Güneş henüz doğmadan, Şadılı aşiretinin köylerine Nadir Şah’ın mühürlü fermanı ulaştı. Ferman soğuktu, ferman kesindi: “Bin hâne, bin atlı, bin ocak; gün batmadan Horasan yoluna düşecek!” Karakterimiz Zirek, o sabah babasının eski kılıcını bileyişini izlerken anlamıştı; artık bu topraklarda "misafir" bile değillerdi. Nadir Şah, batı sınırındaki bu savaşçı Kürtleri, doğudaki Türkmen akınlarına karşı bir set olarak kullanmak istiyordu. Sürgün, bir devlet politikasıydı; ama bir halk için köklerinden sökülmek demekti.
Haftalarca süren yolculukta sadece insanlar değil, umutlar da yoruldu.Toz ve Susuzluk: İran platosunun yakıcı sıcağında, kafile ilerledikçe geride yaşlıların mezarları ve telef olan hayvanların leşleri kalıyordu.Kültürel Şok: Dağlı Kürtler için uçsuz bucaksız, ağaçsız ve düz bozkırlar korkutucuydu. Gökyüzü burada daha geniş, rüzgar ise daha insafsızdı.Gece Nöbetleri: Kafile sadece doğaya karşı değil, yolları kesen haramilere karşı da tetikteydi. Zirek, ilk kez bu yolda tüfek patlatmayı ve at üstünde uyumayı öğrendi.
Kervan Nişapur’a vardığında herkes yorgunluktan kervansaraylara dağılıp uykuya daldı. Ancak Zirek için dinlenmek imkansızdı. Dağ havasına alışık ciğerleri, çölün bu ağır ve basık havası karşısında daralıyor, nefes almakta zorlanıyordu.Dışarıda, duvarın dibine çöküp karanlığa bakarken kafasında sürekli Merv’e dair kötü senaryolar kuruyordu. "Oraya vardığımızda bizi ne bekliyor?" diye düşünüyordu. Hiç bilmediği o düzlüklerde, her an bir Türkmen akınıyla burun buruna gelmekten, tanımadığı bir toprağın tozuna karışıp gitmekten korkuyordu. Nadir Şah onları oraya koruma olsun diye göndermişti ama Zirek, kendilerini bekleyen asıl şeyin bilinmezlik ve ölümcül bir yalnızlık olduğunu seziyordu. Merv, onun zihninde bir vatan değil, her an patlayacak bir savaş meydanı gibi canlanıyordu Gün dogmadan şafak vakti Aşiret yol aldi o öldürücü güneşin altinda yol almak lazimdi
Nişapur'dan çıkan kervan, doğuya doğru ilerledikçe coğrafya sertleşti; yeşil tepelerin yerini, rüzgarın şekil verdiği devasa kum tepeleri ve çorak tuz düzlükleri aldı. Günlerce süren bu yolculukta gölge bir lükstü ve su, gümüşten daha kıymetli hale gelmişti. Zirek ve aşireti, "Karakum"un sıcak nefesini yüzlerinde hissederek, her sabah güneşin kavurucu sıcağı başlamadan yola çıkıyor, öğle vakti develerin gölgesine sığınıyorlardı.Yol boyunca tek manzara, rüzgarın savurduğu çalılar ve nadiren rastlanan kurumuş su kuyularıydı. Geceleri çöl aniden buz kesiyor, çakalların ulumaları kervanın sessizliğini bölüyordu. Zirek, atı Reşo'nun üzerinde tüfeği elinde en önde gidiyor, ufku sürekli kontrol ediyordu; çünkü bu ıssız yollar sadece doğanın değil, aynı zamanda haydutların ve gözcülerin de mekânıydı.Sonunda, günlerce süren sarı tozun ardından ufukta ince yeşil bir çizgi belirdi: Murgap Nehri'nin can verdiği Merv vahasıydı bu. Yaklaştıkça devasa kerpiç surlar, yıkık dökük antik kuleler ve en nihayetinde Nadir Şah’ın emriyle yeni baştan tahkim edilen Bayramali Han Kalesi’nin kapıları göründü. Zirek, kalenin kapısından içeri girerken arkasına bakıp geçtiği o sonsuz yolu düşündü; artık geri dönüş yoktu, çöle teslim olmuş bu kadim vaha onların yeni hapishanesi ya da yeni vatanı olacaktı.
Zirek, ailesinin en küçük çocuğu, adeta evin göz bebeğiydi. Peş peşe doğan dört ablası ve iki ağabeyinin gölgesinde büyümüş olsa da, on sekizine bastığı gün serpilmiş, boyu posuyla hepsinin önüne geçmişti. Aşiretin diğer gençlerinden farklı, dikkat çekici bir görünümü vardı. Zagros’un yükseklerindeki o eski soyların genlerini taşıyordu; bembeyaz bir teni, güneşin rengini çalmış sarı saçları ve görenin bir daha bakmak istediği buz mavisi gözleri vardı.
