5
Tarifi imkânsız bir baş ağrısı ile gözlerini açtı Seyfi Bey. Ne içindeydi zamanın ne de büsbütün dışında, bir hastanenin ilaç kokulu küçük bir odasındaydı. Başı sargılıydı ve kolunda da serum vardı. Yan tarafındaki yatakta solunum cihazı takılı bir hasta ilişti gözüne. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Bedensel yorgunluğu ruhunun üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Son günlerini belki de son demlerini yaşıyor olmalıydı. İnsanın an gelir en çok umudu yorulur. İşte o an insan mücadele etme isteğini kaybeder. Gelirse gelsin, ölüm gelsin, başım gözüm üstüne, der içinden.
Çok üzüldü Seyfi Bey, belli ki kimsesi de yoktu hastanın. Düşündü biraz, acaba kendisinin de mi kimsesi yoktu. Zihnini yokladı, bulanıktı her şey. İlginçtir ismini bile hatırlamıyordu.
“Kimim ben, nasıl düştüm buraya? Ne oldu bana?” Başındaki ağrı dayanılacak gibi değildi. Kaç gündür buradaydı, bilmiyordu. Hemen yanı başında duran boş sandalyeye baktı. Belli belirsiz bir karartının o sandalyede oturduğunu hatırlar gibi oldu ama kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Belki de rüyasında görmüştü o karartıyı veya öyle olmasını düşlemişti…
Koridordan ayak sesleri geldi, kapı açıldı. Uzun boylu bir doktor yanında iki hemşire ile girdi odaya.
- Günaydın Seyfi Bey, nihayet uyandınız, dedi doktor gülümseyerek.
Demek ismi Seyfi idi. Yatağından biraz doğrulmak için hamle yaptı ama başındaki zonklamalar kısıtladı bedenini.
- Yavaş Seyfi Bey, sakin olun, dedi doktor yine gülümseyerek.
- Ne oldu bana doktor bey?
- Hiçbir şey hatırlamıyor musunuz?
- Hayır, hiçbir şey hatırlamıyorum, hatta ismimi bile sizden öğrendim.
Doktor sakince yaklaştı Seyfi Beye, gözlerini ışık kalemi ile kontrol etti hastanın.
- Anladığım kadarıyla geçici hafıza kaybı yaşıyorsunuz Seyfi Bey, merak etmeyin, düzelir, dedi. Hayati fonksiyonlarınız gayet iyi, tahlillerde de bir şey çıkmadı. Birkaç güne taburcu ederiz seni. Üç gündür uyuyordunuz, acıkmış olmalısınız, şimdi bir güzel karnınızı doyurun.
Hemşirenin biri doktorun göz işareti ile odadan çıktı.
- Şimdi yemeğiniz gelir, geçmiş olsun Seyfi Bey.
- Ne oldu bana doktor bey? Diye sordu Seyfi Bey, şaşkın şaşkın.
- Bir kaza geçirdiniz Seyfi Bey, merak etmeyin yakında hepsini hatırlarsınız.
Diğer hastaya geçti doktor. Sağılma belirtisi gittikçe azalan hastanın acil olarak yoğun bakıma alınmasını istedi.
- Geçmiş olsun Seyfi Bey, vizitem bitsin yine uğrayacağım yanınıza, diyerek yanındaki hemşire ile odadan çıktı doktor.
Üç beş dakika sonra ilk çıkan hemşire elinde hastane yemekleri ile geldi. Köpük tabldotu hastanın önüne koydu.
- Doktoru duydunuz beyefendi, yemek yemeniz gerekli, dedi hemşire.
Seyfi Bey’in kolunda ve bacaklarındaki cam kesikleri o kadar da derin değildi. Çoğu kesik iyileşmeye başlamıştı bile.
- Çok teşekkür ederim hemşire hanım.
- Rica ederim.
- Acaba yandaki hastanın kimsesi yok mu?
- Ne yazık ki geleni gideni, arayanı soranı hiç olmadı.
- Benim de arayanım olmadı mı hemşire hanım?
- İki gecedir genç bir kadın başınızda bekledi. Hatta uyandığınızda size vermemiz için bir de adres bırakmıştı.
Masanın çekmecesini açtı, ikiye katlanmış bir kâğıt parçasını Seyfi Bey’e uzattı.
Merakla aldı eline kâğıdı Seyfi Bey, açtı hemen: Biricik Haber Ajansı - Merkez Tepebağ Mahallesi – Eski Yalı İş Hanı yazıyordu.
Beynini yokladı Seyfi Bey, hafızasında bir nefes, bir ışık, bir ipucu aradı. Hayır, burayı hiç hatırlamıyordu. Bu iş hanına dair en küçük bir im yoktu usunda.
