1. Bölüm; Sonun Başlangıcı
Tolga Çandar#Çökertme
_____
8 Mart 2005... Bu yıl, onların takviminde sıradan bir yaprak değil; hayatlarını 'öncesi' ve 'sonrası' diye ikiye bölen o keskin bıçaktı. Kalbinize kazıyın, çünkü o günden sonra hiçbir şey bir daha eskisi gibi parlamayacaktı.
Ankara'nın ayazı, insanın kemiklerine kadar işleyen o meşhur sessizliğiyle şehre çökmüştü. Emniyet Müdürlüğü'nün pencerelerinden sızan soluk ışıklar, karanlığın ortasında can çekişen birer fener gibiydi. Koridorlarda yankılanan postalların ritmi, telefon telleri arasındaki o tekinsiz cızırtı ve çok uzaklardan gelen, gecenin karnını yırtan siren sesleri... Her şey, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Şube Amiri Alparslan Varol, otuzlu yaşlarının sonundaydı. Alnındaki çizgiler ve şakaklarına vaktinden önce düşen aklar; sadece yılların değil, uykusuz gecelerin ve çözülmemiş düğümlerin mirasıydı. Bir haftada yalnızca üç saat uyuyabilmişti. Göz kapakları tonlarca ağırlıktaymış gibi kapanmaya zorlarken o, sertçe yüzünü ovuşturdu. Karşısındaki dosya, bir kağıt yığınından ziyade dipsiz bir kuyu gibiydi.
"Maskeli katiller," diye fısıldadı kurumuş dudaklarıyla. "Kutsal bir gazabın sessiz elçileri, göklerin karanlık infaz ordusu..." Zihninden geçen bu tanımlamalar, dosyayı okuyanların uydurduğu efsanelerdi sanki. Alparslan ise dişlerini sıktı. "Sanki Teksas'tayız amına koyayım, bir bunlar eksikti," diye geçirdi içinden. Ortada ne bir parmak izi vardı ne de bir görgü tanığı. Sadece her cesedin göğsüne bırakılmış, siyahın en koyu tonunda bir kuzgun kartı ve üzerinde zarif bir el yazısıyla kazınmış o isim: Andrea Moretti.
Kimdi bu adam? Ankara'nın göbeğinde, devletin burnunun dibinde bu kanlı tiyatroyu nasıl yönetebiliyordu? Herkes susuyordu. Korku, adaletin önüne kalın bir duvar gibi örülmüştü. Bir kişi hariç. Alparslan, memurluktan tırnaklarıyla kazıyarak geldiği o makamın hakkını vermek için bu ateşe gönüllü atlamıştı. Ama bir haftalık araştırmasının sonunda öğrendikleri, midesine kramplar girmesine yetmişti. Moretti bir insan değil, adeta ete kemiğe bürünmüş bir iblisti.
Kapı, vurulma zahmetine girilmeden hızla açıldı. İçeri dalan Komiser Tevfik Bülent'in nefes nefese hali, Alparslan'ın kaşlarını çatmasına yetti. "Hele destur deseydin be aslanım! Kapı çalmak da mı emekli oldu?"
Tevfik mahcuptu ama gözlerindeki heyecan parlıyordu. "Kusura bakma abi... yani amirim. Acil bir durum var. Yeni bir kuzgun vakası ihbarı geldi!" Alparslan'ın yorgunluğu bir anda buharlaştı. Az önceki babacan gülümsemesi yerini çelikten bir ciddiyete bıraktı. Silahını ve telsizini beline takarken tek bir kelime çıktı ağzından: "Nerede?"
"Eymir Gölü yakınlarında."
Yarım saat sonra, ekip arkadaşlarıyla bindikleri o arabadan indiklerinde; Ankara'nın ışıkları çok uzakta, titrek birer anı gibi kalmıştı. Eymir'in kıyısında gece yarısı, mutlak bir karanlığa teslimdi. Toprak yolun sonuna geldiklerinde Alparslan, çevredeki ıssızlığı fark edince duraksadı. Ne bir olay yeri inceleme ekibi vardı ne de bir hareket.
"Yanlış mı geldik?" diye mırıldandı. Cebine elini attı, telefonunu çıkarıp feneri açacaktı ama eli boşluğa düştü. Telefonu yoktu. Kaşlarını çatarak arkasındaki ekibine döndü. Lakin karşılaştığı şey koca bir boşluktu. "Tevfik? Kadir?" Cevap yoktu. Arkasında sadece rüzgarın uğultusu ve zifiri karanlık kalmıştı. Arkadaşları, nefesleri, sesleri... Hepsi bir anda buharlaştı. Kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. "Tevfik! Ceyda! Pars! Kadir!" diye haykırdı. Sesi gölün durgun sularında yankılanıp geri döndü.
