İçeriğe geç

KUZGUN AVI

Bölüm 1 · 16 dk okuma

KUZGUN AVI

Bölüm 1

KA

Tunga Tigin Tong Yabgu Temir Kara ve eşi İlâtun Gerelma Ayra gecenin karanlığında saklanmış çimenler kadar yeşil halının üzerinde üzerlerinden dökülen kırmızı pelerinleri ve üzerindeki altın işlemelerin mumların kızıllığında dans eden dantelleriyle belirdiklerinde çölün sıcak havası, etrafımızı saran ağaçların hışırtısıyla mırıldandı. Kafalarının tepelerinde yakutlarla süslenmiş taçları boyunlarını elbiselerinin sert yakalarına doğru gömerken uzun kahverengi saçları omuzlarından sırtlarına doğru tıpkı denizin dalgaları gibi dökülüyordu. Kahverengi çekik gözleri yüzlerine çarpan mum ışıklarında alevlenmeye hazırlanan ateş gibi parlarken önlerinde yürüyen, eteklerinde ziller çalan şamanların arkasında, etraflarında dolanan soytarıların yaktıkları tütsülerle birlikte ağır ağır yürüyorlardı.

En ön sırada, annemin yanında reverans vermiş geçişlerini izlerken meraklı gözlerle onları izliyorum. Kuzgunlar ve Temir en iyi ihtimalle yılda bir kez, kendisinin vermiş olduğu baloda karşılaşırdı. O, Hazar denizinin kenarında, asma bahçeleriyle nam salmış krallığında yaşarken biz Avrupa'nın ilk kıyısında yaşardık. Kuzgunlar ve Temir ne kadar bir gibi görünse de aslında güç savaşında birbirleriyle sırt sırta değil karşı karşıyaydı.

Timur soyundan gelen bu halkı yok olmaktan kurtaran asırlar öncesinde Kuzgunlardı.

Temir neyse Kuzgunlar da oydu.

Şamanların eteklerindeki ziller sessizleştiğinde reverans veren tüm davetlilerle birlikte bükülmüş dizlerimi, eğilmiş belimi düzeltip çenemi havaya kaldırdığımda doğrudan ona bakıyordum. Babasının yanında, üzerindeki yeşil üniformasıyla birlikte dikilen Arden, doğrudan karşısına bakarken dolaylı yoldan benimle göz göze gelmişti. Gecenin karanlığına, etrafımızı aydınlatan mumlara rağmen iki safir gibi parlayan mavi gözleri, gökyüzünü andırıyor gecenin ortasında gün gibi etrafını aydınlatıyordu.

Yahut sadece benim gecemi aydınlatıyordu.

Güneşte parlayan koyu kumral saçları gecenin yansımasıyla koyulmuş, buğday teni yüzüne vuran mumlarla altın gibi parlıyordu. Biçimli kaçları, gür kirpikleriyle bir olmuş gözlerindeki iki mavi gökyüzünü perçinlerken köşeli suratı, dümdüz dudakları ciddiyetini koruyordu. Gözlerini benden almadıkça ona bakmaktan kaçmak istemiyordum.

Göğsümde, ne zaman oluştuğunu bilmediğim kadar uzun zaman önce yaratılmış bir oda vardı; onun resimleriyle, yüzüyle ve kendisiyle doldurduğum küçük, derme çatma, gizli bir odaydı. Kapısı kimsenin içine bakmayacağı kadar sade, içi onu bile korkutacak kadar onunla doluydu. İlk ne zaman gördüğümü bilmeyecek kadar hayatımda eskiydi ancak tanışmamız da bir o kadar geç. İlk kez bana elini uzatıp beni ata bindirirken parmaklarımda hissettiğim elinin sıcaklığı bugün bile aynı yerde yanıyordu.

Karşılıksızdı.

Ona olan sevgim de hislerim de dillendirilemeyecek kadar gizliydi.

Ağabeyim bana elini uzattığında zamanın geldiğini anlamıştım. Parmaklarımı ağabeyimin elinin üzerine bıraktığımda bana hafifçe gülümseyerek göz kırptı. Üzerimden dökülen saten, yeşil elbisemi kenara itip yumuşak halıya bastığımda üzerime dikilen tüm gözleri hissedebiliyordum. Artık, sosyeteye takdim edilecek yaşa gelmiştim. İlk reglimi iki ay önce olmuştum ve bu, artık evlenebilir birisi olduğumu geç olsa da topluma arz ediyordu.

