Sayfa 7
Müdire Thorncroft’un arkasından süzülen soğuk hava, koridordaki maun kaplamaların buz tutmasına neden oldu. Duvarlardaki tabloların içindeki silüetler panikle çercevelerin dışına doğru kaçışıyor, gargoyle heykellerinin taş ağızlarından fısıltılar dökülüyordu.
"Mahzenler..." dedim, Thorncroft’un gözlerinin içine bakarak. "Annemin sakladığı şey orada, değil mi?"
Bayan Thorncroft asasını göğsüne doğru çekti. Yüzündeki gururlu müdire ifadesi tamamen yıkılmış, yerini onlarca yıllık saklı bir korkuya bırakmıştı. "Annen oraya hiçbir zaman girmemeliydi Nora. O mahzenler bu okul inşa edilmeden önce de buradaydı. Kuzgun Lisesi sadece o kapıyı örtmek için dikilmiş bir taş kütlesi."
GÜM!
Aşağıdaki ana giriş kapısı büyük bir gürültüyle yerinden söküldü. Rüzgâr, okulun devasa merdiven boşluğundan yukarıya doğru fırtına gibi esmeye başladı. Rüzgârın içinde ne bir yaprak kokusu vardı ne de yağmur; sadece seradaki o yanık kurutulmuş gül kokusu ve sürrtünen kemik sesleri...
"Müdirem," dedi Felix, gölgelerini kollarının etrafında birer zırh gibi sıkılaştırırken. "Dışarıdaki şey her neyse, antredeki heykelleri parçalıyor. Yukarı çıkması üç dakikadan fazla sürmez."
"Aşağı iniyoruz," dedim kararlı bir sesle. "Bütün bu cinayetler ve kilitler o kapıyla ilgiliyse, cevabı koridorda bekleyerek bulamayız."
Thorncroft tereddüt etti ama antreden gelen devasa bir patlama sesiyle başını salladı. Ceketinin gizli cebinden ağır, gümüş bir anahtar çıkardı. Anahtarın üzerinde, tıpkı annemin fotoğraftaki kolyede taşıdığı gibi çift başlı bir kuzgun figürü işlenmişti.
Sayfa 8
Kütüphanenin en arka tarafına, yasaklı kitaplar bölümünün arkasındaki gizli geçide vardığımızda etrafı zifiri bir karanlık sardı. Taş basamaklar rutubetten kayganlaşmıştı ve aşağıya indikçe havanın sıcaklığı aniden düştü.
Her adımımızda duvardaki meşaleler kendiliğinden, mor bir alevle yanıyordu.
"Felix," diye fısıldadım, tırnaklarımı taş duvara sürterek. "Gölgelerin aşağıda ne hissediyor?"
Felix yanımda yürüyordu ama her zamanki ukala tavrı kaybolmuştu. Bakışları merdivenlerin sonundaki karanlığa kilitlenmişti. "Gölgelerim fısıldamayı kesti Raven. Aşağıda o kadar koyu bir karanlık var ki, benim yeteneğim bile oraya dokunmaya korkuyor."
Merdivenlerin bittiği yerde devasa bir demir kapı belirdi. Kapının üzerinde, merkezden dışarıya doğru yayılan dokuz farklı kilit mekanizması ve o kilitlerin üzerine oyulmuş kurutulmuş gül motifleri vardı. Ancak kilitlerden üç tanesi kırılmıştı—Bay Vance'in öldüğü an kırılan kilitler.
Kapının önünde, taş zemine kazınmış dev bir ritüel çemberi duruyordu. Çemberin ortasında ise gümüş bir büst ve üzerinde tek bir eşya vardı: Anneme ait olan, içi boş kalmış gümüş kılıf.
"Annen o gece madalyonu buradan çıkardı," dedi Thorncroft, sesi titreyerek. "Dokuz kilitten üçünü kırdı ve yaratığın bir kısmının serbest kalmasına neden oldu. Vance ve ben onu durdurmaya çalıştık ama..."
"Ama annem madalyonu kaçırmadı," dedim, büstün üzerindeki gümüş kılıfa eldivenimi çıkararak dokunurken. "O, madalyonu korumak için sakladı."
Zihnimde aniden devasa bir imge çaktı:
Gecenin köründe, kanlar içindeki annem bu kapının önünde diz çökmüştü. Arkasında Bayan Thorncroft değil, elinde siyah gül tutan Bay Abernathy duruyordu!
Gözlerimi açtığımda bağırdım: "Abernathy! İhanet eden Thorncroft değil, kütüphaneci!"
Tam o sırada arkamızdaki taş merdivenlerden bir alkış sesi yükseldi. Abernathy, elinde mor alevli feneri ve yüzünde o mermer soğukluğuyla karanlığın içinden sıyrıldı:
"Çok hızlısın Nora... Tıpkı annen gibi. Ama ne yazık ki, dördüncü kilit için senin gözlerin gerekiyor."
