Y.,
Ne olursa olsun bütün cümlelerim,
sana rağmen hâlâ senin için.
Bu kitap sana.
Hissediyorum.
Kalbimde kalan izlerin, yaraların varlığını sonuna kadar hissediyorum. Sanki hepsi defalarca kabuk bağlamış, tekrar tekrar kanamaya devam etmiş. Ölümcül bir hastalık gibi her yerime dağılmış, bütün vücudumda hüküm sürmüş, acıtmış, kanatmış, daha derinden yaralamış. Kaburgalarım arasında bir boşluk var ve o yaralarımdan daha da büyük sanki. .
Hayatım bir kâbus gibi geliyordu, biliyorum zaten öyle ama bitmeyen bir kâbusa katlanmak en korkunç kâbusa katlanmaktan bile daha zor.
Hissediyorum.
O da benim gibi, beni bekliyor, yaralı, boşluğunun ve kâbusların farkında. Ama nerede olduğunu, ne zaman geleceğini hissedemiyorum. Ben sanıyordum ki bunca sürelik hayatımın bana bıraktığı bir özellikti bu saçma acılar fakat gittikçe büyüyor, beni küçültüyordu. Biliyordum en sonunda bu şekilde bir başıma ölüme kalacaktım, insan öleceği günü hissederdi. Ben her gün ölüyordum. Dakikalarca düşünerek, dudaklarımı hareket ettirmeden kendi kendime konuşarak zihin ölümümü gerçekleştiriyordum belkide.
Ya da bu zihnimin bana bir oyunuydu.
Kesinlikle öyleydi.
Ellerimi bilgisayarın klavyesinden çektim ve kendime gelmeye çalışarak toplandım. Odama kapanmış, kendimden bir parça bile bırakmamıştım dünyaya. Belkide düşünmek değilde başka şeyler yapmam lazımdı. Etrafımda gezindi kahverengiye kaçan yeşil gözlerim. Koyu renklerin esir aldığı odam benim minik dünyamdı bir nevi. Kapının yanında duvarın yarısına kadar bir kitaplık içinde ise tüm dünyam vardı. Tek yaşasamda -annemle yaşıyordum fakat bundan ikimizde emin değildik- evdeki tek yaşam alanım odamdı, sanki başka bir gezegenin kapılarını açıyor gibi hissediyordum odamda.
Hava henüz aydınlanmamıştı, koyu bir mavi halindeydi sanki. Ki bence bu oldukça rahatlatıcı görünüyordu. Her sabah bu saatlerde uyanmazdım, uyumayı oldukça fazla severdim. Hatta uykumu bölen insanlardan nefret eder, bir şekilde uyumak için bahane bulurdum. Gözlerimi bilgisayarın ekranına geri çevirdim ve yazdıklarıma göz gezdirdim. Ne zaman istemediğim bir anda uyansam kendimi zihnime bırakır ve bir şeyler yazardım, şu an yine öyle bir andı. Blog sayfamda kim olduğumu bile bilmeyen insanlara ulaşmak kesinlikle çok sevdiğim bir şeydi.
Tanımadığım, tanışıklığımızın olmadığı bu insanlardan geri dönüş almak ve beğendiklerini duymak kaburgalarımın arasındaki boş noktaya dokunuyordu. Bazen boş olmadığını bile düşünüyordum fakat boş olduğundanda oldukça emindim. İşte bu ikilemde kalmakta yaşadığımı anımsatıyordu bana.
Hey, Karamel!
Kuzey Yıldızı gönderinizi alıntıladı, incelemek ister misin?
Düşünmeye devam ederken gelen bildirim ile bir anda dikkatim dağıldı. Kuzey yıldızı da kimdi? Tanımamama rağmen yinede bildirime tıkladım ve yazıya baktım.
Kuzey Yıldızı:
Hissediyordum.
Çoğu zaman hissediyordum.
O da benim gibi, yaralı ve defalarca parçalanmış. Kaburgaları arasındaki boşluktan haberdar bir şekilde bekliyor.
Hissediyorum.