Birçok kadına göre şanslıydım çünkü bekleyen takdimim Temir Kara'nın son oğlunun dünyaya gelişinin şerefine verilen onur kutlamasıyla birlikte olmuştu. Bu, diğer küçük baloların aksine daha kıymetliydi. Kuzgunların tek kızına yaraşırdı.

Kuzgunların lideri olarak babam, hediye takdimi ve tebrik için ilk sıradaydı. Temir'in ardından gelen en kudretli adam olarak kendisi, büyük Kuzgun ailesinin içinde, küçük ailemiz olurdu.

Babam, annemin elini kırılgan bir parça gibi hassasiyetle tutarak önümüzde ilerlerken göğsümde atan kalbimi dizginlemek için sıkı sıkıya ağabeyimin elini tuttuğumda bana hafifçe gülümseyerek yandan baktı, sessizce nefes alarak suratımdaki gülümsemenin biraz daha genişlemesine ancak abartıdan uzak kalmasına özen gösterdim.

At üstünde bir millet için en uygun görülen hediyeyi vermek için aylar öncesinden hazırlıklar başlamıştı. Anadolunun en iyi zanaatkarlarını toplamış ve onlara tarihin gördüğü en kudretli eğeri yapmalarını emretmişti. Nihayetinde som altından yapılma, yakutların ve zümrütlerinin dantel gibi işlendiği eğerin deri sandığı açıldığında o ve eşi sessiz kalsa da hemen yanında oturan en büyük oğlu gözleri heyecanla parlamış ve beğendiğini açıkça ifade etmişti. Yakutun kırmızısı ve altının sarısı, Çok Uluslu Büyük Timur İmparatorluğunun sembol renkleriydi.

Zümrüt yeşiliyse her zaman Kuzgunların rengi olmuştu.

"Sizler için en kıymetli ustaları bir araya getirdim; Fas'tan Babil'e kadar tüm diyarın her bir toprağıyla karılmış bu altın eğer oğlunuza kudret, topraklarımıza bereket versin," dediğinde memnuniyetle gülümseyen Şad Atilla'nın suratındaki ifade gözle görülür bir şekilde yerini hoşnutsuzluğa bırakmıştı. Şadlar arasında rekabet her zaman olurdu öyle ki Temir Kara tahtın dördüncü varisi olmasına rağmen babasının öldüğü gece ölüm haberini tüm diyardan gizleyip ağabeylerini ve ailelerini katlederek tahta geçmişti.

Ve rakipsiz Şadın artık kendisinden on bir yaş küçük bir rakibi vardı.

Babam aptal bir adam değildi ve bu sözler de tıpkı hediye ettiği eğer gibi öylesine değildi. Her zaman kelimelerin ne kadar güçlü olduğundan bahseden babam Şadın zihninin kuytu köşelerine ekilmiş o tohuma doğru bir çizgi çekmişti. Temir Kara'nın geçmişinden sızan kanlar oğlunun zihnindeki o tohumu besleyecekti, babam bunun için parmağının ucuyla küçük bir yarık açmıştı.

Babam ve annem kenara çekildiğinde ağabeyimle birlikte dizlerimizi bükerek reverans verdik. Babam "Sevgili kızımın takdiminin sizin şanlı balonuza denk gelmesi ne büyük onur," diyerek bana uzattığı elini tutup Temir'e doğru bir adım attım. "Biricik kızım, Feri."

Temir yüzündeki alaycı gülümsemeyle "Biricik," diye mırıldandığında tonlaması sırtımdan aşağı soğuk ürpertinin inmesine sebep olmuştu. Tahtından kalktığında gözlerim onun kahverengi gözlerindeydi. Aramızda yükselen üç basamağı yumuşak adımlarla inerken pelerini arkasında uzanıyordu. Uzun parmakları yavaşça havalanıp göğsümün ortasına yeni işlenmiş kuzgun dövmesinin üzerinde gezerken bakışları parmaklarını izliyordu. Temir'in soğuk parmakları taze kuzgun dövmesi üzerinde gezerken soğuk beni rahatlatmak yerine canımı yakarcasına kısa tırnakları derime batıyordu. "Biricik Feri," derken sözleri enseme tırnaklarını geçirir gibi imalıydı. "Ne yazık... Benim için fazla geç, oğlum için erkensin. Umuyorum o güzel hayatında seni hak eden o adamı bulursun."

