2
Selam ey eski kuyu!
Suyumuzun beşiği; aşkın, vuslatın, ölümün vatanı. Mitolojik surların kemerleri altında uzanan tarihin solgun yüzü. Tarihin, medeniyetin, ufuk tayin edicisinin nefesi.
Her medeniyet bir kuyudan doğar; ateşin yaklaşamadığı kuyu, Yusuf’un atıldığı kuyu… Zümrüt sözlerin ankası. Bin kalpli okyanus gibi meltemle süzülen kuyu.
Kuyuya eğilen şiirlerin gölgesi salkım saçak ve sonra birer birer sönen yıldızlar. Sabah ışıkları ile ürperen toprak ve bütün ümitleri, bütün kaygıları ile yeniden başlayan hayat! Kuyunun en büyük iki dostu; hayat ve ölüm!
Ki her savaştan zaferle çıkmıştır ölüm!
Yalan dünya, kor dünya, zor dünya ve her bir babanın omzudur dünya, kıymeti bilinmeyen babaların ve hiçbir zaman da bilinmeyecek olan…
Tüm dünya sığar mı kuyuya? Bilseniz kaç dünya sığdırır kuyuya baba. Kuyular dünyalarla işlenen gece nakışlı bir bakış!
Düzensiz hayatlar ortasında gül açan bir ölümdür kuyu!
Balballardan önce filozofların ve şairlerin çağlayan olduğu çağlarda kök salan esrarlı kuyu; düşünce kuyusu, kastların ve paryaların olmadığı sahnede erdemin boy gösterdiği Dedem Korkut menşeli şölen kuyuları, kopuzlarla dans eden ateş halesinde üşüyen kuyu. Bir avuç pırasaya veya havuca değil bütün bitkilere seslenen kuyu, renk ayrımı yok! Bütün insanlar bir! Günümüzde olduğu gibi hayatı felaketlerin en büyüğü saymayan kuyu ve ovalar bereketli; bereketli ve zehirlenmemiş…
Kıtlık kapıda farkında mısınız? Kirli ve güdülenmiş beyinlerin kuruttuğu alın yazıları ile yokluk ve yoksulluk kapıda. Dünya şu an içinden çıkılmaz bir kıtlığa koşarak gidiyor, en verimli ovalar kan gölüne dönmüş, kuyular da o dev cüsseli beton bataklığını temizleyemez artık. En hazin olanı da artık huzursuz yürekler ülkesiyiz, kıtlığa doğru gülerek giden…
Bir gün bir ölüm tutacak herkesi en kıymetli yerinden ve yağmurların öpemediği ateşinde insan; düşünce ile çığlık arasında ipek bir şal gibi kesecek duygularını dünyadan.
Anneleri ayıracaklar evlatlarından, kan katacak Aysız gecelerin gözlerine ninniler. Oysa nasıl ve hangi şartlarda büyütülmüştü o çocuklar, hatırlanmayacaklar bile.
Karınca misali çocuklarının saçlarına masallar örmekteyken anneler, ah o vefalı, fedakâr anneler, uyuyan yavrularına dua yüzlü öpücükler sürmekteyken kayacak yıldızlar, yıldızlar kayacak gökyüzünden. Simsiyah bir gök düşecek ellerimize, yüreğimize; umutlar siyah, sözcükler siyah, duygular siyah, aklın görebildiği her şey simsiyah…
Huzursuz yürekler ülkesi, ölü emeklerin ruhlarıyla beslenen; her sevgiye düşman, her nefrete dost...
Babil; kapandı insanlığın yüzüne, bir daha açılmamak üzere kapandı. Siz ister idrak edin ister etmeyin çok oldu kapanalı Babil!
Güven kapısı acımasız dünyanın bir hiçi gizinde tanıdık gelen burmalı sütun kırılganlığında paslı özlem rengine çalmış, üstelik ölüm giymiş üstüne. İnsanı insan düzeltemiyor maalesef ve dünyaya her ne verirseniz bumerang misali tekrar dönüyor insana; iyiliğe karşı kötülük…
Hem toprağa hem cehenneme açılan ateş geçitleri sarmış evreni. Sokaklar cılız ve karanlık, kentler yıkık, trenler devriliyor, uçaklar düşüyor ıssız dağlara, rotasını kaybetmiş gemiler…
Şanlı bir tarihten ahlaksızlığın tavan yaptığı çağa düşmek!