Ona bir kuzey yıldızı misali yaklaşıp, yolunu bulmasında yardımcı olacağım. Fakat sadece hissetmekle kalıyorum. Ne o geliyor, ne de ben gidebiliyorum. Bunun acısı ölümcül bir hastalık gibi kaburgalarımın arasında süzülüyor, bu bana yaşadığımın bir göstergesiydi işte. Onsuz.
Pekte bir işe yaramadan.
Kimi beklediğimi bile bilmeden.
Normalde şaşırılacak gibi gözükmeyebilirdi fakat bu benim yazdığım metinin neredeyse aynısıydı. Bu düşünceler arasında yüzerken kuzey yıldızının blog sayfasına tıkladım, evet bu yazı kesinlikle bana göndermeydi. Çoğunlukla benim yazdığım şeyleri cevaplamıştı çünkü. Herhangi bir şekilde geri bildiri yapma isteği doğru bir anda içimde. Ve attığı o yazıya bir cevap yazmaya başladım.
Karamel:
Hissediyoruz.
Her saat, her dakika ve her saniye.
Birbirimizi dahi tanımadan hissediyoruz.
Yüzünü görüyorum ilk önce, kirpiklerini ve koruduğu kahverengi gözlerini görüyorum hemen sonrasında. Öyle güzel duruyorlarki zihnimin bir köşesinde, hiç çıkartmak istemiyorum. Sonra soğuktan titreyen bedenini görüyorum, seninle bende titriyorum. Oysa hayaldin sen, hayalimde bile daha gerçek olan sen.
Birlikteyken atıyor ilk kez kaburgalarım arasındaki o boş yer.
Meğer gerçekte ölü olan ben, senin yanında yaşıyormuşum.
Kuzey yıldızı misali yolumu gösteriyor, önümde ilerliyorsun, öyle bir gidiyorsunki kavuşamayacakmışız gibi.
Yazıyı bitirdikten sonra atmakta oldukça tereddüt etmiştim. Evet , ilk kez bir yazımı atmakta tereddüt ettim. Olsun, ucunda ölüm yok ya diyerek atmıştım. Metin öylece önümde dururken diğer insanlardan beğeniler ve yorumlar yağmaya başlamıştı. Kuzey yıldızını etiketliyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. İnsanlar bir bakıma böyledir işte, kendi işleri olmayan şeyleri karıştırmayı çok seven varlıklar.
Kuzey Yıldızı gönderinizi beğendi!
Kuzey Yıldızı gönderinize yorum yaptı!
Üst üste gelen iki bildirim ile oldukça şaşırmıştım. Açıkçası bu saatte onun bile fark edeceğini düşünmüyordum fakat görmüştü işte. Onunla beraber bir çok insanda fark etmişti ona yanıt yazdığımı. Bir süre onun blog sayfasında dolandım, yazdıklarını tek tek okudum. Tahminlerime göre beni tanıyan biri olmalıydı çünkü beni tanımayan kişilerin bilemeyeceği bilgilere sahipti. Profilinde bir fotoğraf vardı sadece yüzünün bir kısmı ve saçlarının gözüktüğü. Profilini az çok görüp kahverengi gözlerine bir yorum eklemiştim yazımda, şu an yakından bakınca oldukça güzel görünüyorlardı.