Yemeğini yedikten sonra hemşirenin vermiş olduğu ağrı kesicileri aldı Seyfi Bey, biraz kendine gelmişti. Öğleye kadar düşündü, kız kardeşi olabilir miydi? Belki de kuzeniydi iki gece refakatçi olan gizemli kadın. “Anneniz veya ablanız olamayacak kadar genç bir kadın.” Demişti hemşire, hatta o gizemli kadın ismini de söylemişti hemşireye ama unutmuştu hemşire ne yazık.
Öğleden sonra kendi isteği ile ayrıldı hastaneden Seyfi Bey. En az bir gece daha kalmalısın, demişti doktor ama Seyfi Bey’in hastane odasında bir dakika bile kalmaya tahammülü yoktu. Sıkılmıştı, boğulmuştu odada, duvarlar sanki üstüne üstüne yürümüştü.
Merak içinde iş hanının yolunu tuttu Seyfi Bey.
Merkezde, yıllara meydan okuyan tarihi bir handı Eski Yalı İş Hanı. Kısa sürede bu iş hanının merdivenlerini tırmanırken buldu kendini Seyfi Bey. Eski yapı olduğu için asansör yoktu iş hanında. Üçüncü katta Biricik Haber Ajansının tabelasını görmüştü. Kalbinde nedenini bilmediği bir heyecan bir anda koşmaya başladı, kelebekler uçuyor, kuşlar şarkı söylüyordu kalbinin sokaklarında.
Kapının hemen sağ tarafındaki zile bastı. Uzun uzun çaldı kapı zili. İçerden ses gelmedi. Kapıyı yokladı Seyfi Bey, kapı açıktı. İçeri süzüldü.
-Merhaba! Kimse var mı? Diye seslendi.
İçeride kimse yoktu. Küçük bir odaydı burası. Hemen karşı duvarın yanında bir masa, masanın üzerinde bilgisayar, kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Duvarda asılı panolarda gazete kupürleri, fotoğraflar göze çarpıyordu. Bir gazete kesiğinin hemen altına doğru kaymış bir fotoğraf, Seyfi Bey’in tüm dikkatini üzerine çekti. Sanki fotoğraftaki kişi kendisiydi. Şaşkınlık ve merak içinde yaklaştı fotoğrafa, gazete kesiğini parmakları ile kaldırdı evet, kendi fotoğrafı idi. Panoda birkaç tane daha fotoğrafı vardı.
Kapıdan tanıdık bir parfüm kokusu geldi. Ama bu parfümün kime ait olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu, başını kapıya çevirdi Seyfi Bey, şaşkınlıktan az daha küçük dilini yutacaktı.
- Sen? Yani siz?
Bu, o kadındı, kaldırımda karşılaştığı, âşık olduğu, merak ettiği, konuşmak istediği, konuşmadığı için pişman olduğu o kadın.
- Merhaba, hoş geldin. Ben de seni bekliyordum, dedi kadın, çok samimiydi, sevecendi. “Kahve almaya çıkmıştım.”
Elindeki kahve şişesi ile sağ duvar kenarındaki küçük ocağa doğru yürüdü kadın.
- Kahveyi az şekerli seviyorsun değil mi?
Şaşkınlığın şahikasını yaşayan Seyfi Bey:
- Evet, az şekerli Türk kahvesi severim, dedi.
- Ben de az şekerli severim, otursana.
Sanki kırk yıldır tanışıyorlardı. Çok samimi davranıyordu kadın, güler yüzlü, sevimli…
- Tanışıyor muyuz? Diye sordu Seyfi Bey, heyecan basmıştı. “Yani tanışmış mıydık sizinle?” diye sordu.
- Henüz tanışmadık. O halde tanışalım. Ben Duygu.
Günlerce merak ettiği, düşündüğü, düşlediği kadının ismi Duygu’ydu.
Ayağa kalkan Seyfi Bey:
- Ben de Seyfi, çok memnun oldum, dedi. Tokalaştılar.
- Ben de memnu oldum Seyfi.
- Beni beklediğini söylemiştin yanılmıyorsam… Buraya geleceğimden emin miydin?
- Evet, hastaneyi aradım, verdiğim adresi alıp çıktığını söylediler.
Köpükleri taşmak üzere olan kahveyi ocaktan alıp fincanlara boşalttı Duygu, sonra bir fincan kahveyi Seyfi Bey’e uzattı, kendi fincanını da alıp Seyfi Bey’in hemen karşısındaki sandalyeye geçti.
- Bana ne oldu? Diye sordu Seyfi Bey, kahvesinden bir yudum alırken.
- Hatırlamıyor musun?
- Hayır, hiçbir şey hatırlamıyorum.
- Ama beni hatırlıyorsun değil mi? Lütfen beni hatırladığını söyle, der gibi bakmıştı Seyfi Beye Duygu.
