran, sesi kışkırtıcı bir fısıltıya dönüşürken. Gözleri, Azad’ın o koyu dudaklarına kaydı ve içinden bir ürperti geçti. "Beni öldürmek istiyorsan, elini çabuk tut. Çünkü yakında beni bu topraklardan söküp atamayacaksın."
Azad, Baran’ın dudaklarına bakan o mavi gözlerdeki meydan okumayı gördüğünde duraksadı. İçindeki nefret, anlam veremediği tuhaf ve tehlikeli bir çekimle karışmıştı. Çenesindeki baskısını daha da artırdı, yüzünü Baran’ın kulağına eğdi.
"Evlilik haberini aldım, sarışın," diye fısıldadı, sesi adeta bir zehir gibiydi. "Mardin’e bir gelin getireceksin demek? Yazık olacak o kıza... Çünkü senin bedenini de ruhunu da o nikah masasına oturmadan önce ben mahvedeceğim."
Azad, Baran’ı sertçe bırakıp arkasını döndü ve arabasına doğru yürüdü. Baran, uçurumun kenarında, çenesi alev alev yanarak onun gidişini izledi. İçindeki bu nefret dolu intikam oyunu, artık geri dönülmez bir yola girmişti.