İçeriğe geç

KUTSAMIŞ LANET

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KUTSAMIŞ LANET

Bölüm 2

Kahraman mı, Kurban mı?

Kaito odanın içinde birkaç dakika boyunca kıpırdayamadan durdu. Kalbi hâlâ çok hızlı atıyordu. Pencereden dışarı baktığında gördüğü manzara hiç değişmemişti. Taş binalar, yüksek kuleler, uzakta karanlık dağlar… Burası kesinlikle Dünya değildi.

“Rüya… Bu kesinlikle bir rüya,” diye mırıldandı kendi kendine.

Yatağın kenarına oturdu ve kolunu hafifçe çimdikledi. Acıdı. Gerçekten acımıştı. Rüyada bu kadar net acı hissedilmezdi herhalde. Ya da hissedilirdi de o hiç bilmiyordu.

Odanın kapısı hafifçe vuruldu. Kaito irkildi.

“İçeri girebilir miyim, kahraman efendim?”

Ses Reiji’ye aitti. Kaito boğuk bir sesle “Girin…” dedi.

Kapı açıldı ve Reiji içeri girdi. Elinde gümüş bir tepsi vardı. Üzerinde ekmek, peynir, meyve ve bir sürahi su duruyordu. Reiji tepsiyi masanın üzerine bıraktıktan sonra Kaito’ya döndü ve yine o dostça gülümsemeyle konuştu.

“Aç olmalısınız. Uzun bir yolculuk yaptınız.”

Kaito tepsiye baktı ama hiçbir şey yiyesi yoktu. Midesi düğümlenmişti.

“Reiji… değil mi? Siz… siz bu ‘kahraman’ meselesini biraz daha açıklayabilir misiniz? Ben gerçekten anlamadım. Ben sadece… normal bir adamım. Üniversiteyi bile bırakmıştım. Kahraman falan olamam.”

Reiji’nin yüzündeki ifade hafifçe yumuşadı. Sandalyelerden birini çekip Kaito’nun karşısına oturdu.

“Anlıyorum. Bu tür çağrılmalarda ilk şok herkes için zor olur. Ama inanın bana, Kaito. Siz buraya ait olduğunuzu zamanla hissedeceksiniz. Bu dünya sizi çağırdı çünkü size ihtiyacı var.”

Kaito kaşlarını çattı.

“Bu dünya beni çağırdı? Benim neyime ihtiyacı varmış bunun? Ben kılıç kullanmayı bile bilmiyorum. Büyü falan da yok bende.”

Reiji sessizce gülümsedi.

“Henüz yok. Ama uyanacak. Çağrı asla yanlış kişi getirmez. Siz buradasınız çünkü bu dünyanın kaderi size bağlı.”

Kaito içinden bir kahkaha atmak istedi ama sesini çıkaramadı. Kader? Gerçekten mi? O, birkaç saat önce bilgisayar başında “bir bölüm daha izleyeyim” diyen adamdı. Şimdi birdenbire bir dünyanın kaderi ona mı bağlıydı?

“Peki… ya ben istemezsem?” diye sordu alçak sesle. “Ya bu yükü taşımak istemezsem?”

Reiji’nin gözlerinde kısa bir an için bir şey parıldadı. Kaito tam ne olduğunu anlayamadı. Acıma mıydı, yoksa… başka bir şey mi?

“O zaman…” Reiji yavaşça ayağa kalktı. “O zaman bu dünya yok olur. Ve siz de onunla birlikte.”

Oda bir anda ağırlaştı. Reiji’nin sesindeki o dostça ton hâlâ oradaydı ama sözlerinin ağırlığı Kaito’nun üzerine çöktü.

“Dinlenin, kahraman efendim. Yarın sabah Prenses Mizuki ile görüşeceksiniz. O size daha fazla bilgi verecek.”

Reiji kapıya doğru yürürken durdu ve omzunun üzerinden son bir kez baktı.

“Hoş geldiniz, Kaito. Gerçekten.”

Kapı kapandı.

Kaito uzun süre kapıya bakakaldı. Sonra yavaşça yatağa uzandı. Tavan taştan yapılmıştı. Üzerinde garip semboller vardı. Işık titrek bir şekilde yanıyordu.

“Bu gerçek olamaz…” diye fısıldadı.

Gözlerini kapattı. Aklına ailesi geldi. Annesi her sabah “Kalksana oğlum, bir şeyler ye” diye seslenirdi. Babası ise genelde sessiz olurdu ama bakışlarıyla “bir şeyler yap” derdi. Arkadaşları… onlar da normal hayatlarına devam ediyordu herhalde.

O ise burada, başka bir dünyada, “kahraman” ilan edilmişti.