Zirekın kavmi Kaleye yerleşti Zırek hemen hemen bu çöle Alişti Bölgenin Çogu esnafi Gelmişekleri normal kiliyo ortak Farsçayla Esnafla ve Yerlilerle anlaşabiliyordular ama işte hepsiyle degil, Bayramalideki Mollalar, Nedir hana kın besleyenler, Magdurlar, Milliyetçiler Nedir hana olan öfkelerini Gelmişeklerden çıkarmak ister gibiydiler
Zirek’in tüm abla ve ağabeyleri çoktan kendi ocaklarını tüttürmüş, çoluk çocuğa karışarak hayatın telaşesine dalmışlardı. Ailenin en küçüğü ve göz bebeği olan Zirek ise hâlâ fırtınalı bir tay gibi dizginlenemezdi. Bir akşam vakti, annesi yanına usulca sokuldu; yüzündeki her bir çizgi, Zagros’tan Merv’e uzanan o çileli yolun ve geçen yılların mührünü taşıyordu."Oğlum," dedi annesi, sesi titreyerek. "Bizim artık bu dünyada ya beş, ya on yıllık ömrümüz kalmıştır. Göçüp gitmeden önce senin de mürüvvetini görmek, dizimizde oğul kız yavrularını sevmek isteyirik. Dileğim odur ki; kuzenin Zyba ile düğününü yapasın, onunla helal bir yuva kurasın." Bu sadece bir istek değil, bir annenin ölmeden önceki son vasiyeti, en büyük şartıydı.Zirek, annesinin ellerine bakarken kalbinde bir daralma hissetti. "Ana," dedi, "ben daha hayatımın en başındayım. Kanım damarlarımda deli gibi akarken, at üstünde göğsümü rüzgara gererek tüm Horasan’ı karış karış gezmek, dünyayı görmek istiyorum. Şimdi bir ocağa bağlanacak vaktim değildir."Bu sözler üzerine annesi hiçbir şey söylemedi; sadece yüzünü yere eğdi, omuzları çöktü. Sessizce içini çekerken, yaşlı gözlerinden bir damla yaş süzülüp yerdeki kilimin desenine düştü. Zirek için bu sessiz hıçkırık, binlerce kelimeden daha ağırdı; o yaşın ne anlama geldiğini, bir anneyi kırmanın vebalini çok iyi biliyordu. İçindeki o hürriyet ateşi bir anlığına sönse de, annesinin gönlünü almak için eğilip ellerini öptü: "Tamam ana, üzülme... Mutlaka bu konuyu düşüneceğim, kalbini ferah tut," dedi.Ancak odanın havası ona dar gelmeye başlamıştı. Kendini dışarı attı, ahırda sabırsızlıkla bekleyen atına bir hamlede atladı. Atının nalları Bayramali Han Kalesi’nin taşlarını döverken, Zirek rüzgarın içinde hem annesinin vasiyetinden hem de kaderin ona ördüğü o dar çemberden kaçmak istercesine atını uçsuz bucaksız Merv bozkırına doğru sürdü. Ve Şapak vaktinin geldigini görerek Kaleye Döndü
Gecenin karanlığında zihnini kurcalayan o ağır vasiyetin etkisiyle, Zirek sadece iki saatlik huzursuz bir uykuyla sabahı karşıladı. Şafak vakti kalkıp Bayramali Han Kalesi'nin surları üzerinde devriye gezmeye başladığında, gözleri yorgunluktan değil, dikkatsizliğe yer olmayan bu yabancı toprağın gerginliğinden dolayı kısıktı. Her taşın, her burcun ve pazar yerinde henüz kepenk açan her esnafın ne fısıldadığını çözmeye çalışarak kalede bir gölge gibi dolaştı. Güneş tepede dikleşip, Merv’in o meşhur kavurucu sıcağı bir kılıç gibi toprağa saplandığında vakit öğleyi bulmuştu. Toz içinde ve terli bir halde eve döndüğünde, annesi eşikte belirdi. Elindeki boş küpü (küýze) işaret ederek, "Oğlum, ocaktaki ateş kadar kurudu boğazımız, evde bir damla su kalmadı," dedi. Zirek, yorgunluğunu bir kenara itti; devesini hazırladı ve küpü sırtına vurup kaleden dışarı çıktı. Kalenin güvenli ama boğucu surlarından iki kilometre kadar uzaklaştığında, Murgap Çayı bir vaha serinliğiyle karşısında uzanıyordu. Çayın kıyısına vardığında, suyun serinliği yüzüne vurdu. Tam küpünü nehrin bulanık ama can veren suyuna daldırıp doldurmaya başlamıştı ki, az ilerideki sazlıkların arasından yükselen neşeli sesler kulağına çalındı. Zirek, başını usulca kaldırdı. Bir grup genç kız, nehir kıyısında halka olmuş, bir yandan gülüşüp şakalaşıyor, bir yandan da küplerini dolduruyorlardı. Güneşin ışıltısı nehrin suyuna ve kızların renkli giysilerine çarpıp parlıyordu. Zirek, o an içinde bulunduğu savaşçı kimliğinden ve sırtındaki o ağır vasiyetten bir anlığına sıyrıldı. Mavi gözleri, bu yabancı toprağın nehir kıyısında su dolduran o kalabalığa takılıp kaldı. Murgap’ın akıntısı sadece suyu değil, Zirek’in kaderini değiştirecek o ilk kıvılcımı da beraberinde getiriyordu.