Omuzlarımdan tutup beni kendine çekerek alnımı öptüğünde tüm vücudum rahatladı. Reglim olması gereken yaşı geciktiğinden bu yana babam telaşlıydı. Regl görmeyen bir kadın doğurgan sayılmaz, doğuramıyorsa yaşamasının bir anlamı olmazdı. İlk regl haberim onu mutlu etmiş, dört kişilik ailemizde Şad ile evleneceğime dair planlar dönmeye başlamıştı. Babam bunu ilk dillendirdiğinde istemsiz sesli bir şekilde gülmüştüm. Suratıma çarpan keskin bakışları, bir daha bu konu geçtiğimde başımı masadan kaldırmama müsaade etmeyecek kadar sertti.

Şimdi Temir, tüm bu dedikodulardan haberdar gibi usulca babamı reddediyor, en başından oğlu ile benim bir evliliğim olmayacağının altını çiziyordu ve bunu yaparken de bir metres kabul etmeyeceği açıktı.

Yıllarca denenmişti bu. Anlaşmalar ve toprak genişlemeleri için sayısız kez Temirler kendi halkından olmayan kadınlarla evlenmiş yahut metres almıştı ancak hiçbir Temir, bir Kuzgunla evlenmeyi kabul etmemişti. Temir ile evlenmediği sürece bir anlam ifade etmeyeceğini düşündükleri ve koltuklarını erkek varislerine bıraktıkları için tek erkek çocuk olarak kalmıştı Kuzgunlar. Annem bana hamile kaldığında İlâtun da bir erkek çocuğa gebeydi.

O çocuk ölmüş ve ben yaşamıştım.

Benim kaderimde Şad ile evlenmek yoktu. Bir Kuzgun'la evlenecektim.

Babam gülümsedi "Nerede görülmüş bir Kuzgun kızının Şad ile evlendiği," derken kuyruğunu yere indirmeme konusunda kararlıydı. "Kuzgunlar, Kuzgunlarla evlenir."

Temir gülümsedi, eliyle işaret verdiğinde yeşil üniforması içinde kucağındaki minderin üzerinde uslu uslu uzanan, mavi gözlü ve yastığın her bir yanını kaplayan bembeyaz tüylü kediyi yaklaştırırken gözlerinden farklı planlar geçiyordu. Kediyi kucağına alırken bir sır verir gibi bana doğru hafifçe eğilmişti "Tıpkı senin gibi güzelliğiyle nam salmış," dediğinde ona gülümsedim.

Kediyi kucağıma alırken "Teşekkür ederim," dedim. Bembeyaz, pamuk kadar yumuşak, tüylerinin altında güçbela ulaştığım kalbi heyecanlıydı. Onu göğsüme bastırırken "Korkma," diye fısıldadım kulağına.

"Ona ne diye sesleneceksin?" diye sorduğunda yeniden kaşınmanın verdiği keyifle kısılmış gözlerle beni izleyen kediye baktım.

"Shopia," derken kedi patisini boynumda asılı küçük nazar boncuğuna bastırmıştı.

Temir gülümsedi. Uzanıp yanağımı avcunun içine alıp başparmağıyla tenimi okşarken üzerime doğru tüm görkemiyle eğildiğinde istemsiz nefesim hızlanmıştı. Ben, yalnızca evime alışkındım. Bana daha önce Kuzgunlar dışında bu kadar yaklaşan başka kimse olmamışken şimdi Temir'in bu kadar takın olması beni korkutuyordu. "Shopia seni koruduğu sürece arkandayım, biricik Feri," diye fısıldadı ve başımı okşadı.