Anneleri ayıracaklar evlatlarından; evlatlarından ayrılan anneler zamanın sonsuz katmanlarına doğru yürüyecek, yalın ayak, üst baş darmadağın…
Huzursuz yürekler ülkesi, kuşların bile sustuğu, taşların bile küstüğü…
Ölü kentlerin ruhlarıyla beslenen
Ölü meme uçlarında bağışlanma direkleri
Sarnıç altı yokluk tokluğuna ayak direnen
Ecele yakın suya uzak ninnileri ne olur yakın!
Hem sana ait olan hem olmayan ufka tutkunların sokak kedileri gibi
Hem bana ait olan hem olmayan!
Acımasız dünyanın bir hiçi gizinde
Tanıdık gelen burmalı sütun kırılganlığında paslı özlem rengine çalmış
Allah kahretsin, üstelik ölüm giymiş üstüne!
Hem toprağa hem cehenneme açılan yaralı kalpler yapbozu!
Benim mi, senin mi?
Küçükken
Karınca misali saçlarına masal örmekteyken annen
Uyuyan sulara dua yüzlü sevgililer sürmekteyken
İnan bana bahsettiği kişi ben değildim!
Çünkü ben gözyaşlarından dikilmiş bir mezar taşıyım, ruhsuz!
Yerim yurdum kimine göre olağan kimine göre sıradan
Huzursuz yürekler ülkesiyim
Yağmurum, göğüm, ağaçlarım, toprağım, dağlarım yok benim!
Hayallerim, beklentilerim yok.
Huzursuz yürekler ülkesiyim
On bin yıldır her düştüğünde aklıma
Yüzümün çizgilerini değiştiren gülüşlerin çıkar diye mezardan
Gölgemi yıkayacak nehirler arıyorum
Umudun açlığı hiçbir açlığa benzer mi sanıyorsun?
Vazolar dolusu olmayan gök toplasan
Toplasan şarkıların gırtlağına zambakları
Bazen insan bazen de köpük olduğun bir günde
Milyon çeşit çiçek gülüşü doldurmaz testiyi
Huzursuz aşklar ülkesiyiz!
Perdeleri çekilmeyen hayatlara neden gün doğmaz hiç?
Gurbetin okuma yazma bilmez mi senin sevgili?
Ey sevgili, el sevgili…
Martılara aç pencerelerini,
Aç ruhun, umudun aç senin!
Kibir doğurmuş seni
Bereketli topraklar ülkesiyiz
Anaç ve doğurgan mevsim
Halay çeken tohumların kim tutarsa ellerinden
Gebe kalır bakir topraklar
Bu topraklar ki aşkla yoğrulmuş
Aşkla ve ölümle…
Bire milyon veren bu vatanda aç kalır mı insan?
Hırs doğurmuş seni, hırs, hırsız…
Anafor cepli talancılar, yalancılar
Ne bulursa çekiyor içine, çat kapı,,,çalmadım,,, çaldııınnn!
Minarenin üstünde burnun
Önüne çıkan her şeyi yutmaya hazır yırtık ağzın
Yırtık ve lağım kokulu, aya ray laylaylom
Her sevgiye düşman, her nefrete dost!
Karınca misali çocuklarının saçlarına masallar örmekteyken anneler, ah o vefalı, fedakâr anneler, uyuyan yavrularına dua yüzlü öpücükler sürmekteyken kayacak yıldızlar, yıldızlar kayacak gökyüzünden. Simsiyah bir gök düşecek ellerimize, yüreğimize; umutlar siyah, sözcükler siyah, duygular siyah, aklın görebildiği her şey simsiyah… Siyah kuyunun siyah ağzından çıkan kemirgenlerle besleniyor ruhlar.
Huzursuz yürekler ülkesi, ölü emeklerin kanlarıyla beslenen; her sevgiye düşman, her nefrete dost...
Asırlar öncesindeki saf düzeni hatırlayalım:
Tanrılar doğmamış henüz, onların tahtında bilgeler var!