Zirek, devesinin yularını hafifçe kırarak su dolduran kızların yanına doğru, sanki yolu oradan geçiyormuşçasına usulca yaklaştı. Kalbi, bu yabancı iklimin sıcağından değil, atacağı adımın bilinmezliğinden dolayı hızla çarpıyordu. Kızların yanına vardığında, neşeli şakalaşmalar yerini bıçak gibi keskin bir sessizliğe bıraktı. Kızların bakışları tuhaftı; Zirek’in sarı saçlarına ve mavi gözlerine, bu topraklara ait olmayan bir uğursuzlukmuş gibi, "Neden buradasın?" dercesine bakıyorlardı. Zirek, üzerindeki o ağır sessizliği bozmak için usulca sordu: "Sefa geldiniz... Hangi köydensiniz?" O an grubun en önünde duran, asaletinden ve duruşundan bir han kızı olduğu anlaşılan Gülzada, keskin bakışlarını Zirek’in üzerine dikti. "Yabancı," dedi sesi nehrin akıntısından daha sert çıkarak. "Bizim yanımızda niye dolanırsın? Canına mı susadın yoksa intihar mı etmek istersin?" Zirek, kızın bu sert çıkışına karşılık geri adım atmadı, hafifçe gülümsedi. "Amacım kötülük değil, sadece tanışmaktı," dedi. O an Zirek, karşısındaki manzarayla büyülenmişti. Kızlar; uzun yün ketenileri, boyunlarındaki ağır gümüş takıları, avcı bakışlı gözleri ve elma yanaklı beyaz tenleriyle adeta bozkırın ortasında bir cennet bahçesini andırıyorlardı. Ancak bu güzellik, beraberinde ölümcül bir koruma içgüdüsünü de getiriyordu. O dönemlerde bölgenin kanayan yarası olan esir tüccarları, genç kızları kaçırıp İran’daki zengin saraylara sattığı için, bu kızların yabancılara karşı merhameti yoktu. Aniden kızlardan biri, ketenisinin altına sakladığı tüfeğini büyük bir çeviklikle çıkarıp Zirek’e doğrulttu. Namlunun soğuk ucu Zirek’in mavi gözlerine bakıyordu. "Uzaklaş yabancı, burada istenmiyorsun!" dedi kız, parmağı tetikte bekleyerek. "Yoksa ruhunu bedeninden uzaklaştırırım, haberin olmaz." Zirek, kızın gözlerindeki o korkusuz kararlılığı gördü. Bunun bir ırkçılık değil, hayatta kalmak için geliştirilmiş çelikten bir refleks olduğunu biliyordu. Hiçbir şey söylemedi, sadece bir baş selamı verdi. Devesinin yularını çekip yüzünü kaleye doğru döndü. Kaleye doğru yol alırken, arkasında bıraktığı o gümüş takı sesleri ve sert bakışlar, ona Merv'de aşkın da dostluğun da önce namlunun ucundan geçtiğini bir kez daha hatırlatmıştı.