Geriye çekildiğinde yüzündeki gülümseme tıpkı bir maske gibi parçalanmıştı

Duyguları gerçek değildi. Bu konuşma sessizce aramızda, gülümseyen dudakların gerginliği arasında dökülmüştü. Bu konuşmayı anlayacak birisi varsa o da hiç kuşkusuz sadece Kuzgunlardı. Ağabeyimin elini uzatmasıyla birlikte yeniden annem ve babamın peşinden tüllerle sarılmış, beyaz yumuşak minderlerle konforu artırılmış locaya doğru yürürken Temir'e doğru yürürken olduğundan daha rahattım. Artık Şad ile evlenmeyeceğim kesinleşmişti.

Annemin yanında oturup kucağına keyifle uzanan kediyi severken gözlerimi ortada bellerini kıvırarak dolaşan dansçılara değil de hemen arkamızdan Temir'e hediyelerini sunan Erginsoy ailesine dikmiştim. Annesi ve babasının arkasında dikilen Arden ve erkek kardeşi Arel öne doğru çıktığında Temir'in yüzündeki gülümseme genişlemiş ve keyiflenmişti. Seslerini duyamasam da Temir'in yüzünü görebiliyor ve dudaklarını okuyabiliyordum.

"Ne zaman öleceksin?" diye sormuştu Arden'e. Bu, herkesin bildiği bir şeydi. Arden, amansız bir hastalığın pençesine düşmüş ve iki yıl boyunca hasta yatağında, doktorların bir sonraki haftayı görmeyeceğini söyleyerek umudunu kestiklerinde onun yedeği olarak Arel planlanmıştı. Arel'in doğumuna yakın ölümüne kesin gözüyle bakılan Arden yaşama sıkı sıkıya tutunmuştu.

Arden'in hastalığı, Arel'in yaşama şansı olmuştu ve umuyorum ki bu şansı her zaman hatırlayacaktı.

Arden her ne dediyse Temir gülümsedi "Geceleri sak uyu."

Arden karşılık verdi.

Temir'in gülümsemesi soldu ve onları elinin tersiyle huzurundan kovduğunda Arden'in yüzünde kibirli tebessümü dudaklarını hafifçe yukarı doğru kıvırmıştı. Hemen arkamızda bulunan locaya doğru yürürken bir noktadan sonra gözlerimle onu takip etmeyi bıraktım. Babasının yanına, hemen arkama oturduğunda kokusunu ve vücudunun sıcaklığını alabileceğim kadar yakındı.

Temir'in karşısında bu kez diğer bir Kuzgun ailesi vardı. Buradaki tüm ailelerde olduğu gibi Kuzgunlarda da hiyerarşi baskın bir şekilde söz konusuydu. Belki de bu yüzden bizlerin ve Erginsoyların iki çocuklu aileler olmasına göz yumuyorlardı. Boz ailesi babamın sağındaki locaya doğru yürürken varisi Azer başıyla bana selam verdi. Gülümseyerek başımı hafifçe eğip selamını karşıladığımda ikinci sorunum baş göstermişti.

Kuzgunlar, Kuzgunlarla evlenirdi.

Ağabeyimin gelecek yıl yapılacak düğünle birlikte evlendiğinde artık sıra bana gelecekti. Sosyeteye takdim edildiğim için artık sırasıyla taliplerimi değerlendirebilirdim ve bu taliplerim çok uzakta değildi. Yıllardır içinde büyüdüğüm Kuzgunların her biri bekar bir şekilde bekliyorlardı.

Azer'in ardından Ahmet Kulaksız ve ailesi masamıza yaklaşmıştı. Annem, Ahmet beyin eşi Mebrure hanım ve Hazal Erginsoy birbirinden ayrılmayan üçlüydü. Tüm Kuzgunlar olarak birbirimizle iyi geçinsek de bu üçü arasından su sızmazdı. Talu küçük bir göz kırpmayla bana selam verdikten sonra usulca ilerlediler. Annelerimizden dolayı Talu ile aramızdaki yaş farkına rağmen arkadaş sayılırdık, benimle ilgili çoğu şeyi bilirdi. Kuzgunlar içinde evlenme ihtimalim olan son kişi sayılabilirdi ancak hiçbir zaman bu ihtimal sıfır değildi.