Tam o sırada, arkasından gelen o buz gibi metalik cızırtıyı duydu. Çelik bir yay gibi gerilip silahını çekti ve arkasına döndü. Gördüğü manzara, hayatı boyunca karşılaştığı en ağır darbeydi. Koca bir "siktir" çekerken silahını daha sıkı kavradı.
On kişi... Belki daha fazla. Üzerlerinde altın işlemeli, kusursuz kesim siyah takım elbiseler vardı. Ve yüzlerinde, o lanet olası, gagası ölüme bakan kuzgun maskeleri. En öndeki figür, yanında henüz çocuk denecek yaştaki bir gençle öne çıktı. Maskenin altından gelen o kalın, otoriter ses geceyi böldü: "Boşuna nefesini tüketme Varol. Arkadaşların paralarını aldılar ve evlerine döndüler," dedi gülerek.
Alparslan'ın elindeki silah titredi. Hayır, korkudan değil; ruhuna saplanan o ihanetin ağırlığından. Yutkunamadı bile. Kendi ekibi onu tuzağa çekmişti. Bunun olacağını biliyordu elbette lakin bu darbenin arkadaşlarından geleceğini hiç düşünmemişti. Kısa bir an gözlerini yumdu, düşündü: Kardeşim dediği Kadir'i, kız kardeşi yerine koyduğu Ceyda'yı, çocukluk arkadaşı, kan kardeşi olan Pars'ı, kendisine hayranlıkla bakan Tevfik... Nasıl yapabilmişlerdi ki? Kendisi onlar için hiç düşünmeden merminin önüne atlayacakken onlar birkaç kuruş paraya mı satmışlardı onu? Pazarlık masasına oturduklarında içleri hiç sızlamamış mıydı? Bir ömürlük dostluğun bedeli bu kadar ucuz olmamalıydı.
Ama bilmedikleri bir nokta vardı: Onlar sadece onu değil, kendilerini de bir daha asla kurtulamayacakları bir karanlığa satmışlardı.
O an anladı; bu göl kıyısında, karanlık ve sessiz yerde tek başına ölecekti. Gözleri hayal kırıklığı ve öfke ile dolmuştu. En çok da hissettiği duygu korkuydu ama Allah biliyordu ya, korkusu kendisi için değildi. Çünkü biliyordu; Kuzgun kendisini öldürmekle kalmayacak; canından çok sevdiği iki oğlu ve güzeller güzeli eşini de öldürecekti. Çünkü Kuzgun'un kuralı buydu: Öldürdüğü kişinin akrabalık bağı olan herkesi öldürürdü ki kimse ona ayak bağı olmasın, kimse ona baş kaldırmaya cesaret edemezdi... Ama yine de işini şansa bırakmayı sevmezdi Kuzgun. O yüzden hayatında ilk defa kaçacaktı; eşi ve çocukları için kaçacaktı.
Öndeki adam, yanındaki adamlardan birine elini uzattı. Adam anında belinden altın kaplamalı bir silah çıkarıp Kuzgun'un eline verdi. O ise yanındaki 16 yaşındaki oğluna döndü ve elindeki silahı uzattı. Çocuk korkmasına rağmen hiç tereddüt etmeden eline aldı silahı. "Hadi evlat, öldür onu," dedi.
Alparslan Varol'un gözleri dehşetle açıldı. Küçücük çocuğun eline silah mı veriyordu bu adam birini öldürmesi için? Kafayı mı yemişti bu? Gerçi işlediği suçlara bakılırsa pek normal biri olamazdı. Kim bilir daha neler yaptırmıştı o zavallı çocuğa. Çocuk, titreyen ellerini saklamak için silahı sert bir şekilde kavradı ama babası gördü bunu. Andrea Moretti, oğlunun titreyen ellerini görünce dişlerini sıktı. "Marco, eğer o ellerin biraz daha titremeye devam ederse ne olacağını çok iyi biliyorsun," dedi acımasız bir sesle.
Çocuk, babasına duyduğu öfke ve korku ile yutkundu ama bir şey söylemedi. Çünkü biliyordu ki babasına karşı gelirse neler yapacağını... Bunun en kötü örneği de gözlerinin önünde ablasına tecavüz edip sonra da canice öldüren babasının yapabilecekleriydi.