Zirek, kaleye doğru devesini sürerken ensesinde hâlâ o tüfeğin soğukluğunu ve Han kızı Gülzada’nın zehirli ama bir o kadar da parlak bakışlarını hissediyordu. Bayramali Han Kalesi’nin devasa kapısından içeri girdiğinde, kalabalık pazar yeri ona her zamankinden daha dar, annesinin evlilik vasiyeti ise her zamankinden daha ağır gelmişti.O akşam, kaledeki birliğinin başında nöbete çıktığında zihni Murgap’ın kıyısında takılı kalmıştı. "Canına mı susadın?" demişti kız. Zirek, bir Han kızının bu kadar cesur olmasındaki hikmeti merak ediyordu. Onlar sadece kendilerini korumuyorlardı; onlar bu toprağın sahibi olduklarını haykırıyorlardı. Ve böylelikle 3 günü geride birakti
Üç gün, Zirek için asır gibi geçmişti. Her sabah uyandığında gözleri kalenin kapısındaydı, kulağı ise Murgap’tan gelecek hayali bir gümüş şıngırtısındaydı. Nihayet Perşembe günü, güneşin devrilmesine, kızıl ışıkların bozkırı boyamasına 3 saat kala annesinin sesi duyuldu: "Oğlum, su bitti. Devene bin de bir zahmet su getiriver."Bu söz, Zirek için sanki bir hücum emriydi. Hiç ikiletmedi, yorgunluk emaresi göstermedi. Devesinin yularını kavradığı gibi üzerine atladı. Bayramali Han Kalesi’nin kapısından çıktığında, deveyi alışılmışın dışında bir süratle, adeta bozkırda iz süren aç bir kurt gibi mahmuzladı. Kumları savura savura, kalbi göğüs kafesine sığmayarak ilerledi.Zihninde tek bir soru vardı: Ya orada değillerse?Murgap’ın kıyısına yaklaştıkça dizginleri yavaşlattı. Nefes nefese kalmıştı ama bu heyecandandı. Suyun şırıltısı duyulmaya başladığında, gözleri hemen o ilk karşılaştıkları sazlık alanı taradı. Güneşin batışına yakın o büyülü saatte, suyun yüzeyi altın gibi parlıyordu. Zirek, devesini usulca nehir kenarına indirdi; bakışları keskin, yüreği ağzındaydı.Murgap’ın kıyısına ulaştığında, nehrin kıyısı umduğunun aksine ıssızdı. Zirek’in bakışları o aşina olduğu renkli ketenileri, gümüş parıltılarını aradı ama nafile; bozkırın rüzgarından başka bir şey karşılamadı onu. İçini derin bir pişmanlık kapladı, "Keşke sabahın ilk ışıklarıyla gelseydim," diye homurdandı. Sitem dolu bir sessizlikle küplerini doldurdu; ardından üzerindeki kederi ve çölün tozunu atmak istercesine kendini Murgap’ın serin sularına bıraktı. Su vücuduna değdiğinde bir anlığına her şeyi unuttu.Tam o sırada, rüzgar o büyülü gümüş seslerini yeniden taşıdı kulağına. Zirek, kalbi yerinden çıkacakmış gibi nehrinden fırladı, ıslak saçlarını arkaya atıp alelacele şalını kafasına doladı. Kızlar, nehir yolundan geçip gidiyorlardı. Zirek, sanki az önce suda serinleyen o değilmiş gibi, hemen devesinin yanına çömeldi ve küpün bağlarını deveye bağlıyormuş gibi yaparak onları izlemeye başladı.Kızlar, yanından geçerken duraksadılar. O soğuk ve mesafeli bakışlar yine üzerindeydi. İçlerinden biri, alaycı bir merakla sordu: "Nereye sürüldün yabancı?"Zirek, elindeki ipleri sıkılaştırarak cevap verdi: "Bayramali Han iline..."Kızlar aralarında fısıldaşırken, içlerinden biri parmağını gökyüzüne doğrultarak konuştu: "Çölün birinci kuralını bilmez misin? Yaz aylarında kuşlar böyle sürü halinde, aceleyle uçuyorsa; onlar kum fırtınasının habercileridir." Sonra Zirek’e, "Bak, kuzeye bak!" dedi.Zirek başını çevirdiğinde dehşete düştü. Kuzey ufkunda yüzlerce kuş, can havliyle güneye doğru kanat çırpıyordu. Onların hemen ardında ise gökyüzünü yutan, güneşi karartan devasa, simsiyah bir toz bulutu bir canavar gibi üzerlerine geliyordu.Zirek’in sesi bu kez tedirgindi: "Ne yapmalıyım?"Kızlar bu soru üzerine birbirlerine bakıp kahkahayı bastılar. "Bilmiyoruz yabancı! Geldiğin yerlerde kum fırtınası olmaz mı hiç?" diye alay ettiler. Ancak Gülzada, o asil duruşuyla gülmedi. Gözlerini Zirek’in mavi gözlerine dikti, sesi ciddi ve uyarıcıydı: "Eğer şimdi kaleye gitmeye kalkarsan yolda kaybolursun, toz seni yutar. En yakın köy yerleşkesine sığın, fırtına geçene kadar yerinden kıpırdama!"Bu sözlerin ardından Gülzada ve diğer kızlar, rüzgarın şiddetini artırmasıyla birlikte adımlarını hızlandırıp uzaklaştılar. Zirek, elinde deve yularıyla kalakaldı. Bir yanda gitmesi gereken evi, diğer yanda ise üzerine doğru devrilen kapkara bir kıyamet vardı.