Kelebek kıssasını duymuşsunuzdur. Bir bilge; her soruya verdiği doğru yanıtlarla devleşen güç! Bütün ahali minnettar ona, çok sevilmekte ve sayılmakta bilge. Kaç bin asır sonra kesinleşen düşünce; bilgi güçtür! Bilge; kaynağı gücün, lambaları çatlatırcasına fışkıran ışık! Kendiliğinden aydınlanan kuyu.
Meyve veren ağaç taşlanır. Bilgeyi kıskanan, ona husumet besleyen biri var. Hamaset ve husumet karşı karşıya. Husumetli olan bilgelik peşinde. Oysa husumet besleyen bilge olamaz. Onun kuyusu sığ ve karanlık, yılanlar sürtünerek geçiyor bacaklarından. Gerçek bilgenin deryasını yakmak istiyor, suyu ve göğü yakan ateş olduğunu zannediyor husumetli. Bir bardak su ile sönmek ne acı!
Husumetli olan kişi günlerce düşünmüş ve sonunda bilgenin bile bilemeyeceği bir soru buldum diye sevinmiş. Avucumun içine canlı bir kelebek alacağım.
“Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü?” diye bilgeye soracağım, ölü derse kelebeği serbest bırakacağım. Canlı derse, avucumu hafifçe bastırıp kelebeği öldüreceğim ve her iki durumda da bilge sorduğum soruyu bilemeyecek diyerek bilgenin yanına gitmiş.
Heyecanlı ve avucunda kelebek, sormuş bilgeye:
-Avucumun içinde bir kelebek var; bil bakalım canlı mı, ölü mü?
Bilge, karşısındakinin gözlerine uzun uzun bakmış ve cevap vermiş:
-Kelebeğin canlı veya ölü olması senin elinde, demiş.
Kelebek; kuyunun içinde kozasını yırtan bir imge. Kelebek; avuçlarımızda tuttuğumuz geleceğimiz, yeteneklerimiz, sevdiklerimiz…
Kelebek; şu an Seyfi Bey’in elinde tuttuğu kazma ve kürek!
“Selam ey kuyu!” Dedi Seyfi Bey, sabah serinliğinin tenini ısıran ayazında. Ürperdi içi, tüyleri diken diken oldu. Güneş, dağların arkasından göstermeye başladı yüzünü. Kızıl kızıl yanmaya başladı dağ tepeleri. Bulunduğu alan, etrafı irili ufaklı ve renk renk dağ ve tepelerle çevriliydi. Babadan kalma bu tarla iki dönüm kadardı, yaklaşık iki bin metre kare. Beş yıl kadar önce kanserden kaybettiği babasının alın terinin toprağa düşüşü geldi aklına. İki öküze bağlı sabanla çift sürdüğü o an! Daha dün gibi hatırlıyordu. Toprağı yararak giren kara saban babasının elinde öküzlerin gücüyle ark gibi bir şerit oluşturuyordu toprakta. Seyfi Bey’in babası İsmail Amca’nın bir günde otuz, kırk dönüm tarlayı sürdüğü de biliniyordu. İki besili öküz ve bir kara saban. Tüm serveti buydu İsmail Amca’nın. Gözü gibi bakardı öküzlerine, yıllarca onlar sayesinde ekmeğini kazanmış, altı çocuğunun beşini okutmuştu. Cenazesine en büyük oğlu Hasan, Amerika’da olduğu için gelememişti. Bir üniversitede profesördü Hasan. İkinci büyük oğlu Şakir doktordu, o da cenazesine işinin yoğunluğu nedeniyle gelememişti. Diğer dört evlat katılmıştı cenaze merasimine, her birinin iki gözü iki çeşme.
Seyfi Bey, altı çocuktan en küçüğüydü. O da okumuştu, eğitim fakültesi mezunuydu ama bir türlü ataması olmamıştı. Çok sevdiği, severek okuduğu ve gurur duyduğu mesleğini icra etmek nasip olmamıştı. O da mecburen başka bir mesleğe yönelmişti.