O yüzden silahını çekerken hiç tereddüt etmedi. Alparslan nasıl kaçacağını düşünürken siyah bir araba hızla manevra yaparak önünde durdu. Açık camdan gördüğü bedenle gözleri şaşkınlıkla açıldı. Direksiyonun başında duran Pars, arkadaşının şaşkınlığını bir tarafa bırakması için eğilip onun tarafındaki kapıyı sertçe açtı: "Bin hemen şu arabaya, gitmemiz lazım!" diye bağırarak konuştu.
Alparslan şaşkınlığını bir yana bırakıp arabaya bindi. Onun binmesiyle arabanın gaza basması bir oldu. Arkasında duyduğu o adamın bağırış sesleri ile derin bir nefes alıp arkadaşına sordu: "Neydi bu şimdi, niye döndün geri?" diye sordu soğuk bir sesle.
Pars, arkadaşının buz gibi sesiyle yutkundu. Utandığından dolayı kafasını çevirip bakmamıştı ona. Onun sessizliği ile Alparslan iyice sinirlendi. "Lan cevap versene! Para için kardeş satmak ne demek lan?" diye kükredi en sonunda dayanamayarak. Pars hafif irkilir gibi oldu ama son anda kendini toparlayarak arkadaşına döndü. Mahcup bir ifadeyle: "Para teklif ettiklerinde kabul etmedim yemin ederim kardeşim, ama çocuklarımla tehdit ettiler. Yapmak zorundaydım ama seni satmadım yemin ederim. Gelip alacağım diye planladım her şeyi. Sonuç olarak buradayım," dediğinde Alparslan'ın öfkesi biraz da olsa dindi.
Acı bir şekilde gülümsedi. "Diğerleri peki?" diye sorduğunda Pars bir şey demedi. Ama bu sessizliği her şeyi anlatıyordu.
Ne demişti Sezar? "Sen de mi Brütüs?" Bu üç kelime, Alparslan için artık bir tarih notu değil, bizzat göğsüne saplanan bir mermer parçasıydı. Sezar, etrafını saran yirmi üç bıçak darbesine rağmen ayakta kalmaya çalışmıştı; bedenine giren çeliklerin acısına dayanabilirdi. Ama Brütüs'ü, o evlat bildiği, canını emanet ettiği adamı elinde hançerle gördüğünde, Sezar aslında o an ölmüştü. İlk bıçak darbesiyle değil, o son bakışla ruhu çekilmişti bedeninden.
Alparslan da tam olarak bunu hissediyordu. Ekibi onun "Brütüs'ü" olmuştu. Sezar'ın o meşhur "Yıkıl Sezar!" deyişi, aslında bir teslimiyet değil, bir kabullenişti. "Eğer ihanet bu kadar yakınımdayken dünya hala dönüyorsa, bu dünya artık benim yerim değildir," demenin en vakur yoluydu. O an anladı ki; düşmanın vurduğu yer nasır bağlar da, dostun vurduğu yer hep taze kanar.
Şimdi Alparslan; kendisine hayranlıkla bakan Tevfik'in ya da "kardeşim" dediği Kadir'in o maskelerin ardında saklanan gözlerini arıyordu. Kendi kendine fısıldadı: "Sezar mermerlerin üzerine yıkılmıştı, ben ise bu çorak toprağa... Ama ihanetin soğukluğu aynı, binlerce yıl geçse de hiç değişmiyor." Hançer artık Brütüs'ün elinde değildi; Alparslan'ın her sabah "günaydın" dediği, birlikte aynı kaptan yemek yediği adamların ellerindeydi. Ve o an, Andrea Moretti'nin neden güldüğünü anladı. Moretti onu öldürmemişti; Moretti onu, dostlarının elleriyle ateşe atmıştı.
Araba, polis sitesinin önünde lastiklerin asfaltı yırtan sesiyle durdu. Kapı daha tam kapanmadan kendini dışarı atmış, eve doğru depar atmaya başlamıştı. Pars'ın arkasından gelen sert adım seslerini duyabiliyordu ama dönüp bakmadı bile; şu an ne gurur ne de intikam umurundaydı. Tek bir gerçek vardı: Bu şehri derhal terk etmeleri gerekiyordu.
İntikam soğuk yenen bir yemekti ve o yemeği sonraya saklayacaktı. Şimdi önceliği, her şeyden sakındığı ailesiydi.