Zirek, içindeki o dizginlenemez dağlı inadına yenik düştü; Gülzada’nın uyarısını bir kenara itip devesinin başını kaleye doğru çevirdi. "Ben ne fırtınalar gördüm," diye geçirdi içinden. Ancak Merv’in kumu, Zagros’un karına benzemiyordu. Yol aldıkça gökyüzü tamamen karardı, gün ortasında gece yaşanmaya başladı. Rüzgar öyle bir uğultuyla esiyordu ki, çölün kumları dev deniz dalgaları gibi havalanıyor, her adımda Zirek’i ve devesini diri diri gömmeye çalışıyordu.Zirek’in sadık devesi, doğanın bu amansız öfkesi karşısında daha fazla direnemedi. Hayvan, binlerce yıllık korunma içgüdüsüyle panikledi; Zirek’in yuları asılmasına, bağırmasına aldırış etmeden rotasını kalenin tam tersine, çölün derinliklerine doğru kırdı. Zirek ne kadar çabalasa da nafileydi; deve artık bir süvariye değil, sadece hayatta kalma güdüsüne itaat ediyordu.Sonunda deve, rüzgarın nispeten az dövdüğü bir kum tümseğinin ardında ansızın durdu ve ayaklarının üzerine çöktü. Zirek, devrilmemek için hayvana sıkıca sarıldı. Etrafında kıyamet kopuyordu; kum taneleri zırhına ve tenine binlerce iğne gibi batıyor, nefes almak imkansız hale geliyordu. Görüş mesafesi sıfıra inmişti; değil kaleyi, bir metre önündeki devesinin boynunu bile göremiyordu.Dünya sessizliğe değil, tozun ve rüzgarın korkunç çığlığına gömülmüştü. Zirek, devesinin hörgücüne iyice sokulup şalını yüzüne sıkıca doladı. O an, Gülzada’nın "Yolda kaybolursun," deyişi kulaklarında yankılandı. Şimdi bu kapkara toz bulutunun içinde, yönünü kaybetmiş bir halde, doğanın insafına kalmıştı. Kum yavaş yavaş üzerlerini örtmeye başlarken, Zirek bu bozkırın şakasının olmadığını acı bir şekilde anlıyordu.Fırtınanın o kulakları tırmalayan uğultusu yerini sabaha karşı derin, sağır edici bir sessizliğe bıraktı. Gökyüzündeki siyah perde çekilmiş, yerini çiğ bir aydınlığa bırakmıştı ama dünya artık dün bıraktığı dünya değildi. Zirek, üzerine yığılan kum yükünü silkeleyerek doğruldu; ağzı burnu, ciğerlerine kadar her yeri ince bir toz tabakasıyla kaplanmıştı.Hemen yanına çöken ve bir kum tepesine benzeyen devesini var gücüyle iterek kaldırdı. Hayvan, üzerindeki toz bulutunu silkeleyip huysuzca ayağa kalktığında Zirek etrafına bakındı ve kanı dondu. Rüzgar, koca çölün çehresini bir gecede değiştirmişti. Dün bildiği tüm tepeler yer değiştirmiş, tanıdık gelen her bir çalı dalı kumun derinliklerine gömülmüştü.Ufukta ne Bayramali Han Kalesi’nin o heybetli burçları vardı, ne Murgap’ın o hayat veren yeşil çizgisi, ne de bir duman tüten oba... Göz alabildiğine uzanan, sarı ve ıssız bir boşluktan başka hiçbir şey görünmüyordu. Ne bir kuş sesi duyuluyor ne de bir ayak izine rastlanıyordu. Zirek, Merv’in o meşhur "Yutan Çölü"nün kalbinde, zamandan ve mekandan kopmuş bir halde yapayalnız kalmıştı. Kendini bir an için dünyanın sonu gelmiş de hayatta kalan tek kişi oymuş gibi hissetti.Elini belindeki boş su matrasına attığında, gerçek korku yüreğine bir hançer gibi saplandı. Susuzluk ve yön duygusunu yitirmişlik, şimdi kum fırtınasından daha büyük bir tehditti.Zirek, güneşin kavurucu sıcağı altında devesinin üzerinde sallanırken, ufukta yükselen ısı dalgaları gözlerine oyunlar oynuyordu. Ancak bir süre sonra, o sarı boşluğun ortasında sadece serap olmayacak kadar belirgin bir yeşillik fark etti. Yaklaştıkça, kum tepelerinin ardına gizlenmiş, kerpiç evleri ve gürül gürül akan bir su kanalıyla hayat dolu bir köy belirdi.Burası, fırtınanın sanki hiç uğramadığı, meyve ağaçlarının gölgesinde huzurlu bir vaha gibiydi. Köyün girişinde çocuklar koşturuyor, kadınlar ellerinde taze ekmeklerle fırınların başında