Üç ablasından en büyüğü, ailenin üçüncü evladı Şükran, ev hanımıydı. Ailenin tek okutulmayan üyesiydi. Yaşadıkları köyde okul yoktu, yaklaşık on beş kilometre aşağıdaki Kavaklı Köyünde bulunan okula da bir kız çocuğu tek başına gönderilemezdi. Öyle demişti İsmail Amca ama bunun pişmanlığını yıllarca çekmişti. Diğer taraftan evde diğer kardeşlerine, abilerine hizmet etmesi gerekiyordu Şükran’ın. Köyün tek su kaynağı olan ve evlerine tahmini bir kilometre uzaktaki Koca Kuyu’dan her gün on, on beş defa büyük helkelerle, iri kovalarla su çekip getirmesi gerekiyordu. Yemek pişirmeliydi, hayvanlara bakmalıydı, ekin biçmeli, saman yığmalıydı depoya… Bu işleri birileri yapmalıydı ve işte o birileri de Şükran’dı. Aslında okulun uzaklığından çok evde birileri çalışmak zorunda olduğu için okutulmamıştı Şükran. Oysa o kadar çok okumak isteyen, zeki bir kızdı ama olmadı.
Diğer ablalarından Nisa, diş hekimi olmuştu, eşi anestezi uzmanıydı. İki çocukları vardı ve şu an mutlu bir aile portresi içindeydiler.
Kiraz, hemşireydi; eşi, polis memuruydu. Onların da iki çocuğu vardı ve mutluydular.
Köyde hiç kimse kız çocuklarını okutmazken İsmail Amca onları okutmak için yıllarca saban sürmüştü, elleri nasır bağlamış; kırışık alnı, alnına dökülen saçları güneşte renk değiştirmişti.
Yıllarca babasının iki öküzle sürdüğü tarlanın başındaydı şimdi Seyfi Bey. Beş yıldır sürülmemişti tarla. Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur misali iki dönümlük toprağı baştan sona pıtraklar istila etmişti. Eylül ayında pıtraklar yeşil yapraklarını solgun güneşe sermiş, kurumuş; başparmağın tırnağı büyüklüğündeki diken topları da toprak rengine bürünmüştü. Pıtrak diken topları çoraplarına, şalvarına hatta ceketine kadar yapıştı Seyfi Bey’in. İki dönümlük tarlanın ortasına kadar yürüdü Seyfi Bey, elinde kazma kürek. Hafif bir sabah meltemi yüzünü yalayıp geçti adamın.
Tarlanın başına sonuna, sağına soluna baktı, göz kararıyla ölçtü biçti bulunduğu noktayı: “Tamam, burası uygun.” Dedi içinden. Elindeki kazmayı sağ tarafındaki boşluğa, pıtrakların içine bıraktı, küreği ile önündeki pıtrak köklerini dövmeye başladı. Küreğin sağlı sollu yan tarafını pıtrakların toprakla buluştuğu bölgesine indiriyor, her vurduğu pıtrak kesilen ağaçlar gibi devriliyordu toprağa. Küreğin demir ağzı bazen taşa değiyor tiz bir çınlama meltemin sesine karışıp gidiyordu. Seyfi Bey kürekle biçtiği pıtrakları yine küreğin ağzı ile toplayıp sol tarafına yığdı. Bir metre kadar alanı pıtraklardan temizledikten sonra eğildi ve avuçlarını toprakla doldurdu Seyfi Bey, sonra kokladı onu.
“ Toprak ne güzel kokuyordu, insanın kalbine yürüyen duyguların kokusuydu bu, sevdiklerimizin, canımız bildiklerimizin; ekmeğin kokusuydu bu, alın terinin, emeğin kokusu…”
Hastanenin ilaç kokan koridorlarında, doğumhane önünde kızını ilk kucağına aldığında yavrusunu koklamıştı Seyfi Bey, toprağı kokladığında işte ilk o kokuyu aldı, toprak kokusu kızı Ayla’nın kokusuydu; o minik, sevimli ellerinin kokusu, saflığın ve temizliğin kokusuydu. Özgürlüğün, umudun, aşkın, vuslatın kokusuydu.
