Bu sabah da her zamanki gibi ofisteydim; gözlerim dosyaların arasındayken kulağım etraftaki konuşmalardaydı. Şirket dedikodularının ne kadar saçma olduğunu bilsem de, bazen söylenenleri duymazdan gelemiyordum. Hele ki bugünkü gibi önemli haberler varsa… Çalışanlar, şirketin ünlü CEO’su Hakan Demirci’nin ofise geleceğinden bahsediyorlardı. Söylenenlere göre o, soğuk, kibirli ve erişilmez bir adamdı.
Hakan Bey’i daha önce hiç görmemiştim. Zaten ofise pek gelmezdi, geldiğinde de yanına kimseyi yaklaştırmazmış. Herkesin bahsettiği gibi kibirli ve soğuk biri olduğunu tahmin edebiliyordum ama ondan bu kadar korkmaları bana biraz abartılı geliyordu. “Bir insan bu kadar soğuk olabilir mi?” diye içimden geçirdim.
Tam o sırada telefonum titredi ve ekranda o ismi gördüm: Hakan Demirci’den Gelen Çağrı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bir yeni çalışan olarak CEO’dan neden çağrı alıyordum ki? Derin bir nefes alıp telefonu açtım.
“Efendim?”
“Sena Hanım, ofisime gelin,” dedi buz gibi bir sesle. Söyleyişinde ne bir sıcaklık ne de bir kibar ifade vardı. Sadece emir dolu bir soğukluk.
Kelimeleri zihnimde tekrar ederek Hakan Bey’in ofisinin önüne geldim ve kapıyı çaldım. İçeriden kısa ve net bir ses duyuldu: “Girin.”
Ofise adım attığımda gözlerim Hakan Demirci’ye takıldı. Şirket hakkında söylenen her şey doğruymuş. Kendine güveni yüzünden okunuyordu; sert yüz hatları ve keskin bakışlarıyla tam anlamıyla “ulaşılamaz” bir adam görüntüsü çiziyordu.
“Sena Hanım,” dedi soğuk bir tonda, gözlerini benden ayırmadan. “Sizden özel bir şey rica edeceğim.”
Bu lafı duyduğum an, beynimde tüm düşünceler bir anlığına durdu. Özel bir şey mi? Hakan Demirci’nin benden istediği şey ne olabilirdi ki?
“Size nasıl yardımcı olabilirim, Hakan Bey?” dedim, sesim çıkabildiğince güçlü gelsin diye çabalayarak.
Derin bir nefes aldı ve ifadesini hiç değiştirmeden devam etti. “Sizden, halk içinde sevgilim gibi davranmanızı istiyorum.”
O an, söylediklerini duyduğuma inanamadım. Bir CEO’dan böyle bir şey duymak… şaka gibi geliyordu. Gözlerim istemsizce büyümüş olmalıydı; ağzımdan hiçbir kelime çıkmadı. Hakan ise ifadesiz bakışlarla beni izliyordu.
“Bu bir şaka mı?” diye sordum sonunda.
“Şaka değil,” dedi. Sesinde ne bir şefkat kırıntısı ne de bir merhamet izi vardı. “Şirketin yönetim kuruluna güven vermem gerekiyor. Bu yüzden, yanımda güvenilir bir ilişki varmış gibi görünmek istiyorum. Ama…” Duraksadı ve gözlerini dikerek devam etti, “…yanlış fikirlere kapılma. Bu sadece bir oyun, ve ben asla sana aşık olmayacağım. Bu işte duygulara yer yok.”
Sanki dünyam tersine dönmüştü. Kendini beğenmiş, kibirli tavrıyla, benimle bu şekilde konuşuyordu. Hemen geri çekilip bu teklifi reddetmek istedim. Ama ne yazık ki bu iş benim için çok önemliydi ve ailesine destek olmak zorunda olan biri olarak böyle bir fırsatı reddetmek mantıklı görünmüyordu.
Boğazımı temizleyip toparlandım, ardından başımı sallayarak “Anladım, Hakan Bey,” diyebildim. İçten içe gururuma dokunsa da bu adamın ne kadar soğuk olabileceğini anlamıştım.
“Güzel,” dedi yüzünde belli belirsiz bir memnuniyetle. “Bugünden itibaren bu rolü oynayacaksınız. Ama tekrar hatırlatıyorum, sakın duygusal bir beklentiye kapılmayın.”
O an, içimden ona meydan okuma isteği geldi. Bu adam, sanki hiçbir şey hissetmezmiş gibi davranıyordu ama gerçek duygularını bir gün ortaya çıkarabileceğime dair içimde bir his belirdi. Fakat bu anlaşmanın beni nereye sürükleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Kendimi, zorunlu bir “aşk” oyununa hapsolmuş bulmuştum. Ve bu oyunda kurallar belliydi: Duygulara yer yok. En azından Hakan’a göre…












