Kuzey Dağları’nın zirvesinde bir dev gibi yükselen Soykan Malikânesi, o gece gökyüzünden dökülen beyaz bir öfkenin esiri olmuştu. Kar fırtınası, devasa taş binayı dış dünyadan koparıp ıssız bir adaya çevirmişti. Rüzgar, binanın kulelerinde uğuldarken camları sarsıyor, dışarıdaki asırlık çam dallarını birer kırbaç gibi taş duvarlara vuruyordu. İçeride ise zamanın durduğu hissini veren, gümüş şamdanların titrek ışığında yenen bir akşam yemeği vardı. Bu bir yemekten ziyade, sessiz bir cenaze törenine benziyordu.
Masada oturan dört kişi arasındaki sessizlik, gümüş çatalların porselen tabaklara vurduğu o mekanik ve rahatsız edici sesle bölünüyordu. Ev sahibi Bay Soykan, masanın başucunda bir yargıç gibi mağrur oturuyordu. Bakışları bir an için genç eşi Elif’in üzerinde durdu; o bakışta ne bir şefkat ne de bir güven vardı; sadece buz gibi bir hayal kırıklığı seziliyordu.
"Biraz başım ağrıyor," dedi Soykan, sesi odadaki herkesin kemiklerine kadar işleyen bir yorgunlukla. "Kütüphanede dinleneceğim. Kimse beni rahatsız etmesin." Elindeki antika bastonuna dayanarak ağır adımlarla kalktı. Saat tam 22:15’te, üst kattaki kütüphaneden gelen ve geceyi bir bıçak gibi yırtan o kristal parçalanma sesi duyuldu. Hemen ardından ağır bir gövdenin yere düşüşü yankılandı. Kahya Osman ve yeğen Mert kapıya koştular; sürgü içeriden çekilmişti. Kapı omuz darbeleriyle kırıldığında manzara dehşet vericiydi: Bay Soykan, masasının üzerine yığılmış, cansız gözleriyle fırtınayı izliyordu. Masadaki mavi bir zarf, devrilen kadehten sızan şarapla bir kan gölüne dönmüştü. Oda, dışarıdan girişi olmayan bir tabut gibiydi.
