İçeriğe geç

KUZGUN AKADEMİSİ

Bölüm 10 · 5 dk okuma

KUZGUN AKADEMİSİ

Bölüm 10

Bölüm 10: Kan Kokusu

Profesör Darius'un son cümlesinden sonra sınıfta çıt çıkmadı.

"...yalnızca bir öğrenci değil."

"...çok daha tehlikeli bir şey kayıp."

Kimse soru sormadı.

Sanki herkes ne demek istediğini anlamıştı.

Bir tek ben...

Hiçbir şey anlamıyordum.

Elimi kaldırdım.

Sınıftaki bütün gözler bana çevrildi.

"Efendim..."

Darius başını hafifçe bana çevirdi.

"Evet, Bayan Arden?"

"Ne kayıp?"

Bir anlığına sınıfta oturan herkes nefesini tutmuş gibiydi.

Profesör Darius birkaç saniye bana baktı.

Sonra sınıfın ortasındaki siyah çembere doğru yürüdü.

"Asıl soru..."

Elini çemberin üzerine koydu.

"...neyin kayıp olduğu değil."

Semboller bir anda mavi renkte parlamaya başladı.

"...onu kimin aldığı."

Salon hafifçe sarsıldı.

Taş zeminin altından derin bir uğultu yükseldi.

Sınıftaki bazı öğrenciler hiç tepki vermedi.

Demek ki bu onlar için normaldi.

Ben ise sandalyeye tutunmuştum.

Çemberin ortasında ince bir ışık yükselmeye başladı.

Mavi...

Sonra mor...

En sonunda kan kırmızısına döndü.

Işığın içinde bir görüntü oluştu.

Uzun taş bir koridor.

Koşan bir çocuk.

Arkasını dönüp defalarca bakıyordu.

Yüzünü seçemiyordum.

Bir kapıya ulaştı.

Kapıyı açmaya çalıştı.

Tam o sırada...

Karanlığın içinden siyah bir el uzandı.

Çocuğun kolunu yakaladı.

Görüntü bir anda dağıldı.

Sınıf sessizdi.

Profesör Darius derin bir nefes aldı.

"Bu, dün gece kaybolan Lucien'ın son anıları."

Boğazım düğümlendi.

Yani...

Gerçekten biri onu kaçırmıştı.

Ders bittikten sonra öğrenciler koridora dağıldı.

Ben hâlâ gördüğüm görüntünün etkisindeydim.

"Vera."

Arkamdan gelen sesi tanımıştım.

Kael.

Yanıma kadar geldi.

Her zamanki gibi elleri cebindeydi.

"Bir yere gidiyorum."

"Eee?"

"Gelmek ister misin?"

"Nereye?"

"Lucien'ın odasına."

Olduğum yerde kaldım.

"Orası mühürlenmedi mi?"

"Mühürlendi."

"O zaman nasıl gireceğiz?"

Kael omzunu silkti.

"Kuralları bazen esnetmek gerekir."

"Kuralları çiğnemek demek istiyorsun."

İlk kez hafifçe gülümsedi.

"İkisi de olur."

Onun peşinden gitmemem gerektiğini biliyordum.

Bu okulda geldiğim ilk geceden beri herkes bana tek bir şey söylüyordu.

Kurallara uy.

Ama...

Merakım korkumdan daha güçlüydü.

"Tamam."

Kael başını salladı.

"Bu gece."

"Gece mi?"

"Evet."

"Gece dışarı çıkmak yasak."

"Biliyorum."

"Bunu sen söyledin."

"Doğru."

"E o zaman?"

Kael bana dönüp gözlerimin içine baktı.

"Bazen cevaplar..."

"...yalnızca kuralların dışında bulunur."

Akşam...

Yatakhaneye döndüğümüzde Mira yatağının üzerine oturmuş eski bir haritaya bakıyordu.

Elin ise şöminenin önünde ders notlarını okuyordu.

Beni görünce ikisi de başını kaldırdı.

"İlk gün nasıl geçti?"

Omuz silktim.

"Garip."

İkisi de aynı anda güldü.

"Bu daha hiçbir şey."

Tam o sırada odamızın kapısı tıklatıldı.

Bu kez tek sefer.

Mira derin bir nefes verdi.

"İyi."

"En azından üç kez vurmadılar."

Kapıyı açtı.

Koridorda kimse yoktu.

Yerde ise küçük siyah bir zarf duruyordu.

Üzerinde yalnızca benim adım yazıyordu.

Vera Arden

İçimden kötü bir his geçti.

Zarfı açtım.

İçinde küçücük bir not vardı.

Gece yarısı. Eski kütüphanenin arkasındaki avlu. Tek başına gel.

İmza yoktu.

Mira notu elimden aldı.

Yüzündeki renk bir anda soldu.

"Bunu kim verdi?"

"Bilmiyorum."

Elin de nota baktı.

Sonra ikisi aynı anda bana döndü.

"Gidemeyeceksin."

"Neden?"

"Çünkü..."

Elin cümlesini tamamlayamadan şöminedeki ateş bir anda söndü.

Oda buz gibi oldu.

Ve tam arkamızdaki duvarda...

Kan kırmızısı harfler yavaş yavaş belirmeye başladı.

GEÇ KALMA, VERA.

Mürekkep gibi görünen kırmızı sıvı, taş duvardan aşağı doğru süzülüyordu.

Hiçbirimiz konuşamadık.

Ben ise sadece tek bir şeyi düşünüyordum.

Ben daha bu okula geleli iki gün olmuştu.

Peki neden...

Sanki biri beni özellikle çağırıyordu?

Duvardaki kırmızı yazıya bakakaldım.

GEÇ KALMA, VERA.