Apartman kapısının önüne geldiğinde nefes nefese kendi dairesinin ziline abandı. Sabırsız parmakları metalin üzerinde titrerken, saniyeler asır gibi geliyordu. Nihayet o beklediği "çıt" sesi duyuldu. Kapıyı omzuyla itip içeri daldı. Asansörün yine arızalı olduğunu fark edince site görevlisine içinden okkalı bir küfür savurdu. Başka çaresi yoktu; merdivenlere yöneldi. Yedi katı adeta uçarak, basamakları üçer beşer tırmandı. Dairenin kapısına ulaştığında ciğerleri yanıyor, kalbi göğüs kafesini zorluyordu.
Kapı açıldı. Karşısında, hiçbir şeyden haberi olmayan eşi duruyordu. Kadın, kocasının bu darmadağın halini, ter içindeki yüzünü ve gözlerindeki o vahşi telaşı görünce donup kaldı. Anlamsız bakışları, sormaya korktuğu sorularla doluydu.
"Alp'im, ne oldu? Ne bu haliniz?" Firuze'nin sesindeki endişe evin sessiz koridorunda yankılandı ama Alparslan cevap vermedi. Çamurlu postallarını kapı eşiğinde bırakma gereği bile duymadan içeri daldı. Gözleri bir avcı gibi değil, köşeye sıkışmış bir aslan gibi evi tarıyordu; her gölgede bir düşman, her köşede bir tehdit arıyor gibiydi.
Titreyen bakışlarını karısına çevirdiğinde, sesi boğazında düğümlenmiş bir hıçkırık gibi çıktı: "Firuzem... Çocuklar nerede?"
Firuze, kocasının bu darmadağın halini daha önce hiç görmemişti. Kalbi korkuyla çarpsa da sesini dik tutmaya çalışarak, "Uyuyorlar Alp'im," dedi. "Saat gecenin ikisi, ne yapacaklar? Ne bu telaşın?"
Alparslan karısının sitemini duymuyordu bile. Adımları onu doğrudan çocukların odasına sürükledi. Kapıyı ardına kadar ittiğinde içerideki manzara, kalbindeki sızıyı kor bir ateşe dönüştürdü. İki ayrı yatak olmasına rağmen, yedi yaşındaki Yıldırım ve kardeşi; sanki dünyanın tüm kötülüklerinden birbirlerine sığınıyormuş gibi tek bir yatakta, birbirine kenetlenmiş uyuyorlardı.
Alparslan yatağın kenarına çöktü. Gözleri dolmuş, görüşü bulanıklaşmıştı. O an içinden bir yemin geçti: "Gerekirse bu kapı eşiğinde son nefesimi veririm ama size dokunmalarına izin vermem."
Eli titreyerek Yıldırım'ın saçlarına gitti. Şefkatle karışık bir çaresizlikle oğlunu sarstı.
"Yıldırım... Uyan babacığım. Hadi aslanım, uyan."
Küçük çocuk, uykunun en ağır yerinden babasının fısıltısıyla çekilip çıkarıldı. Kirpikleri ağır ağır aralandı, mahmur gözleri babasının yaşlı gözleriyle buluştu. Yıldırım, babasının yüzündeki o tuhaf, karanlık ifadeyi görünce uykusu bir anda dağıldı.
"Baba?" diye fısıldadı çocuk, sesi odadaki sessizliği yırtarak. "Ne oldu? Neden ağlıyorsun?"
Alparslan, oğlunun minik parmakları yanağındaki ıslaklığa değene dek ağladığını fark etmemişti bile. Yıldırım'ın titreyen elleri babasının gözyaşlarını sildikçe yerine yenileri, daha yakıcı olanları ekleniyordu. Küçük çocuğun gözleri de babasının bu sessiz feryadına eşlik edercesine dolmuştu.
Alparslan, boğazındaki o devasa yumruyu yutkunarak sesini bulmaya çalıştı. Sesi bitikti, sanki tüm gücünü o kapıdan içeri girdiği an harcamış gibi: "Oğlum... Aslan parçam. Şimdi hemen kalkıyorsun, üzerine en kalın ne varsa alıyorsun, tamam mı? Ben de kardeşini alacağım."
Yıldırım, çocuk kalbiyle evin içine sinen o uğursuz kokuyu almıştı. Hiç sorgulamadı. İçinde büyüyen o tekinsiz hisle hızla yataktan fırlayıp dolabına yöneldi. Alparslan ise bakışlarını dört yaşındaki küçük oğluna çevirdi. Küçük çocuk, dünyanın tüm kirinden azade, bir meleği andıran yüzüyle derin uykusundaydı. Başına geleceklerden, babasının kalbindeki o korkunç fırtınadan bihaber...