Taşkıran ailesinden Peker ve Ayaydınlardan Kavi kesinlikle yanına yaklaşmayacağım derecede çapkınlıklarıyla nam salmış iki Kuzgun varisiydi. Masamıza selam verirken flörtöz bakışları, işveli dokunuşlarının kışkırtıcı bir yanı olduğu doğruydu ancak benim için çoktan kara listeye alınmıştı.

Son olarak Tüzün ailesini selamladık. Tüm Kuzgunların varislerini sıralamaya koysam, muhtemelen abim ve Arden'den sonra bir numaraya yerleştireceğim kişi hiç kuşkusuz Emcet olurdu. Yaşının ve babasının yerini almadan önce sürdürdüğü profesör kariyeriyle birlikte duruşu, karakteriyle birleştiğinde kendine has aurasıyla etrafındaki insanları etkiliyordu. Tarihlerindeki Cemil ve Cemal ikizler faciasının ardından itibarlarını hala düzeltememiş olsalar da bunu Emcet yerle bir edecekti.

Tüzün ailesi uzaklaşırken annem "Bir an onun dans teklifini kabul edeceksin diye ödüm koptu," dediğinde ona gülümsedim.

"Hoş birisi,"

Başını iki yana sallarken yavaşça gülümsedi ve şampanya kadehine uzandı. "Ailemiz için uygun değil."

"Züleyha hanım ile anlaşamadığın için böyle düşünüyorsun,"

"Hayır," dedikten sonra parlak kırmızı dudaklarıyla şampanyasından küçük bir yudum aldı. "Kiminle dans edeceksin?"

Birbirine bastırdığım dudaklarımı serbest bırakırken kendime yüklediğim ani cesaretle sesimin tonunu alçaltmadan konuştum. "Beklediğim kişi henüz bana dans teklif etmedi," dediğimde annem başını iki yana salladı.

Kadehini masaya bırakırken "Sen seçilmeyeceksin, Feri. Seçeceksin," dediğinde yutkundum. Doğduğum günden bu yana bana söylenen şey her zaman bu olmuştu lakin onun beni sevmesini seçemiyordum. Onun sevgisi tarafından seçilmeye ihtiyacım vardı.

Arkamdaki kıpırtıyla göz ucuyla baktığımda Arden ayaklanmıştı. Parmaklarımı birbirine kenetlerken en nihayetinde beni dansa kaldıracağı için heyecandan kalbim boğazımda atmaya başlarken o bizim masamızın yanından yürüyüp uzaklaşmıştı.

Daha ne yapmam gerekiyordu? Bir Kuzgun olarak doğmuştum, güzellik olarak nam salmış annem kadar özeldim. Genel kültürüm ve adabım iyiydi. Aptal değildim. İyi yetiştirilmiş, güzel bir Kuzgun kızıydım. Babamın övüneceği kadar güzel, becerikli ve usluydum, bir kez olsun onu kızdırmamıştım. Bir Kuzgunla evlenecektim ve tek istediğim oydu. Bunu açıkça dile getirmiştim. Hemen arkasında ondan dans daveti beklediğimi söylemiştim ancak o tüm bunları görmezden gelerek gidip Başbakanın masasına oturmuştu. Onun işine tutkuyla bağlı olduğunu ve gözünün hiçbir şey görmediğini Kuzgunların tarafsız koltuğunu reddedip yakasını ilikleyerek boynuna kravat takmasından herkes bilirdi ancak bir ihtimal, onun kalbi olabileceğini ve bu kalpte bana yer olduğuna inanmıştım.

Dans teklifleri ardı arkasına gelirken her birine hayır demek yerine artık herhangi biriyle göz göze gelmeyi reddederek doğrudan Arden'e bakıyordum. Bakışlarımın sırtını dürtmesini, bana dönmesini ve bana dans teklif etmesini bekliyordum ancak o, beni görmezden gelerek etrafını saran parlementodan sıkıcı adamlarla konuşmayı tercih ediyordu.

Annem parmaklarımı sıktığında gözlerimi ona çevirdim. Yeşil gözlerini bana kocaman açarken uyararak bakıyordu. Belli ediyorsun, ona bakmayı bırak ve birinin dans davetini kabul et.