toplanıyordu. Zirek, susuzluktan çatlamış dudaklarıyla devesini köyün meydanına doğru sürerken, köylüler bu mavi gözlü, sarı saçlı ve perişan haldeki yabancıya meraklı ama misafirperver gözlerle bakmaya başladılar.Zirek, köyün merkezindeki taş kuyunun yanına vardığında, devesi suyun kokusunu çoktan almış, sabırsızlanmaya başlamıştı. Hiç vakit kaybetmeden kovayı kuyuya saldı. Çıkrığın gıcırtısı köyün sessizliğinde yankılanırken, buz gibi suyu önce sadık devesinin önüne koydu; hayvan kana kana içerken, Zirek de avuçlarını doldurup yüzüne çarptı ve genzini yakan o kum tozunu buz gibi suyla temizledi.Tam toparlanıp köyün çıkışına doğru yönelmişti ki, bir dut ağacının gölgesinde oturan, sakalları göğsüne kadar inmiş, gözleri derin birer kuyu gibi bakan yaşlı bir bilge ona seslendi:"Hey! Yabancı..." dedi yaşlı adam, sesi rüzgarın fısıltısı kadar yumuşak ama bir o kadar da otoriterdi. "Yolundan mı saptın? Bu ıssız köye buraları bilmeyen tüccarlar ya da gezginler pek uğramaz. Senin gibi bir delikanlının, üzerinde muhafız kıyafetiyle, bu fırtınadan sağ çıkıp buralara düşmesi hayra alamet midir?"Zirek, devesinin yularını sıkıca kavrayıp duraksadı. Yaşlı adamın "adablı" ama her şeyi sorgulayan bakışları, Zirek’in sadece yolunu değil, belki de kaderini sorgulattı. Yaşlı bilge, elindeki asasıyla önündeki kumu eşelerken Zirek'in vereceği cevabı beklemeye başladı. Belli ki bu köy, sadece bir durak değil, Zirek’in Merv hakkındaki gerçekleri öğreneceği ilk yer olacaktı.Zirek, üzerindeki yorgunluğa rağmen saygıyla eğildi. "Evet efendim," dedi sesi hala tozun etkisiyle boğuk çıkarak. "Bu toz fırtınasında Bayramali Han Kalesi’ne yol alırken deveyi zapt edemedim, korktu ve yolumdan saptım."Yaşlı bilge, yüzündeki derin çizgileri bir gülümsemeyle gererek hafifçe kıkırdadı. "Hehehe... Bugün şanslı günündesin evlat," dedi ve ağır adımlarla kerpiç evine girip elinde sıcacık, yeni pişmiş, dumanı üzerinde bir yuvarlak Türkmen nanı (ekmeği) ile geri döndü. Ekmeği Zirek’e uzatırken, "Bunu çantana salıver. Nan kutsaladır; o senin yoldaşındır, elbet yolunu buldurur," diye ekledi.Zirek, ekmeği kutsal bir emanet gibi alıp heybesine koydu. "Bana gösterdiğiniz hürmete Tanrıyalkasın (Allah razı olsun) efendim," dedi. Merakına yenik düşerek sordu: "Peki, burası tam olarak neresidir?"Bilge, asasına yaslanıp ufka baktı: "Burası Merv’deki Teke köylerinden biridir evlat. Bil ki burada obayı hanlar, şahlar yönetmez; edep, ahlak ve adalet yönetir. Hanlar sadece dışarıdan gelen gücü savunur, bölgedeki Tekelerle ittifak kurarlar. Bizim hepimiz burada birer kardeşiz," dedi.Zirek tam teşekkür edip kalenin yolunu öğrenecekken, kalbi bir kez daha o tanıdık tınıyla çarptı. Rüzgar, yine o gümüş takıların şıngırtısını getirmişti. Sağ tarafındaki açık fırınların olduğu yöne baktığında, Gülzada ve arkadaşlarını gördü. Kızlar, fırtınanın yorgunluğunu üzerlerinden atmış, büyük bir maharetle ekmek pişiriyorlardı. Gülzada, Zirek’in orada olduğunu biliyordu; göz ucuyla onu süzdü ama ne bir selam verdi ne de bir kelam etti. Sadece işine, ocağın ateşine odaklanmış gibi davrandı. Zirek, onun bu umursamaz ama mağrur tavrındaki gizli mesajı hissetti: Yaşadığın için şanslısın yabancı.Yaşlı bilgenin tarif ettiği yolu hafızasına kazıyan Zirek, devesinin yularını çekti. Gözü arkada, o gümüş seslerinin geldiği fırın başında kalsa da, güneş alçalmadan Bayramali Han Kalesi’ne varmak için devesini bozkıra sürdü.Zirek, Bayramali Han Kalesi’nin devasa kapılarından içeri girdiğinde, güneş ufukta son kızıllığını bırakıyor, kalenin yüksek surları dev birer gölge gibi şehrin üzerine