Alparslan, oğlunu bir hazineyi korur gibi battaniyesine sıkıca sardı ve göğsüne bastırarak kucağına aldı. O sırada Yıldırım, üzerine montunu geçirmiş, hazır bir asker gibi babasının gözünün içine bakıyordu. "Oğlum, kardeşinin montunu da al yanına," diye fısıldadı Alparslan. Yıldırım bir kelime dahi etmeden onaylayıp kardeşinin montunu kaptığı gibi peşlerine takıldı.
Salona çıktıklarında hava daha da ağırlaşmıştı. Alparslan, odanın ortasında huzursuz bir aslan gibi bir ileri bir geri yürüyen arkadaşına baktı. Gözlerinde sadece tek bir kişinin eksikliği vardı. "Firuze nerede?" diye sordu, sesi koridorun boşluğunda yankılanarak. Arkadaşı duraksadı, bakışlarını kaçırarak cevap verdi: "Odaya gitti, hazırlanıyor. Durumu kısaca özet geçtim... Anladı."
Firuze odadan çıktığında; üzerinde alelacele geçirilmiş bir pardösü ve elinde içinde ne olduğu belli olmayan küçük bir çantayla Alparslan'ın karşısında dikildi. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı ama bakışlarında o bildik, sarsılmaz Karadeniz inadı parlıyordu. Kocasına yaklaştı, titreyen elini Alparslan'ın kirli ve soğuk yanağına koydu.
"Gidiyoruz demek..." dedi fısıltıyla. "Dönüşü olmayan bir yola gidiyoruz, öyle değil mi Alp?"
Alparslan cevap vermedi, sadece karısının elini tutup avucunun içini öptü. Bu bir veda değil, bir sözdü. Dışarıda, Ankara'nın o meşhur ayazı pusuda bekliyordu. Pars kapıyı aralayıp koridoru kontrol etti. Apartman dairesinin sessizliği, sanki binlerce gözün üzerlerinde olduğu hissini veriyordu. "Hadi," dedi Pars fısıldayarak. "Vakit daralıyor. Andrea'nın adamları şehrin giriş çıkışlarını tutmadan ormandan dolanmamız lazım."
Merdivenlerden inerken her basamak Alparslan'ın kalbinde bir balyoz gibi çınlıyordu. Kucağındaki dört yaşındaki oğlu uykusunda hafifçe mırıldandı, babasının boynuna daha sıkı sarıldı. Sekiz yaşındaki Yıldırım ise babasının arkasından ayrılmıyor, elindeki küçük montu bir bayrak gibi sıkıca tutuyordu. O gece Yıldırım, çocukluğunu o merdivenlerin soğuk betonuna bırakmıştı.
Binanın önündeki siyah araç çalışır vaziyette bekliyordu. Pars şoför koltuğuna geçti, Firuze ve çocuklar arkaya yerleşti. Alparslan ön koltuğa otururken belindeki silahın emniyetini kontrol etti. Araç, sessizce sokağın karanlığına karışırken Alparslan dikiz aynasından arkada bıraktıkları eve, on yıllık yuvalarına baktı. Işıklar sönüktü. Artık o kapıyı açacak bir anahtarları, dönecek bir sığınakları yoktu.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Firuze, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "Sınıra," dedi Pars, direksiyonu sertçe kırarak. "Önce Bolu üzerinden İstanbul'a, oradan da deniz yoluyla yurt dışına. Alparslan'ın bağlantıları var ama önce şu şehirden sağ çıkmamız lazım." Şehrin ışıkları geride kalıp ıssız otoyola çıktıklarında, arkalarından gelen iki çift far belirdi. Mesafe uzaktı ama hızları normal bir yolcuya göre fazlasıyla yüksekti. Alparslan'ın gözleri dikiz aynasına kilitlendi. "Pars, bas şuna," dedi sesi buz gibi bir emirle.
"Gördüm kardeşim," dedi Pars, vitesi küçültüp gaza yüklendi. Motorun kükremesi sessiz geceyi yırttı.
Arkadaki araçlar da hızlandı. Uzun farlarını yakıp söndürerek adeta Alparslan'la oyun oynuyorlardı. Tam o sırada en öndeki aracın tavanından bir figür yükseldi. Elindeki metalik parıltıyı Alparslan anında tanıdı: Bir otomatik tüfek.