İnsanın içinden, taaa yüreğinin bilinmeyen kuyularından gelen babalık içgüdüsü, tarifsiz hislerin ölü dillerle ifadesi gibi veya ifadesizliği gibi içten ve bir o kadar samimi. Bu nasıl bir duygudur; katıksız, naif, beklentisiz… Öyle girift öyle açık, öyle uzak öyle yakın, öyle sonsuz; zamanın ve mekânın dışında belki de büsbütün içinde, bir zerresi evrenlere bedel…
Küçücük elleriyle babanın başparmağını tutmuştu Ayla, içinden kopup gelen sevgi fırtınasıyla kızına bakmıştı Seyfi Bey; gözlerine, kaşlarına, minik burnuna, saçlarına… Bu bir mucizeydi gerçekten.
İkinci mucize Ali, Ayla’dan üç yıl sonra doğmuştu. Aynı hisleri, aynı duyguları dejavu gibi yeniden yaşamıştı Seyfi Bey.
Avucunda tuttuğu toprağın kokusunda çocuklarının kokusunu almıştı Seyfi Bey. Derin bir nefes aldı. Dağların eteklerinden ardıç ve çam ağaçları arasından yaban mersini ve kekik kokularını önüne katmış bir rüzgâr koşarak geldi Seyfi Bey’in yüzünü yalayıp geçti.
Elindeki küreği kenara bırakıp, meşe saplı kazmayı aldı eline; bir kuyu açmalıydı, çorak toprakların göğsünde hayat bulacak bir kuyu. Umudunu, yaşama hevesini canlı tutacak suya ihtiyacı vardı. Şöyle genişçe bir kuyu, soğuk ve içilebilir suyu olmalıydı. Köy meydanındaki Koca Kuyu gibi bir kuyu. Üstünde demir sarkaç ve kapaksız bir kuyu. Ama hayır, üstü kapaklı olmalıydı, ölümün mağarası kapanmalıydı mutlaka.
Koca kuyu demişken aklına bir anı düştü Seyfi Bey’in, bir anda yıllar öncesine gitti. Henüz yedi sekiz yaşlarındaydı. Baharın doğurgan elleriyle yeşeren köyün serin çöken akşamında yaşanmış hazin bir anı:
İsmail Amca sinir küpü, akşam ağılda sayılan keçilerden ikisi eksik; bir anne, bir evlat. Yani bir keçi bir oğlak.
Gün boyu otlaması için ağıldan çıkarılan hayvanlar akşam eve getirilir.
İsmail Amcanın sekiz keçisi ve dört oğlağı var. Toplamda on iki küçükbaş hayvan ama bu akşam ikisi eksik. Tüm aile diken üstünde. İsmail Amca o kadar sinirli ki sesi yankılanıyor duvarlarda.
-Keçiler nerede? O hayvanları bulup getireceksiniz!
Ailenin her üyesi eline bir fener alarak akşam sekiz gibi evden köyün meydanına doğru yola çıkıyor. Dağ, taş her çalı arkası didik didik aranıyor. Aranmadık hiçbir yer kalmıyor ama hayvanlardan eser yok.
Gece on ikiye doğru eli boş dönüyor aile üyeleri, yorgun.
Akla gelen tüm seçeneler masaya yatırılıyor.
Hayvanları kurt kapmış olabilir. Ama köyün meydanına kurtlar kolay kolay inmez. Bilirler ki köy meydanı onlar için ölüm demektir. Hem bu mevsimde kurtların köy meydanına inmelerini gerektirecek bir kıtlık yok; belki kışın, o da zoraki olarak birkaç kurt iner meydana. Baharda dağlar domuz sürüsüyle doludur. Kesik burunlu, iri dişli yaban domuzları cirit atar köyün üst dağlarında.
Dikenli tellerle çevrilmiş koruma altındaki ekili alanlara girmiş olabilirler işte o zaman da tarla sahibi keçileri tutup getirir ve zararının ödenmesini ister. Gelenek budur bu köyde. Zarar neyse ödenir. Köyde her evin ambarı kışın aileye yetecek kadar ayrıca seneye ekilecek kadar buğdayla istiflidir. Hayvanın zarar verdiği ekili alan tahmini olarak ne kadar buğdaya bedeldir? Hasat zamanı bu alandan ne kadar buğday elde edilir hesaplanır ve verilir. Bu köyde on yedi hane vardır. Dağların eteklerine oturtulmuş evler birbirlerinden iki yüz veya üç yüz metre aralıklıdır. Şehirdeki bir apartmandan daha az ev ama daha kalabalık aile… Her aile en az yedi kişiden oluşur ve herkes birbirini tanır.