Kaito güldü. Ama bu gülüş hiç de mutlu değildi. Daha çok sinir bozucu, çaresiz bir gülüştü.

“Kahraman ha…” diye mırıldandı. “Beni buraya getirip sonra da ‘ya başar ya da herkes ölür’ demek… Ne kadar adil.”

Bir süre sonra yorgunluk ağır bastı. Gözleri kapanmaya başladı. Son düşüncesi ise şuydu:

“Umarım… yarın uyandığımda yine kendi odamda olurum.”

Ertesi sabah Kaito’yu güneş uyandırdı. Pencereden içeri vuran ışık oldukça güçlüydü. Bir an için nerede olduğunu unuttu. Sonra dün gece yaşananlar aklına geldi ve içini yine o ağır his kapladı.

Kapı tekrar vuruldu. Bu sefer Reiji değildi. Kapıdan içeri iki genç asker girdi. Biri Kaito’ya temiz kıyafetler getirdi.

“Prenses sizi bekliyor, kahraman efendim. Hazırlanmanızı rica ediyoruz.”

Kaito kıyafetlere baktı. Siyah ve gümüş karışımı, oldukça şık bir tunik ve pantolondu. Kendi tişörtü ve eşofmanıyla kıyaslanmayacak kadar kaliteli duruyordu.

“Tamam… hazırım,” dedi boğuk bir sesle.

Askerler onu koridordan geçirerek büyük bir salona götürdü. Salon dün geceki kadar büyüktü. Ortada uzun bir masa vardı. Masanın başında Prenses Mizuki oturuyordu. Yanında ise Reiji duruyordu.

Mizuki bugün daha resmi görünüyordu. Saçları toplanmıştı ve üzerinde koyu mavi bir elbise vardı. Kaito’yu gördüğünde hafifçe başını eğdi.

“Hoş geldin, Kaito. Umarım dün gece rahat uyuyabilmişsindir.”

Kaito masanın karşısına oturdu. Kalbi yine hızlı atıyordu.

“Teşekkür ederim… Prenses. Ama dürüst olmam gerekirse… hiçbir şey anlamıyorum. Neden ben? Neden buradayım? Ve bu ‘kahraman’ olmak tam olarak ne demek?”

Mizuki bir süre sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes aldı.

“Bu dünya… uzun zamandır bir lanetle savaşıyor. Adına ‘Kutsanmış Lanet’ diyoruz. Her yüz yılda bir uyanıyor ve dünyayı yavaş yavaş yok ediyor. Biz ise her seferinde bir kahraman çağırıyoruz. Sen de o kahramanlardan birisin.”

Kaito kaşlarını çattı.

“Her yüz yılda bir mi? Yani… benden önce de başkaları çağrılmış?”

Mizuki’nin gözleri hafifçe karardı.

“Evet. Ve hepsi… başarısız oldu.”

Oda bir anda soğudu. Kaito’nun boğazı kurudu.

“Başarısız oldu derken…?”

“Öldüler,” dedi Mizuki düz bir sesle. “Hepsi bu lanetle savaşırken öldü. Bazıları ilk ayda, bazıları ise yıllarca savaştıktan sonra. Ama hiçbiri laneti tamamen yok edemedi.”

Kaito sandalyede geriye yaslandı. Eli hafifçe titriyordu.

“Yani… ben de ölebilirim.”

Mizuki sessizce başını salladı.

“Evet. Ama sen farklı olabilirsin. Çağrı bu sefer daha güçlüydü. Belki de… sen son şansımızsın.”

Kaito içinden bir şeylerin kırıldığını hissetti. Dün gece hissettiği o garip heyecan tamamen yok olmuştu. Yerini ağır bir korku almıştı.

Reiji araya girdi.

“Prenses, kahramanın ilk eğitimine bugün başlaması gerek. Güçleri uyanmaya başlayabilir.”

Mizuki başını eğdi.

“Öyle olsun. Kaito, bugün öğleden sonra eğitim alanına gideceksin. Reiji sana eşlik edecek.”

Kaito ayağa kalktı. Bacakları hafifçe titriyordu.

“Anladım… teşekkür ederim.”

Salondan çıkarken Mizuki’nin sesini duydu:

“Kaito.”

Dönüp baktı. Prenses ona bakıyordu. Gözlerinde ne acıma ne de umut vardı. Sadece… yorgunluk.

“Lütfen… bu sefer başar.”

Kaito cevap vermedi. Sadece başını eğip salondan çıktı.

Koridorda yürürken aklından sadece bir cümle geçiyordu:

“Kahraman olmak… yoksa kurban olmak mı?”

Henüz bilmiyordu.

Ama içindeki bir ses, ikincisinin daha olası olduğunu fısıldıyordu

Bölüm sonu

1 yorum