"Yatın aşağı!" diye bağırdı Alparslan arkaya dönerek. Firuze çocukları koltuğun arasına çekip gövdesiyle üzerlerini örttü.
Mermiler arka camı tuzla buz ederken, Pars aracı yalpalamamak için direksiyona asıldı. Alparslan camı indirip gövdesini dışarı çıkardı. Rüzgar yüzünü bir bıçak gibi kesiyordu ama o hissetmiyordu bile. Silahını doğrulttu. O an karşısındaki adamın yüzündeki o kuzgun maskesini gördü. Ay ışığı, maskenin gagasındaki kan kırmızısı işlemeyi aydınlatıyordu.
"Siz kaşındınız," diye mırıldandı Alparslan. Tetiğe bastı. İlk mermi lastiğe, ikincisi ise maskeli adamın tam göğsüne isabet etti. Arkadaki araç kontrolünü kaybedip bariyerlere çarparken büyük bir patlamayla alev aldı. Ancak sevinçleri kısa sürdü. Diğer araç, yanan enkazın yanından sıyrılıp üzerlerine gelmeye devam ediyordu. "Abi, yakıt deposuna gelmiş olabilir, koku geliyor!" diye bağırdı Pars.
Tam o sırada telsizden bir cızırtı yükseldi. Alparslan'ın torpido gözüne bıraktığı, ekibine ait olan telsizdi bu. Bir ses duyuldu; alaycı, tok ve ölüm kokan o ses. Andrea Moretti'ydi bu. "Kaçmak, korkakların tek tesellisidir Alparslan. Ama unutma, kuzgunlar avını sadece öldürmez, onları gökyüzünden izleyerek delirtirler. Karına ve çocuklarına iyi bak... Onlar benim yeni koleksiyonumun en nadide parçaları olacak." Alparslan telsizi eline alıp parçalarcasına sıktı. "Eğer onlara dokunursan Moretti," dedi dişlerinin arasından, "Cehennemi bu dünyaya indiririm ve seni bizzat ben yakarım!"
"Abi! Önümüzü kestiler!" Pars'ın çığlığıyla Alparslan başını kaldırdı. Yolun ortasında üç siyah araç yanlamasına durmuş, farlarını onlara doğrultmuştu. Onlarca namlu, gelmekte olan araca kilitlenmişti. Alparslan yan koltuktaki Pars'a, sonra arkada birbirine sarılmış ailesine baktı. Gözlerinde ne korku vardı ne de tereddüt. Sadece bitmek bilmeyen bir hesaplaşmanın ateşi.
"Pars," dedi Alparslan sakince. "Durma. Sakın durma. İçlerinden geçeceğiz."
"Abi yapma, paramparça oluruz!"
"İçlerinden geçeceğiz dedim!" diye kükredi Alparslan. "Firuze, çocukların kulaklarını kapat!"
Pars gözlerini yumdu ve ayağını gaz pedalına sonuna kadar yasladı. Çarpışmaya saniyeler kala, Alparslan'ın zihninde sadece tek bir görüntü vardı: Sezar'ın yere düşerken Brütüs'e attığı o son bakış. Ama Alparslan yere düşmeyecekti. O, mermerlerin üzerine değil, düşmanlarının leşlerinin üzerine basarak ayağa kalkacaktı.
Alparslan'ın emriyle Pars direksiyonu kırmadı, aksine gaza daha sert yüklendi. Motorun kükreyişi, yaklaşan ölümün senfonisi gibiydi. Tam araçların arasından geçecekleri o dar boşluğu hedeflemişken, Alparslan belinden yedeğini de çıkarıp iki eline iki silah aldı. "Pars!" diye bağırdı Alparslan, sesi motor sesini bastırarak. "Hani o çocukken söylediğimiz, korkuyu içimizde boğduğumuz o türkü vardı ya... Söyle lan! Söyle ki Azrail bile duysun gelişimi!"
Pars, direksiyonu titreyen elleriyle sıkarken acı bir gülümsemeyle dudaklarını araladı. Ankara'nın ayazında, mermilerin vızıltısı arasında o yanık melodi yükselmeye başladı:
"Çökertmeden çıktım da Halil'im,
Aman başım selamet,
Bitez de yalısına varmadan Halil'im,
Aman koptu kıyamet..."
Araçların arasından geçerken Alparslan gövdesini camdan dışarı çıkardı. İki silahı birden kusuyordu ateşi. Maskeli adamlar yaylım ateşine başladığında, Alparslan'ın mermileri birer birer kuzgun maskelerini parçalıyordu.