çöküyordu. Şehirde bir matem havası vardı; fırtınanın yuttuğu yollardan dönen her kervan, Zirek’in yokluğuna dair acı haberler getirmişti.Kendi kapısının önüne vardığında, içeriden yükselen o yakıcı feryadı duydu. Annesi, Zagros’un bin yıllık ağıtlarını Merv’in tozlu havasına savuruyor; "Zirek’im, sarı saçlım, mavi gözlü balam, çöl seni benden nasıl aldı?" diye feryat ediyordu. Komşu kadınlar kapının önünde toplanmış, abla ve ağabeyleri başları önde, sanki bir dağı devirmişler gibi ağır bir kederle avluda bekliyorlardı. Zirek’in öldüğü, o kapkara fırtınanın içinde kaybolup gittiği artık herkesin dilindeydi.Zirek, devesinin yularını bir kenara bırakıp toz toprak içindeki haliyle, bir hayalet gibi eşikten içeri süzüldü. Annesi, elleriyle yüzünü kapatmış, sallanarak ağıt yakarken Zirek usulca yanına çöktü ve çatlamış bir sesle fısıldadı:"Ana... Ben geldim."Avludaki herkes buz kesti. Annesi ellerini yüzünden yavaşça indirdi; gözyaşlarının ıslattığı yanakları, karşısındaki bu tozlu ama canlı silueti görünce titremeye başladı. Zirek’in üzerine atılıp onu kucakladığında, feryatlar yerini sevinç hıçkırıklarına bıraktı. "Ölmedin mi balam? Çöl seni bağrına mı basmadı?" diyerek oğlunun yüzünü, ellerini, sanki yeniden doğmuş gibi tutkuyla sevdi.Zirek annesinin dizine başını koyduğunda, heybesindeki o sıcak Teke nanını çıkardı. "Çöl beni yutmadı ana," dedi, aklı o gümüş takı seslerinde ve yaşlı bilgenin sözlerinde kalarak. "Bana bir ekmek verdiler, bir yol gösterdiler; adaletin olduğu bir köyden geçtim."O gece Zirek’in evinde yas değil, şükür sofrası kuruldu. Ancak Zirek, taze nanı bölerken hala Gülzada’nın o ateş başındaki vakur duruşunu ve kendisine bakmadan geçip gidişini düşünüyordu. Artık sadece annesinin vasiyeti değil, Merv’in o gizemli köyleri de kalbinde yer etmişti.
Aradan 1 hafta geçti Zirak Devriyeleri bitirip Öğlen arasi Sürgün edilen arakadaşlariyla Bayramali çevrelerinde Deve yarişi yaparak Egleniyor hem gülüyorlardi Arkadaşlari kaleye vardiklarinda develere su verme zahmetinden Kurtulmak için az ilerde Murgap nehrinin Kiyilarina vardilar Develeri Nehre sürdüler Onlarsa serinlemek için Murgab nehrine kendilerini birahtilar gençler Güneşin dik baktigi zamanlarda Havanin +48⁰ kumlarinsa +60⁰ dereceye çiktigi bu çölde, Murgab nehrinde adeta Cennetin Vahalarinda gibiydiler Zirak Biraz ötede Kizlarin Nehirden Su doldurdugunu gördü Zirak Arkadaşlarina O kizlara yardim edelimmi nedersiniz Dedi delikanli gençler kizlarin yanina gitdiler;
"Selamın aleyküm hanımlar," dedi Zirek, sesi Murgap’ın suları gibi dingin çıkıyordu. "Görüyoruz ki küpleriniz ağır, yolunuz yokuş. Biz buraların yabancısıyız ama darda kalana omuz vermeyi de biliriz. Müsaade ederseniz, şu yokuşu aşana kadar küplerinize biz derman olalım."Kızlar, yaşmaklarının altından birbirlerine bakıp gülümsediler. Bu sefer o sert hava yoktu; aksine, bir yabancının bu kadar nazikçe yardım teklif etmesi hoşlarına gitmişti. Gülzada, elindeki boş küpü yanına koyup Zirek’in mavi gözlerine baktı. Bu sefer bakışları mızrak gibi değil, sabah güneşi gibi ılıktı."Aleykümselam yiğit asker," dedi Gülzada, sesinde gizli bir takdir vardı. "Niyetiniz pak, sağ olun. Lakin bizim buralarda töre der ki; bir kızın yükünü sadece helali ya da kanından olanı taşır. Sizin niyetiniz hürmettendir biliriz, biz de size hürmet ederiz."Yanındaki arkadaşı, Zirek’in arkadaşlarından birine bakıp hafifçe başını eğdi: "Asker ağalar, zahmet buyurmayın. Bizim ellerimiz bu küplere, ayaklarımız bu yokuşlara aşinadır. Ama sizin bu nazik teklifiniz, bizim için en az o küpün içindeki su kadar azizdir."