Mesajı almıştım. Gözlerimi etrafta dolaştırıp Arel'i bulduğunda annem parmaklarımı daha da sıktı. "Arel gibi bir yedekle dans etmeyeceksin," derken etrafa gülümsüyor ve sesini kısık tutuyor olsa da aniden yükselen öfkesini sıkıştırdığı parmaklarımda hissedebiliyordum.

Gözlerimi önümdeki masaya indirerek seçme hakkını tamamen anneme bıraktım. Arel hakkında düşündükleri tamamen ona aitti. Onunla neredeyse bebekliğimizden itibaren annelerimiz sıkı arkadaş olduğu için birlikte büyümüş, aynı okullara gitmiştik. Buradan beni kurtaracak tek kişi Ekin'di ancak o da böyle bir partiye giremeyeceği için sıra Arel'e kalmıştı.

Masada beliren Talu bana elini uzatırken "Bu dansı bana lütfeder misiniz, biricik Feri?" derken annem gitmem için elimi serbest bırakmıştı.

Onunla birlikte dansa kalkarken gözlerimi doğrudan önüme dikmiş, çenemi havaya kaldırmıştım. Birlikte piste çıktığımızda bir yanım müthiş bir kuvvetle ona bakmaya sevk etse de doğrudan karşımda Talu'nun mavi gözlerine bakmaya sevk ettim kendimi. Genel olarak sessizliğe sığınmak istesem de Talu eğlenceliydi. Etrafa karşı kestiği otoriter tavrına rağmen komik göndermeler yapıyor, onu dansa kaldıran ilk adam olduğu için abartı bir övgüyle böbürlenip etrafında, beni dansa kaldırmayı teklif edip de reddedilen erkeklere sataşıyordu.

Sütunlara doğru adımlarken sonunda kalabalığın içinden kaçabildiğim için minnettardım. Balo salonundan özenle biçilmiş bodur ağaçların arasında yürürken "Sana ayıp olmayacaksa eğer..." dediğinde ona döndüm. Gözlerim yeniden etrafta dolandığında yakın korumalarımızın biri takip ettiğini görebiliyordum. Benim korumam değil de Talu'nun korumasına baktığımda ifadesiz gözleri Talu'nun sırtındaydı.

"Ararsan beni sütunlarda olacağım," dediğimde uzanıp teşekkür ederek yanağımı öptü. O korumasıyla uzaklaşırken biraz olsun yalnız kalmak adına arkamdan beni izleyen korumamla birlikte tam olarak yalnız kalmasam da bunu ümit ederek yürüdüm.

Temir'in asma bahçeleri kadar ünlü olmasa da çölün uçsuz bucaksız kumları arasında oluşturulan bu vahanın sütunlarını seviyordum. Çocukken buraya geldiğimde hayatımdan ilk kez bir şelale görmüştüm. Hala bugün bile bu şelaleyi insanların yaptığına inanamıyordum. Böyle bir vaha nasıl olurdu da çölün ortasında yüz yıllardır ayakta durmayı başarırdı? Mermer sütunlar nasıl olur da bir an olsun yıpranmazdı?

Basamakları tırmanırken ayağım, elbisemin eteğine takıldığında sendeledim. Dirseğimin üzerinden beni sıkıca kavrayan parmakların sahibine bakmama gerek yoktu, avuçlarının içlerindeki yara izlerini derimde hissettiğim sürece onun yakın korumam olduğunu biliyordum. İyi olduğumu söyleyerek sıkıca tutan parmaklarının arasından sıyrılıp bir adım arkamdan beni takip ederek merdivenleri tırmanırken attığım her adımda şelalenin serin esintisiyle birlikte suratıma çarpan çöl meltemini aynı anda hissediyordum.

"Uzakta kal, Çamur," diye uyardım onu merdivenleri tırmanırken. Batıl bir inanç değildi, tamamen turist çekmek için bile olsa buraya birlikte çıktığın kişinin hayatının aşkı olacağına dair bir safsata tüm dünyaca bilinirdi ve bu safsata her yıl milyonlarca turisti buraya çekerdi.

"Eğer birkaç basamağı sendelemeden adımlayabilirseniz sizden uzak kalacağım," dediğinde sesi tok olsa da sözlerindeki imaya karşılık ona döndüm.

