Moskova’nın o dondurucu, kapkara çamurlu meydanında Eren ve Bilal’in cansız bedenlerinin üzerine karlar yağalı tam 15 yıl olmuştu. Zaman geçmiş, sırlar gömülmüş, dünya değişmişti. O trajik geceden mutlak bir zaferle çıkan Volkov, artık yeraltı dünyasının tartışmasız tek hakimi, dokunulmaz bir imparatoruydu. Moskova'daki o yüksek korunaklı kalesinde oturuyor, her yıl aynı gün, iki büyük ajanın birbirini yok ettiği o anların kamera kayıtlarını viskisini yudumlayarak gururla izliyordu. Kendini bir tanrı gibi görüyordu; çünkü karşısına çıkabilecek herkesi, geçmişin tüm izlerini yok etmişti.
Ancak Volkov’un en büyük hatası, aslanın arkasında bir yavru bıraktığını unutmasıydı.
Kuzey. Eren’in oğlu.
Babasının öldüğü gece henüz küçük bir çocuk olan Kuzey, o günden sonra Bilal’in dünyanın dört bir yanına dağılmış gizli güvenli evlerinden birinde büyümüştü. Hayatı, diğer çocuklarınki gibi oyunlarla değil; babası Eren’in bıraktığı askeri taktik günlüklerini ezberleyerek ve Bilal’in "eğer bir gün bu videoyu izliyorsan ben ölmüşümdür" diye başlayan gizli eğitim kasetlerini seyrederek geçmişti. Kuzey, babasının o amansız, ölümcül aslan pençesini ve Bilal’in o dahi, manipülatif kurt zekasını damarlarında birleştirmişti. Yüzündeki o derin yara izi, sadece fiziksel bir darbenin değil, 15 yıl boyunca her gün büyüyen o devasa intikam yemininin bir nişanesiydi.
Ve o beklenen gün gelmişti. Av mevsimi açılıyordu.
Kuzey’in ilk hedefi, Volkov’un tüm Avrupa lojistik ağını ve kara para trafiğini yöneten, "Demir" lakaplı en güvendiği sağ koluydu. Demir, Viyana’nın ormanlık arazisine kurulu, etrafı termal kameralar ve ağır silahlı Rus korumalarıyla çevrili ultra lüks malikanesinde, yaklaşan büyük sevkiyatın belgelerini inceliyordu. Kusursuz bir güvenlik ağına sahip olduğunu düşünüyordu.
Ancak Kuzey için o kameralar ve korumalar, Bilal’in kasetlerinde yüzlerce kez çözdüğü basit birer bulmacadan ibaretti.
Gecenin en karanlık saatinde, fırtınanın çıkardığı uğultuyu fırsat bilen Kuzey, tıpkı babası Eren gibi siyah taktiksel kıyafetlerinin içinde, malikanenin bahçesinden içeri bir gölge gibi sızdı. İlk iki korumayı, Bilal’den öğrendiği susturuculu yakın dövüş tekniğiyle, tek bir ses bile çıkarmadan saniyeler içinde çamurlu toprağa serdi. Hareketleri o kadar hızlı ve pürüzsüzdü ki, malikanenin içindeki diğer adamlar ruhları bile duymadan teker teker karanlığa gömüldü.
Demir, çalışma odasında viskisinden bir yudum alıp arkasına yaslandığı anda, tüm malikanenin şalterleri büyük bir gürültüyle indi. Oda kapkara bir zifiri karanlığa büründü.
Demir panikle elini masanın altındaki silahına uzattı ama tam o sırada karanlığın içinden, tıpkı babasının ses tonunu andıran, buz gibi sert bir fısıltı yükseldi:
"Işıkları kapatmayı severim. Babam da tam bu saniyede öyle yapardı."
Demir ne olduğunu anlayamadan, karanlığın içinden fırlayan bir el adamın bileğini yakaladı ve kemik kırılma sesi odada yankılandı. Demir acı içinde feryat ederken, Kuzey onu tek bir hamleyle masanın üzerine çiviledi. Elindeki o soğuk, çelik bıçağın keskin ucunu Demir’in boğazına bastırdı. Görsel 1000020963.png'deki o tek parlayan altın sarısı gözü, karanlıkta Demir’in gördüğü son şey oldu.
"Sen... Sen kimsin?!" diye kekeledi Demir, korkudan titreyerek.
Kuzey, sol eliyle cebinden çıkardığı eski, çamurlu ve kan lekeli bir fotoğrafı masanın üzerine fırlattı. Bu, 15 yıl önce Moskova’da yan yana can veren Eren ve Bilal’in fotoğrafıydı.
Kuzey, Demir’in kulağına doğru eğildi, sesi adeta bir ölüm fermanı gibiydi:
"Ben, o çamurlu toprakta bıraktığınız Aslanın oğluyum. Şimdi patronuna, o çok güvendiğin Volkov’a bir mesaj göndereceksin. Ona de ki; kurt öldü, aslan öldü... Ama o toprakta bıraktığınız kan, bugün Viyana'da canlandı. Sıra ona geliyor!"
Kuzey, Demir’i tek bir darbeyle bayılttıktan sonra masanın üzerindeki şifreli hard diski aldı. Volkov’un tüm gizli sevkiyat rotaları, hesap numaraları ve Avrupa’daki adamlarının isimleri artık onun elindeydi.
Pencereden aşağı, Viyana’nın o karanlık orman sınırına doğru süzülüp gölgelerin arasında kaybolurken, Volkov’un tahtından ilk tuğlayı çektiğini biliyordu. 15 yıllık sessizlik bitmiş, aslan kafesinden çıkmıştı!