En kötü senaryoya yöneliyor İsmail Amca. Düşman bildiği komşusu Bahtiyar Ağa keçileri çalıp kendi ağılına götürmüş olabilir.
Büyük oğulları Hasan ve Şakir’e: “Bahtiyar Ağa’nın ağılını sessizce kontrol edin, kimseye gözükmeyin. Sizi görürlerse vurabilirler, çok dikkatli olun.”
Anne Nefise Sultan karşı çıkıyor.
-Çocukları gönderme İsmail, Hasan yeni geldi okulundan, yorgun çocuk. Şakir daha küçük. Yarın gider sorarız Bahtiyar Ağa’ya.
-Laftan anlar mı o? Bir şey olmaz, merak etme. Çocuk dediğin Şakir On altı yaşında. Biz o yaşta evlenmiştik. Hasan da eve geldiğinde uyumuştu, dinlenmiştir.
Hasan üniversite okuyordu büyük şehirde. İlk senesiydi. Annesini, babasını, kardeşlerini özlemiş; köyünü özlemişti. Birkaç günlüğüne gelmişti köye. İçinden “Keşke gelmeseydim” diyordu. Pişmandı geldiğine. Zaten bu olaydan sonra da köye hiç uğramayacaktı.
-Gönderme çocukları.
-Gidecekler! Ben de gideceğim, tasalanma.
Bir gölge gibi gecenin karanlığına karışıyor Hasan ve Şakir, peşlerinde babaları. Rüzgârdan sessiz, geceden karanlık üç kişi çıkıyor yola.
Bahtiyar Ağa iki evli, her iki eşinden toplamda on bir çocuğu var ağanın. Bazı geceler evin çevresinde nöbet tutuyor çocuklar sırayla.
Dağlardan gelen kurt ulumaları ikiye bölüyor geceyi, Ağaçlar konuşuyor kendi dilinde. Hava soğuk, avuçlarını dudaklarına götürüp üflüyor her üçü de, ısınıyor eller.
“Ben tanırım” diyor İsmail Amca; “Ben tanırım keçilerimi, sürmelim benim. Alnı ak, sırtı ala, hele o küçük kuyruğu simsiyah; oğlak da anasına çekmiş. Ben tanırım keçilerimi. Nasıl yaparsın Bahtiyar, bunu bana nasıl yaparsın? Yok, bence yapmamıştır, çalmamıştır hayvanları. Ya ağılda çıkarsa hayvanlar? Yanlışlıkla, kendi keçisi sanmıştır. Vaz mı geçsek? Hanımın dediği gibi sabah mı sorsak Bahtiyar’a? Neyse geldik zaten, ağıla sessizce bakıp çıkarız.”
Fısıldayarak:
-Çocuklar, siz bekleyin. Ben bakıp gelirim. Siz sadece gözcülük edin.”
Hasan ve Şakir korkuyor, üşüyor.
-Tamam, baba, diyor Şakir. Başını sallayarak onaylıyor Hasan.
İsmail Amca sessizce süzülüyor duvarları kerpiç evin sağ tarafında bulunan hayvanların yer aldığı etrafı ağaç dalları ile çevrili ağıla doğru. Kerpiç evden cılız bir ışık kesiyor karanlığı. Pencereden fırlayan ışık önündeki boşlukta önce dümdüz bir şerit oluşturuyor sonra karışıyor geceye. Evin arka kısmı karanlık ve Dolunay’ın gücü yetmiyor meydanı aydınlatmaya. Keçilere bakıyor İsmail Amca. Hepsi birbirine benziyor. Galiba eşinin sözünü dinlemeliydi. “Sabah gidip sorarız.” Demişti eşi.
Geldiği gibi sessizce dönüyor çocuklarının yanına. Korkuyor çocukları. “Haydi, gidelim çocuklar.” Diyor İsmail Amca.
“Bizim keçiler ağılda mıydı baba?” diye soruyor Şakir.
“Anlamadım oğlum, keçiler seçilmiyor. Gündüz gözüyle bakmak gerekli.”
Uzun geçmişti gece.