Yazı yavaş yavaş aşağı doğru akıyordu.

İlk bakışta kana benziyordu.

Ama yere damladığı an siyah dumana dönüşüp kayboluyordu.

Mira birkaç adım geri çekildi.

"Bu mümkün değil..."

Elin, titreyen elleriyle cebinden küçük gümüş bir kolye çıkardı.

Kolye duvara doğru tutulduğu anda kırmızı yazılar titremeye başladı.

Sonra...

Bir anda yok oldular.

Sanki hiç orada olmamışlardı.

Odamız yeniden sessizliğe büründü.

"Ne oldu şimdi?" diye fısıldadım.

Mira başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

"Yalan."

İkisi de bana baktı.

"Benden bir şey saklıyorsunuz."

Elin derin bir nefes aldı.

"Bu okulda herkes birbirinden bir şey saklar."

"Çünkü bazen..."

"...bildiğin şey seni hedef yapar."

O gece gözümü kırpmadım.

Sürekli duvardaki yazıyı düşündüm.

Bir de notu.

Gece yarısı. Eski kütüphanenin arkasındaki avlu.

Kim göndermişti?

Neden beni çağırıyordu?

Ve en önemlisi...

Benim adımı nereden biliyordu?

Sabah olduğunda odadaki hava normale dönmüştü.

Duvarda tek bir iz bile kalmamıştı.

Sanki her şey bir rüyaymış gibiydi.

Ama elimde hâlâ o siyah zarf vardı.

Demek ki yaşadıklarım gerçekti.

İlk ders bittikten sonra öğrenciler avluya dağıldı.

Kuzgun Akademisi'nin gündüz hâli bile ürkütücüydü.

Gökyüzü griydi.

Güneş görünmesine rağmen okulun üzerine hiç ışık düşmüyordu.

Avlunun tam ortasında, dalları kupkuru dev bir ağaç vardı.

Dallarına onlarca kuzgun tünemişti.

Tek bir ses bile çıkarmıyorlardı.

Sadece bizi izliyorlardı.

"Onlardan nefret ediyorum."

Yanımdan geçen bir kız bunu fısıldadı.

"Kuzgunlardan mı?"

"Hayır."

Başını ağaca doğru çevirdi.

"Onların neden orada beklediğini biliyorum."

Ne demek istediğini soramadan uzaklaşıp gitti.

Bu okulda herkes cümlelerini yarıda bırakmayı seviyordu galiba.

"Vera."

Bu sesi artık tanıyordum.

Arkamı döndüğümde Kael elleri cebinde bana doğru yürüyordu.

"Biraz yürüyelim mi?"

"Yürümek mi?"

"Evet."

"Neden?"

"Çünkü seni izliyorlar."

İrkilerek etrafıma baktım.

Gerçekten de birkaç öğrenci bana bakıyordu.

Bunu ilk kez fark etmiyordum.

Ama bu kez daha farklıydı.

Merakla değil...

Sanki bir şey bekliyorlardı.

Kael beni ana binanın arkasındaki taş bahçeye götürdü.

Burası neredeyse tamamen boştu.

Eski mermer heykeller ve kurumuş güller vardı.

En ortadaki taş bankın üzerine oturdum.

"Söyle bakalım."

Kael kollarını bağladı.

"Dün gece sana gelen not."

Nefesim kesildi.

"Sen nereden biliyorsun?"

"Gördüm."

"O zaman sen miydin?"

Başını salladı.

"Hayır."

"Peki kimdi?"

"Bilmiyorum."

"Bunu söylemekten gerçekten sıkılmadın mı?"

İlk kez güldü.

Sessiz ama içten bir gülüştü.

"Burada gerçekten bilmediğim şeyler var."

Ben de istemsizce gülümsedim.

"İlk defa normal bir insan gibi davrandın."

"Ben normal değilim."

Bunu söylerken sesi tamamen ciddileşmişti.

Gülümsemem yavaşça silindi.

Tam konuşmaya devam edecekken gökyüzünde beklenmedik bir şey oldu.

Bütün kuzgunlar aynı anda havalandı.

Yüzlercesi...

Belki binlercesi...

Gökyüzü bir anda siyah kanatlarla kaplandı.

Öğrenciler oldukları yerde durdu.

Hiçbiri konuşmuyordu.

Kuşlar akademinin en yüksek kulesinin etrafında dönmeye başladı.

Bir...

İki...

Üç kez...

Sonra hepsi aynı anda çığlık atarak ormana doğru uçtu.

O an okulun çanı çalmaya başladı.

Ama bu sabah duyduğum çan değildi.

Bu daha kalındı.

Daha uğursuzdu.

DOONG...

DOONG...

İkinci vuruşun ardından bütün öğretmenler koşmaya başladı.

Müdür Alaric ana binadan hızla çıktı.

Yüzünde ilk kez korkuya benzeyen bir ifade vardı.

Profesör Darius, elindeki asayı sıkıca kavramıştı.

Bir öğretmen bağırdı:

"Batı Ormanı'nın mührü kırıldı!"

Öğrenciler arasında panik yayıldı.

"İmkânsız..."

"Yıllardır açılmamıştı."

"Kim yaptı?"

Ben ise hiçbir şey anlamıyordum.

Kael'in kolunu tuttum.

"Ne oluyor?"

Kael'in gözleri ormanın olduğu yöne kilitlenmişti.

Sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı.

"Birisi..."

"...akademinin dışarı çıkmaması gereken bir şeyi serbest bıraktı."

Tam o anda...

Ormanın içinden öyle bir kükreme yükseldi ki taş duvarlar bile titredi.

Ve hayatımda ilk kez...

Gerçekten kaçmak istedim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.