Sayfa 9
Abernathy’nin elindeki fenerin mor alevi, mahzenin soğuk taş duvarlarında devasa ve çarpık gölgeler oluşturuyordu. Yüzündeki o sakin, yaşlı kütüphaneci ifadesi gitmiş; yerini hırslı ve gözü dönmüş bir ritüel avcısına bırakmıştı.
"Annemi durduran sen değildin," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Onu kilitleri açmaya zorlayan sensin. Bay Vance’i de sen taşa çevirdin!"
"Vance korkağın tekiydi," dedi Abernathy, elindeki feneri biraz daha yukarı kaldırırken. "Kuzgun Lisesi’nin altına gömülmüş bu gücü bir kilit arkasında tutabileceğini sanıyordu. Oysa bu kapının arkasındaki karanlık, dünyayı baştan şekillendirebilecek kadar saf bir kadim enerji. Ve o enerjinin uyanması için Raven soyundan gelen birinin kanı gerekiyordu."
"Yani beni buraya sen çektin," diye mırıldandım.
"Baban seni sakladığını sandı Nora. Ama ben senin o lanetli gözlerini, nesnelerin geçmişini okuma yeteneğini biliyordum. Kasetleri, fotoğrafları ve Vance’in cesedini sana birer ekmek kırıntısı gibi bıraktım. Ve işte buradasın."
Felix bir adım öne çıktı. Kollarından süzülen siyah gölgeler, taş zeminde tıpkı zehirli yılanlar gibi kıvrılarak Abernathy’ye doğru ilerlemeye başladı. "Çok fazla konuşuyorsun kütüphaneci," dedi Felix, dudaklarında tehlikeli bir tebessüm belirirken. "Ve ben yaşlı adamların hikayelerinden nefret ederim."
Felix’in gölgeleri Abernathy’nin üzerine atıldığı an, Abernathy feneri yere vurdu.
ŞAK!
Fenerden yayılan mor bir patlama, Felix’in gölgelerini bir cam gibi parçaladı. Felix acıyla geriye doğru savrulup taş sütunlardan birine çarptı.
Sayfa 10
Bayan Thorncroft asasını Abernathy’ye doğru savurdu ama Abernathy ceketinin içinden siyah bir gül çıkarıp ritüel çemberinin ortasına fırlattı. Gül, taş zemine değer değmez devasa, dikenli sarmaşıklara dönüştü ve Thorncroft’u duvara sabitledi.
Artık sadece ben ve Abernathy kalmıştık.
Abernathy cebinden gümüş, ince bir neşter çıkardı. "Dördüncü kilit için fazla zamana ihtiyacım yok Nora. Tek bir damla kanın ve o özel gözlerin..."
Üzerime doğru hamle yaptı.
Geriye çekilmek yerine, eldivenimi elinden çıkarıp doğrudan büstün üzerindeki o anneme ait gümüş kılıfa bastım. Yeteneğimi bu kez bir geçmişi görmek için değil, kılıfta hapsolmuş annemin son büyüsünü serbest bırakmak için kullandım.
Zihnimden geçen o devasa enerji dalgası doğrudan gümüş kılıfa aktı.
GÜM!
Demir kapının üzerindeki kurutulmuş gül motifleri aniden parlak, altın rengi bir alevle yanmaya başladı. Kilit mekanizmaları gürültüyle tersine dönmeye başladı. Kırılmış olan üç kilit, annemin serbest kalan büyüsüyle yeniden mühürlendi!
Abernathy dehşetle kapıya baktı. "Hayır! Ne yaptın sen?!"
"Annem burayı açmadı Abernathy," dedim, gözlerimdeki altın sarısı parıltıyla ona bakarken. "Annem kendini bu kapıya kilit olarak kurban etti. Ve ben onun kızıyım."
Kapıdan yayılan gümüş ışık dalgası Abernathy’yi mahzenin derinliklerine doğru fırlattı. Adamın elindeki siyah güller birer birer kül olup havaya karıştı.
Felix yerden doğrularak yanıma geldi, üstündeki tozu silkelerken hafifçe kıkırdadı. "Kabul etmeliyim Raven... Bu hamle oldukça fiyakalıydı."
"Henüz bitmedi Sterling," dedim, kapının üzerindeki altın parıltıları izlerken. "Kilitler kapandı ama kapının arkasındaki şey artık benim adımı biliyor. Ve bu okulda çözülmeyi bekleyen hâlâ çok fazla sır var."
Sayfa 11
Abernathy’nin bedenini yutan o altın sarısı ışık hüzmesi söndüğünde, mahzenin soğuk sessizliği bir bıçak gibi üzerimize çöktü. Taş duvara sarmaşıklarla sabitlenmiş olan Bayan Thorncroft, kuruyan dikenlerin gevşemesiyle dizlerinin üzerine düştü.
Asasını destek alarak ayağa kalkan müdire, bakışlarını büstün üzerindeki o parıldayan kılıftan ayıramıyordu.