"Burası da Aspat değil Halil'im, aman Bitez yalısı,
Ciğerime ateş saldı, aman kurşun yarası..."
Pars, bir eliyle direksiyonu zapt etmeye çalışırken diğer eliyle torpidodan çıkardığı silahı camdan dışarı doğrulttu. İki dost, omuz omuza ölüme giderken sesleri gecenin karanlığında yankılanıyordu. Mermiler kaportayı delik deşik ediyor, cam kırıkları Firuze ve çocukların üzerine yağıyordu. Ama Alparslan durmadı. Bir şarjör bitti, diğerini taktı; parmakları otomatiğe bağlamış bir makine gibiydi.
"İndir şunları Pars! Geçiyoruz!"
"Kolcular gelirse, Halil'im
Nerelere gaçalım?
Teslim olmayalım, Halil'im
Aman, kurşun saçalım..."
Son bir manevrayla barikatın en zayıf noktasındaki araca çarparak onu yoldan ittiler. Metal metale sürterken çıkan kıvılcımlar geceyi aydınlattı. Alparslan son kurşununu, yolun kenarında pusuya yatmış keskin nişancının tam alnına gönderdi. Barikatı delip geçmişlerdi. Arkada feryatlar, patlayan lastikler ve yanan araçlar kalmıştı.
Pars, dikiz aynasından arkada kalan cehenneme bakıp derin bir nefes aldı. Sesi titriyordu ama türküyü bitirdi:
"Düşmanlar gelmiş Halil'im, aman kurşunlar keser..."
"Geçtik be abi... Geçtik!" dedi Pars, göğsü inip kalkarken. Alparslan silahlarını dizlerinin üzerine bıraktı. Elleri barut kokuyordu. Arkaya döndü, Firuze'nin dehşet dolu ama "iyiyiz" diyen gözleriyle karşılaştı. Çocuklar annelerinin göğsüne gömülmüştü.
"Daha bitmedi," dedi Alparslan, sesi fısıltı gibi çıktı. "Moretti pes etmez. Pars, ana yoldan çık, tali yollara sap."
Pars başıyla onayladı. Adrenalin yavaş yavaş çekiliyor, yerini derin bir yorgunluğa bırakıyordu. Şehrin uzağındaki karanlık bir viraja girdiklerinde, her şey bir anlığına huzurlu göründü. Yıldırım babasına bakıp "Baba, bitti mi?" diye sordu.
Alparslan cevap vermek için ağzını açmıştı ki, karşıdaki tepenin ardından iki devasa güneş doğdu sandı. Kör edici, bembeyaz bir ışık hüzmesi kabini doldurdu. Havalı bir kornanın o dehşet verici, yeri göğü inleten sesi kulak zarlarını patlatırcasına yankılandı. Dev bir tır, şeridini tamamen ihlal etmiş, bir canavar gibi üzerlerine süzülüyordu. "Pars, kaç!" diye kükredi Alparslan.
Ama kaçacak yer yoktu. Sol taraf uçurum, sağ taraf dik kayalıktı. Kamyonun devasa metal tamponu, küçük otomobili bir kağıt gibi ezmek için saniyeler sayıyordu. Pars direksiyonu son bir umutla kırdı, frenlerin çığlığı geceyi yardı.
GÜÜÜMM!
Çarpışmanın şiddetiyle dünya tersine döndü. Metalin metali ezme sesi, camların tuzla buz oluşu ve Firuze'nin yarım kalan çığlığı... Araba taklalar atarak yolun kenarındaki boşluğa savrulurken, Alparslan'ın bilinci karanlığa gömülmeden önceki son gördüğü şey, kamyonun kapısında asılı duran o siyah kuzgun amblemiydi.
Gecenin zifiri karanlığı, tırın motorundan sızan o boğuk hırıltı ve yanan kablo kokusuyla ağırlaşmıştı. Hurdaya dönen arabanın tekerleği boşlukta hala ağır ağır dönüyor, her dönüşünde metalik bir gıcırtı çıkarıyordu. Sessizliği, yaklaşan siyah sedanların çakıl taşlarını ezen sesi böldü.
