Dışarıda fırtına yerini gri bir şafağa bırakırken salonda ölümcül bir sessizlik hakimdi. Aras, mavi zarfı masaya bıraktı. "Oyun bitti," dedi. Önce Osman’a döndü. "Suçu üstlenerek Elif'i korumaya çalıştın ama o asansörden bir insanın inmesi imkansız."
Aras, Elif’e (Melek) doğru yürüdü. "Sen Soykan’ın kızı değilsin. Gerçek Elif on yıl önce öldü. Sen o davanın kayıtlarına erişimi olan bir kimlik hırsızısın. Soykan gerçeği öğrendi ve bu mavi zarftaki ihbar dilekçesini hazırladı." Elif’in yüzündeki masumiyet yerini buz gibi bir kibre bıraktı. "Kanıtın yok dedektif," dedi.
"Zehri şaraba koymadın," dedi Aras. "Onu Bay Soykan’ın her gece kullandığı astım fısfısına enjekte ettin. Cam kırılma sesi, can havliyle kadehi devirme sesiydi. Ve o ayna... Mesajı yazarken bileğini çizdin. Rujun altındaki o küçük yara bandı senin imzan." Aras, kadının bileğindeki gümüş bilekliği havaya kaldırdı; içindeki mikro iğne parlıyordu.
Polis arabaları malikânenin kapısına yanaşırken Elif, Aras’ın kulağına fısıldadı: "Adalet gecikir dedektif, ama intikam her zaman vaktinde gelir." Güneşin ilk ışıkları karların üzerine düşerken, Dedektif Aras malikâneden ayrıldı. Dağların sessizliği, artık bu büyük sırrın ağırlığını taşıyordu.