"Annenin büyüsü..." diye fısıldadı Thorncroft, sesi hayranlık ve vicdan azabıyla titreyerek. "O gece onu kurtaramadığımı sanıyordum. Oysa o, kendini bu taşların arasına bir mühür gibi kazımış."
"Abernathy kaçtı mı yoksa o ışığın içinde kül mü oldu?" diye sordu Felix. Eğilip yerdeki o kırık mor fenerin parçalarından birini aldı. Parça, eline değer değmez simsiyah bir toza dönüşüp parmaklarının arasından süzüldü.
"Gitti," dedim eldivenimi tekrar elime geçirirken. "Ama okuldan tamamen temizlendiğini sanmıyorum. Bu mahzen sadece ilk perdeydi. Kapının üzerindeki dördüncü kilit kapandı ama diğer kilitlerin anahtarları hâlâ bu okulun koridorlarında dolaşıyor."
Thorncroft ceketini düzeltti ve çenesini dikleştirdi. Eski, otoriter müdire kimliği aniden geri gelmişti. "Bu gece yaşananlar kütüphanenin gizli bölümünde kalacak. Öğrencilere Abernathy’nin emekli olduğunu ve kasabadan ayrıldığını söyleyeceğiz. Kuzgun Lisesi’nin paniğe ihtiyacı yok."
"Ve cinayetler?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak. "Bay Vance’in taşlaşmış bedenini ve gözlerindeki o siyah gülleri nasıl açıklayacaksınız?"
Thorncroft bana doğru bir adım attı. Gözlerinde ilk kez bana bir öğrenci olarak değil, bir müttefik olarak baktığını hissettim: "Onu bir akademi kazası olarak duyuracağız Nora. Ama sen... Sen bu işin peşini bırakmayacaksın, değil mi?"
"Sıkıcı bir ders programından daha eğlenceli," dedim hafif bir tebessümle. "Ayrıca annemin yarım bıraktığı bir hesabı kapatmam gerekiyor."
Sayfa 12
Sabahın ilk ışıkları Kuzgun Lisesi’nin gotik kulelerine vurduğunda, fırtına dinmiş ama arkasında nemli, sisli bir hava bırakmıştı. Büyük Yemek Salonu’nda kahvaltı tepsilerinin gürültüsü ve öğrencilerin dedikoduları yankılanıyordu.
Vesper, tabağındaki yulaf ezmesini pembe bir kaşıkla karıştırırken bana doğru eğildi.
"Dün gece neredeydin Nora?" dedi fısıltıyla. Yüzündeki o neşeli ifade gitmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı. "Yatakhanedeki duvarda duran o soğukluk dün gece tamamen kayboldu. Ve kütüphanenin etrafında garip, altın rengi ışıklar görüldüğü söyleniyor."
"Sadece yürüyüşe çıkmıştım Vesper," dedim, siyah çayımdan bir yudum alırken. "Kuzgun Lisesi’nin geceleri ne kadar hareketli olduğunu bilirsin."
"Öyle mi?" Vesper masanın altından elini çıkardı ve avucunun içindeki şeyi masaya bıraktı.
Bu, üzeri kurumuş kan ve gümüş tozuyla kaplı küçük bir kuş tüyüydü.
"Sihirbaz adayı olabilirim ama aptal değilim," dedi Vesper, gözlerinin içine bakarak. "Bu tüy, okuldaki hiç kimseye ait değil. Ve dünkü saldırıdan sonra okulun girişine yerleştirilen yeni güvenlik görevlisini gördün mü?"
Bakışlarımı yemek salonunun devasa ahşap kapılarına doğru çevirdim.
Kapının yanında, diğer öğrencilerden tamamen farklı bir aura yayan yeni bir yüz duruyordu. Beyaz tenli, gümüş rengi saçları omuzlarına dökülen ve gözleri tamamen şeffaf bir mavi olan bir erkek çocuğu... Üniformasının yakasında Kuzgun Lisesi'nin arması değil, tescillenmemiş bir yılan sembolü vardı.
Felix yanımızdaki sandalyeye gürültüyle oturdu. Bakışları benim gibi kapıdaki yeni çocuğa kilitlenmişti.
"Julian Vane," dedi Felix, sesinde açık bir nefretle. "Sürgün edilmiş Vane ailesinin tek varisi. Ve babasının Abernathy ile eski bir ortaklığı olduğunu herkes bilir."
Julian Vane, salonun öbür ucundan bakışlarımı hissetmiş gibi başını yavaşça bana doğru çevirdi. Dudaklarında buz gibi, meydan okuyan bir gülümseme belirdi ve sağ elinin işaret parmağıyla masanın üzerine hayali bir çizgi çizdi: Aileme ait olan o çift başlı kuzgun sembolü.
Oyun bitmemişti. Abernathy piyondu; asıl oyuncular ise masaya henüz yeni oturuyordu.