- Elbette seni, yani sizi hatırlıyorum.
Kadına gözleriyle değil kalbiyle bakmıştı Seyfi Bey, kalbiyle görmüştü onu. Bazen göz görmez, sadece kalp görür. Kimse bilmez ama kalp, gözden daha iyi görür ve evrenden daha büyüktür.
Yüzünde güller açtı Duygunun, kırmızı güllerin yansıması yayıldı beyaz yüzüne kadının.
- İlk önce şu “siz resmiyetinden” kurtulman gerek Seyfi. Anlaştık mı?
- Peki, anlaştık.
- Bir kaza geçirdin. Hız limitini aşan bir araç geldi sana çarptı. Olay anında ben de oradaydım. Vitrinin önünde duruyordun, galiba dalmıştın, yoksa aynadaki yansımanla mı konuşuyordun tam anlayamadım. Sonra koşup sana yardım ettim, başını kucağıma alıp ambulansın gelmesini bekledim. Ambulansla hastaneye beraber gittik. Bilincin kapalıydı ama sürekli “kuyu” diyordun. “O kuyuya gitmeliyim. O kuyuya mı gittin?” Sayıklıyordun; kuyu, gitme o kuyuya…
- Kuyu mu? Ne kuyusu?
- Ben bilmiyorum, senin söylemeni bekliyordum, kuyu nedir? Nerede bu kuyu? Neden gitmesini istemiyorsun veya gitmek istiyorsun. Kararsızlığının kaynağı kuyu nerede?
Kuyu ile ilgili hafızasında hiçbir şey yoktu Seyfi Beyin.
- İlginç, dedi. Ne kuyusuymuş acaba?
Duygu, Seyfi Beyin hiçbir şey hatırlamadığını anladı, durmadı üstünde.
- Neyse, belli ki başını çarpınca bilinçaltın hezeyana başvurmuş.
Oysa Duygu, o anı çok iyi hatırlıyordu; Seyfi Bey’in yaralı başını kucağına aldığında Seyfi Bey Duygu’nun gözlerine bakarak:
-Cennette miyim? Diye sormuştu, Duygu’nun yüreği paramparça, gözlerinden yaşlar akıyordu.
- Neden cennette olduğunu düşündün?
- Sen bir melek olmalısın, o kadar güzelsin ki… Nerelerdeydin, hep seni bekledim, hep seni düşledim, aklımdan hiç çıkmadın, seni seviyorum…
- Ben de seni seviyorum hem de tarif edemeyeceğim kadar çok. Ama şu an bir araba çarptı sana, fena halde yaralısın.
Seyfi Bey’in başından yüzüne, sonra kaldırımlara kan akıyordu. Duygu, durdurmak istiyordu akan kanı ama mümkün değildi.
Konuşmakta zorlanmaya başlamıştı Seyfi Bey:
-Eğer ben ölürsem beni bul, bu dünyada ve diğer dünyalarda sadece seninle yaşamak istiyorum. Beni iyi dinle bizim köyde Ağyer isminde bir yer var, tam merkezinde bir kuyu kaz. Kuyu… Seni seviyorum. Bul beni. Ben ölürsem bul beni. Yeniden başlayalım… Kuyu kaz…
Seyfi Bey kahvesinden bir yudum aldıktan sonra panodaki fotoğrafını işaret ederek sordu:
- Bu fotoğraflarımı sen mi çektin Duygu?
- Evet.
Gülümsedi genç kadın, şefkat dolu, sevgi dolu sesiyle sordu:
- Neden hiç yanıma gelmedin, benimle konuşmadın? Oysa açılman için, benimle konuşman için çıldırıyordum. Her karşılaşmamızda sana gülümsedim, peşimden geliyor musun, gelecek misin diye hep bekledim seni ama gelmedin. Bir gün ben düştüm peşine, geriye dönüp hiç bakmadın. Çalıştığın lahmacun pide salonuna gittim, hatta pişirdiğin lahmacundan yedim. Sen içeride lahmacun açıyordun bense salondaki bir masada sana bakarak senin yaptığın lahmacundan yiyordum. İşte fotoğrafın birini orada çektim. Çok dalgınsın ve etrafından çok kayıtsız. Diğer fotoğrafları da sen yolda yürürken çektim, farkına bile varmadın.
Şaşkınlık içerisinde dinliyordu Duygu’yu Seyfi Bey, bir de içten içe kızıyordu kendisine. Evet, her şeyin farkındaydı. Yolda her karşılaştıklarında Duygu, sevgi dolu bakışlarını gönderirken “Lütfen gel, konuşalım.” Der gibi gülümsüyordu.
Pişmanlıkların sırası değildi şimdi. Geçmişi gömüp tarihe, geleceğe bakmak gerekliydi.