Yeşil gözlerine doğrudan bakarken ona bağırmak, kızmak ve öfkelenmek istiyordum ancak o an, yüzündeki yaraya bakarken çocukken onu gördüğüm ilk gün geliyordu aklıma. Yüzünün yarısı sargılarla kaplı, çocuk halini görüyordum. Burnunun üzerinden başlayan yara yüzünün ortadan ikiye ayıran bir çizik atarken kulağının üzerinde çentik bırakmıştı. Bu, onu diğerlerinden ayırıp zaten korkutucu olan ifadesini daha da körüklerken ona herhangi bir şey söylemekten vazgeçtim. Biliyordum ki sadece aileme hizmet ettiği için bana suskunlukla karşılık vermeyecekti.

Basamakları bitirdiğimde sözünde durarak beni kalabalığın içinde yalnız bırakıp yükselen mermer sütunlardan birinin altında, elleri her an silahına saldırmak ve koşmak adına hazır beklerken sütunların kenarına doğru yürüdüm.

Ellerimi mermerden korkuluklara yaslayıp tüm ağırlığı dirseklerime verirken gözlerimi önümde, sadece su sesleri gelen şelaleye çevirdim. Doğumumdan bu yana bana atanan amaçlar yoktu. Herhangi bir şeyi elde etmek için çabalamam ve yetersiz geldiğinde daha fazla çabaya ihtiyaç duymam gerekmemişti. Bir tek resim yapmak için çabalamış ve onun mükafatı olarak onlarca tablo evimizin bodrum katında saklanmaya başlanmıştı.

Ben iyi bir Kuzgun çocuğuydum. İyi bir eşle evlenecek ve muhtemelen iyi bir evlilik sürecektim ancak bu evliliğin her anında sahte bir hayat yaşamak istemiyordum. Kiminle evlenirsem evleneyim Alpay Nedirlioğlu'nun kızı olduğum için bana sesleri yükselmeyecekti. Bunu olması gerektiği için değil de aksine insani duygularını göstermeyeceklerini bildiğim içindi. Karşımdaki adamı hiçbir zaman gerçekten tanımayacak onun sevgisinden emin olmayacaktım.

Garson yanımda belirdiğinde "Feri hanım, bu sizin için geldi," dediğinde üzerinde adımın yazdığı, kırmızı mühürle kurt damgasıyla kapatılmış zarfı elinden aldım. Mührü kırıp zarfı araladığımda gördüğüm ilk şey abimin nişan gününden bir fotoğraftı. Çok değil, sadece dört ay öncesine aitti. Fotoğrafları çıkardığımda nişan töreninden ailecek bir pozdu. Tüm aile fertlerimiz, Kuzgunlar ve gelinin nişan nedimeleriyle birlikte kalabalık, siyah beyaz bir fotoğraftı.

Fotoğrafı değiştirdiğimde gördüğüm çıplak çocuk cesediyle irkildim. Ensesinde Kuzgun dövmesi olan her bir yanı yaralarla kaplı çocuğun yüzü gizliydi. Ardı arkasına gelen tüm fotoğraflar aynıydı. Farklı pozisyonlarda, farklı çocuklar ardı arkasına sıralanıyordu. Hepsinin ortak özelliği enselerindeki çemberin içinde kanatları kapalı bir çekilde oturan Kuzgun dövmeleri ve ölü olmalarıydı.

Hızlıca resimleri zarfa koyarken tek merak ettiğim şey bunun neden bana geldiğiydi. Bu fotoğraflardaki çocukları tanımıyordum, üzerinde bizim dövmemizin olması her birini tanıyacağımız anlamına gelmiyordu. Sadece bizim himayemizde, bizim için hizmet vermek adına yetiştirilen çocuklardan olmalıydı.

Parmaklarımın altında ne yapacağımı bilmeden baktığım mührü kırılmış kapalı zarf midemim bükülmesine sebep oluyordu. Babama yahut abime verdiğimde hiçbir şey yapmayacaklar, fotoğrafları imha edeceklerdi. Bunu defalarca kez görmüştüm. Aynısını yaparak zarfı parmaklarımın arasında mermerin üzerinden itip yüksek sütundan aşağı ittim.