Ekranda beliren bildirimler ve mesajlar eşliğinde sandalyemi hafifçe geriye doğru ittim. İnsanlardan gelen tepkileri okumayı seviyordum fakat biraz daha oyalanırsam geç kalacaktım. Hızlıca sandalyeden kalkıp dolabımın yanına doğru ilerledim. Altıma basit mavi bol bir pantolon, üstüme dümdüz siyah bir sweatshirt giydim. Saçımı toplamak için aynanın karşısına geçtim. Hazırlanırken zaman harcamayı pek sevmiyordum fakat aynada gördüğüm görüntü pek hoşuma gitmemişti. Gözlerimin altı o kadar kötü duruyordu ki uyuyamadığımın net bir göstergesiydi. Hızlıca göz altlarımı kapatıcı ile kapattıktan sonra saçlarımın ön kısımlarını bırakıp diğer kısımları sıkıca topladım. Kendime bir kez baktıktan sonra gözlüğümü taktım ve odadan çıktım. Annem içeride sızmıştı. Çoğunlukla içer ve geç saatlerde odada öylece kalırdı. Annem, babamın gidişinden sonra bu duruma düşmüştü. Bu yüzden tek başıma olduğumu hissederdim her zaman, varlığı buradaydı elbet ama hissedemiyordum bile. Hissedemediğim sürece varlığının burada olmasının bir önemide yoktu. Onu asla suçlamıyordum, bazen bazı gidişlerin etkisinden çıkabilmek zor olabiliyordu. Sonuçta giden kişi rastgele biri değil, çocukluğunu beraber geçirdiği kişiydi.
Olduğum yerde bir süre düşüncelere daldığımı fark edince iç çekip kapıya doğru ilerleyip komidinin üzerinden anahtarımı ve kulaklığımı aldım. Ayakkabımı giyerken anahtarı cebime koydum. Evden çıktığımda kapıyı yavaşça kapatıp yavaş adımlarla yürümeye başladım. Aslında pek geç kalmamıştım fakat sanırım gereğinden fazla stres oluyordum. Sakince kulaklığımı takıp rastgele bir şarkı açtım. Lise son sınıftım ve sınav hazırlığı yüzünden oldukça zor gidiyordu. Okulun bahçesine geldiğim an bir anda biri kolunu omzuma attı, kulaklığımı çıkarttı ve omzuma koydu. Kim olduğunu beni sinir etmeye çalışma şeklinden anlamıştm, Çağrı.
Bana bakıp sırıttıktan sonra hiçbir şey demeden uzaklaştı. Hemen onun arkasından biri ilerliyordu, daha önce hiç görmediğim biri. Arkadan gördüğüm kadarıyla koyu kahverengi kıvırcık saçları vardı. Çok derin bir koku yaymıştı yanımdan geçtiğinde, yalan yok kokusu oldukça güzeldi. Onu daha önce hiç görmediğime emindim ama bir o kadarda tanıdık geliyordu. Düşüncelerden çıkmamı sağlayan kolumu dürten Kartal oldu. Onu görünce ister istemez mutlu oldum, o üniversiteye gidiyordu ve okulumuzun önünden geçtiğinde mutlata uğrayıp bakardı. Hemen Kartal'ın yanında Beril vardı, ikisini zorda olsa tanıştırmıştım. Birbirlerinden çekinselerde Kartal her geldiğinde Beril'i okula bırakırdı. Yolda konuştuklarını sanmıyordum ama yan yana olmaları bir mucizeydi. Beril Kartal'dan oldukça fazla utanıyordu ve Kartal bunu bildiği için Beril ile konuşmaya çekiniyordu. Aman ne güzel bir ikili! Beril beklemeden hızla okula doğru koştuğunda yine utandığının farkındaydım, bir kahkaha patlatıp Kartal'a el salladıktan sonra Beril'in peşinden okula doğru gittim. Beril'in utancını gözlerinde hissedebiliyordum. Hızlı hızlı her yöne bakıyor aynı zamanda sınıfa doğru ilerliyordu. "Beril hadi ama! Bu kadar hızlı gitmene gerek yok" Söylediklerimi dinlemiyordu bile, beklemeden direkt sınıfa gitti. Ondan sonra sınıfa girdiğimde gözlerim direkt onu aradı. En arkaya oturmuş, kızarmış yanaklarını tokatlıyordu. Bu görüntüye sessizce gülümsedim, oldukça tatlı görünüyordu. Daha fazla utanmaması için gülümsememi silip yanına doğru gittim. Direkt bana bakmıştı. "Hayır, neden gülüyorsun ki!" Yanına oturup eşyalarımı çıkartmaya başladım, hareketimi kesen telefonuma gelen bildirim oldu.
Kuzey Yıldızı: Daha sık gülmelisin, sert bakışlarından daha çok yakışıyor.