Sabah, Koca Kuyu’nun başında hareketlilik vardı. Su çekmek için Koca Kuyu’ya gelen köylüler, kuyuda iki keçi ölüsü buldular. Haber, bir dalga gibi yayıldı köyde. İsmail Amca da duydu olayı. Koştu Koca Kuyu’ya. Evet, kendi keçileriydi. Hayvanlar kuyuya düşmüştü. İkisi de boğularak ölmüş, cesetleri şişmişti.
Kuyu bir ağ, örümceğin sakalları Midas’a kadar uzanır hatta Pandora’ya kadar.
Eğer yakalandıysan ağa, düştüysen kuyuya sağa sola koşmanın bir anlamı yok, boğulmak kaçınılmaz. Kuyuya düşüp de televizyondan çıkan yüzsüz kıza bakmayın siz; onun uzun, siyah saçları sadece kurgu, sadece dekor, sadece yalan… Kuyuya düşen çıkamaz geri.
Kum saatlerinin içine sıkışmış yüzsüz kuyudur hayat; kuma çizilen her yüzü içer dalgalar veya rüzgâr. Tarih tekerrürden ibaret. Yüzsüzlüğün yüzünden cesaret bulur zalim! Na’sı olmayan bir nü ezber bozar yıllanmış ahtapot kervanlarında, heybelerinde arsızlığın oynayan başı.
Kuyu için ne doğum var ne umut! Islak ve küf tutmuş duvar yazıtları, yosun tutmuş kaygan zemin. Tutunabileceğin bir kelime bulmak imkânsız. Islak cümle çıkıklarından veya harflerin köşelerinden tutunarak tırmanman havanda su döğmekten öte gidemez hatta daha da düşersin çıkmaza. Kuyu bataklıktır.
Çölde serap gibidir kuyu; görmek istediğin için görürsün fakat gerçekte yok! Belki de her gerçek kuyunun içinde. Bütün yıldızlar kuyuda ya da bütün kuyular yıldızlarda. Hem her şeyin kendisi kuyu hem de her şeyin dışında.
Kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü kuyu; ruhun en coşkun ırmaklarından beslenen ve ne yazık ki hayata karşı derin bir kin besleyen. Etki tepki meselesi; kin meselesi.
Oysa bir yazar olarak dileğim; bütün arzular bal-petek olsun kuyuda. Gönlü güzel insanların saçları ve yürekleri aynı kuyuda ağarsın: Hayat; bir kuyu.
Kuyularda her türlü yapmacıktan, süsten, gösteriş ve at ruhlarından bukolik; derme çatma gök altında ve mahzenlerde “neşeli bir dün” biriktirmek imkânsız değildir. Zamanın suratına gülümseyen göz, kuyuya benzer; hem şekil hem de gizem olarak. Suyunu ışığa saklar göz ve kuyu. Her meyvede tohum ve her tohumda bir kuyu.
Yorgun meyvelerin göz kapakları erken kapanır. Soğuk evlerin dualarında kurur tohumlar. Hiçlik kuyusundan savaş meydanlarına düşen çocuklar bir anda unutur kendilerini doğuran kadınların isimlerini. Anne, bir kuyu; gönül kuyusu, aşk kuyusu, özlem kuyusu… ışıl ışıl, renk renk…
Med-cezirleri, fırtınalarıyla kuyularımız atomdan küçük evrenden büyük; hem milyon yıl uzak hem daha dün gibi yakın.
Kuyu için yazmak istediğim o kadar çok konu var ki bir türlü yetişemiyorum aklımdan geçenlere, dedi Seyfi Bey. Nerden geliyor aklıma bütün bunlar?
Galiba kuyu, çaresizliğin ta kendisi…
Nasıl çırpınmışlardı kuyuda; ne kadar çırpınmışlardı hayvanlar, kimse bilmiyordu. Anne keçi mi önce düşmüştü kuyuya yoksa oğlak mı? Veya oğlak düşünce onu kurtarmak için anne keçi de mi atmıştı kendisini kuyuya? Hepsi bir muamma…
Ama şu bir gerçek ki; yavrusunu kaybetmiş bir annenin yaşadığını sanıyorsanız aldanıyorsunuz demektir.