Karanlığın içinde beyaz bir nokta gibi giderek uzaklaşıp kaybolan zarf şelalenin sulu ve sütunların kayaları arasında parçalanacak, kimse bulamayacaktı.

"Partnerin..." derken olduğum yerde sıçrayarak gözlerimi şelalenin gölünden alıp ona çevirdiğimde karşımda Arden dikiliyordu. Üzerinde Kuzgunların simgesi haline gelmiş koyu yeşilden takım elbise, aynı renk yelek ve göğsündeki kuzgun dövmesini açık edecek kadar düğmeleri aralanmış beyaz gömleğiyle tüm Kuzgunlarla aynı görünmesine rağmen hepsinden farklıydı. Onların arasından sıyrılıyordu. "Partnerin seni kalabalıktan kaçırmış ancak sahip çıkamamış," derken aramızdaki birkaç adımı kapatarak yanımda dikilip gözlerimi şelaleye çevirmişti.

"Yalnız kalmak istedim, bu partnerimin değil benim insiyatifimde bir karar olmalı," derken sesimin tok çıkmasına özen gösteriyordum. Tüm gece onun beni dansa kaldırmasını beklemiş ancak o hiçbir şey yapmamıştı. Şimdi gelip de benimle iletişim kurması ona karşı olan gergin havamı dağıtmayacaktı.

Doğrudan şelaleyi izlerken gözlerinin bana döndüğünü hissedebiliyordum "Çok güzel görünüyorsun, Feri," dediğinde gülümsedim.

"Biliyorum," dediğimde sadece benim duyabileceğim kadar yüksek bir kahkaha bıraktığında dudaklarımı birbirine bastırarak önüme bakmayı sürdürdüm. Onun sadece bana ait anları vardı, herkese karşı kaya gibi durmasına rağmen ben onun çatlaklarının arasından yumuşak kalbini görebiliyor ve dokunabiliyordum.

Servis tepsisiyle gezen garsonun elinden bir bardak viski alarak önüne dönerken yüzündeki gülümsemeyi silmişti. Buzsuz viskiden bir yudum alıp bir eli cebinde şelaleyi izlerken "Sonunda dans ediyordun," dedi. Beni dans ederken görmesinin imkanı yoktu çünkü ben Talu'yla dans ederken o çok önemli vekillerle hararetli bir sohbetin ortasındaydı. "Ne dangalak ama," diye homurdandı.

Tırnaklarımla mermerde görünmez çizgiler atarken "Neden?" diye sordum.

"Seni dansa kaldırmak için annesinin teşviğine ihtiyaç duydu," dediğinde doğrudan ona döndüm. Bir yanım sessiz kalmamı, annemin sözlerini tekrarlamayı hatırlatsa da baskın olan tarafım değildi.

"Neden geldin buraya? Yalnız kalmak için mi? Eğer öyleyse neden benimle konuşmaya çalışıyorsun?" diye sorduğumda ağzına yasladığı bardağı indirip yavaşça ağzındaki viskiyi yutarken vücudunu bana çevirdi.

"Yalnız kalmak için gelmedim, seninle sohbet edebilmek için buradayım," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak kaşlarımı kaldırırken tüm jest ve mimiklerimi serbest bırakmıştım.

"Ben yalnız kalmak için geldim buraya. Eğer insanlarla iç içe olmak isteseydim şu an pistte, herhangi bir Kuzgunla dans ediyor olabilirdim ama bak, buradayım ve yine bir Kuzgun'u n dırdırlarını çekiyorum," dediğimde gözleri yüzümün her bir yanında dolaşıyordu. Yüzü otorite maskesini takınmış her an pimi çekilmiş bir bomba gibi duruyorken gözleri telaşla üzerimde dolaşıyordu. "Beni yalnız bırakırsan sevinirim."

Elini tıpkı benim gibi mermer korkuluğa yaslayarak üzerime doğru bir adım atarken "Ya seni yalnız bırakmazsam ne olur?" diye sorduğunda sıcaklığını hissedebileceğim kadar yakındı.

Korkup geriye doğru adımlamayı reddederek ona gülümsedim. "Bu gece yaptığın ikinci dangalaklık olur."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.