Kapılar aynı anda açıldı. Andrea Moretti, ayağındaki el yapımı İtalyan çizmeleriyle kan gölüne dönmüş asfalta bastı. Yanında, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş oğlu Marco vardı. Andrea, ceketinin önünü ilikleyip enkaza doğru yürüdü. Arabanın içinden gelen hırıltılı nefes sesleri, ölümün henüz işini bitirmediğini fısıldıyordu. "Çıkarın şu köpeği dışarı," dedi Andrea, sesi buz kesmişti. Adamlar, ön camı tamamen patlamış, tavanı çökmüş araçtan Alparslan'ı yaka paça çekip çıkardılar. Alparslan'ın yüzü kan revan içindeydi, sol kolu garip bir açıyla bükülmüştü. Bilinci tam yerinde değildi ama dizlerinin üzerine çöktürüldüğünde gözlerini araladı. Tam o sırada, enkazın arasından bir çift çocuk gözü ona bakıyordu. Yıldırım... Arka koltuğun boşluğuna sıkıştığı için hayatta kalmıştı ama başından sızan kan yüzünden görüşü bulanıktı. Küçük çocuk, nefesini tutmuş, babasının bu perişan halini izliyordu.
Andrea, belindeki altın kaplama silahı çekip Marco'ya uzattı. "Vakit geldi, evlat. Soyadının hakkını ver."
Marco'nun elleri sadece titremekle kalmıyor, sanki vücudu bu emre karşı isyan ediyordu. "Baba... Yapamam. Ölüyor zaten, bırak gidelim."
Andrea, oğlunun saçlarından sertçe kavrayıp yüzünü Alparslan'ın yüzüne yaklaştırdı. "Eğer o tetiği çekmezsen, ablanın yanına ilk uçakla sen gidersin Marco! Öldür onu!" Alparslan, son bir güçle başını kaldırıp Marco'nun gözlerinin içine baktı. Dudaklarından dökülen son kelime bir beddua değil, bir acımaydı: "Yapma çocuk... Ruhunu satma."
TAK!
Silah sesi vadide yankılandı. Alparslan'ın bedeni arkaya doğru savrulup asfalta yığıldı. Yıldırım, babasının cansız bedeninin yere düşüşünü saniye saniye izledi. O an, Marco ile Yıldırım'ın gözleri enkazın kırık camları arasından kesişti. Marco'nun gözlerinde tarifsiz bir nefret ve pişmanlık, Yıldırım'ınkilerde ise bir daha asla sönmeyecek bir intikam ateşi vardı. Bu bakışma, yıllar sürecek bir savaşın ilk saniyesiydi.
Yıldırım'ın gözleri yavaş yavaş kararmaya başladı. Babasının kanının asfaltta süzülerek kendi eline doğru ulaştığını gördü... Ve dünya tamamen karanlığa gömüldü. Andrea'nın sağ kolu olan adam, cesetlerin yanına gidip tek tek nabız kontrolü yapmaya başladı. Önce Pars'ın yanına eğildi, sonra Firuze'nin cansız elini bıraktı. En son Alparslan'ın başına gitti.
"Durum ne?" diye sordu Andrea, oğlunun titreyen omuzlarına elini koyarak. Adam ayağa kalktı, soğukkanlılıkla üzerindeki tozu silkeledi. "Dördü de ölmüş efendim. Kadın, Pars ve Alparslan Varol... Büyük çocuk da kan kaybından gitmiş."
Sonra enkaza daha derinlemesine baktı. Arka koltuğun altına sığınmış, battaniyesine sarılı o küçük bedeni gördü. Elini uzatıp çocuğun boynuna dokundu. Gözleri hafifçe kısıldı. "Sadece bir tanesi yaşıyor," dedi adam, Andrea'ya dönerek. "Dört yaşındaki çocuk... Diğerlerinin hepsi bitti."
Andrea Moretti, ölülerin üzerinde uçuşan gerçek bir kuzgun gibi gülümsedi. "Onu bırakın. Yaşasın ki, koca bir ailenin yok oluşunu anlatacak bir şahidi olsun bu dünyanın. Gidiyoruz."
Araçlar toz bulutu içinde uzaklaşırken, Ankara'nın ayazında sadece o küçük çocuğun zayıf nefesi ve asfaltta soğuyan üç ceset kaldı.
Burası da Aspat değil Halil'im, aman Bitez yalısı,
Ciğerime ateş saldı, aman kurşun yarası...
"Sezar'ın pelerini artık kapandı; o gece yüzünü saklayanlar, bugün gözlerini kapatamayacakları bir kâbusun soğuk kucağında uyanacaklar. Çünkü o kanlı pelerinin altına sakladığınız hançerleri, tek tek sahiplerine iade etmeye yeminli bir adam var artık; hani o gece sadece babasını değil, çocukluğunu da elinden aldığınız o yetim adam..."