Zirek ve arkadaşları, o samimi ve ısrarcı tavırlarıyla kızları geri çevirmediler. Merv’in o meşhur, insanın her adımda bileğine kadar gömüldüğü kum yokuşlarını iyi biliyorlardı; o ağır küplerle bu yokuşu aşmanın ne denli zor olduğunu gördükçe içleri elvermedi.Zirek, hafif bir tebessümle Gülzada’nın önüne geçti. "Gönlünüz hoş olsun hanım kız," dedi, "Törenize hürmetimiz sonsuzdur, lakin bu dik yokuşta bu yük canınızı yakar. Biz sizin kanınızdan olmayabiliriz ama bu vatanın evladıyız. İzin verin, bu kum engelini aşana kadar yükünüz bizde olsun, yokuş bitince emanetinizi yine size teslim ederiz."Zirek’in bu saygılı ama geri adım atmayan duruşu, kızların arasındaki o çekingen duvarı yıktı. Gülzada, yanındaki kızlara bakıp hafifçe başını sallayınca, kızlar da utangaç bir gülümsemeyle küplerini askerlere uzattılar.Zirek, Gülzada’nın işlemeli küpünü kavradığında, toprağın ve suyun serinliğini parmaklarında hissetti. Beş asker ve genç kızlar, nehir kıyısındaki dik kum yokuşuna doğru yan yana yürümeye başladılar. Askerler önde, ağır küpleri omuzlamış; kızlar ise hafiflemiş olmanın verdiği rahatlıkla, gümüş takılarını şıngırdatarak onları takip ediyordu.Yokuşun ortasında kum iyice ağırlaştı, ayaklar geri geri kayıyordu. Zirek, bir yandan küpü dengeliyor, bir yandan da Gülzada’nın ayağının kaymadığından emin olmak için göz ucuyla arkasını kolluyordu. Aralarındaki o resmi mesafe, yerini yardımlaşmanın getirdiği sıcak bir samimiyete bırakmıştı.Yokuşun tepesine vardıklarında, geniş düzlükte obanın çadırları uzaktan görünmeye başladı. Zirek, küpü yavaşça yere bıraktı ve alnındaki teri sildi. Gülzada yanına gelip küpü devralırken, bu sefer gözlerini kaçırmadı."Emeğiniz var olsun kûrd yigitleri" dedi Gülzada hayranlikla. "Bu yokuş bizim için her gün bir imtihandı, bugün sayenizde yükümüz hafifledi. Allah yolunuzu açık etsin."
Zirek’in arkadaşlarından biri de elindeki küpü teslim ederken şakayla karışık, "Bu yokuş her gün varsa, biz de her gün buradayız!" deyince, kızlar arasında bir kıkırdama koptu. O an, o sert bozkırın ortasında, sürgün askerler ile oba kızları arasında unutulmaz, saf ve tertemiz bir hatıra filizlendi.
Erkeklerle 5 saniye göz temasi kurmanin bile Büýük bir Ahlak bozgunlugu oldugu Bu Kentde Gülzada ve arkadaşlari adeta Firari suçludular Kizlar köylerine hiç kimseler bakmamiştir görmemiştir diyerek Korku dolu adimlarla Köye ilerlediler
Zirek ve arkadaşlari o güzelliklerin her birine aşik olmuştu, Onlar Develerine atlanip Kaleye geri döndüler,
Ertesi gün güneş yine Merv topraklarını yakarken, Zirek kaleden dört arkadaşıyla birlikte ayrıldı. Develerin su içme bahanesiyle Murgap nehrinin o tanıdık kıvrımına yöneldiler. Kızlar yine oradaydı; gümüş takıların sesi rüzgarda yankılanırken, bu kez ne kızlar o kadar yabancıydı ne de askerler o kadar çekingen.Zirek, en önde Gülzada’nın yanına vardı. Gülzada onu görünce hafifçe duraksadı, gözlerinde kaçamak bir pırıltı belirdi. Zirek, sessizce eğilip onun boş küpünü kavradı."Yolun yokuşu dün bitti sanmıştık," dedi Zirek, sesi Murgap’ın suyu gibi dingin. "Ama görüyorum ki bugün yokuş daha bir dikleşmiş."Gülzada yaşmağını düzeltti, takıları ince bir tınıyla şıngırdadı. "Yokuş aynı yokuş da," dedi usulca, "Sizin bu yardım sevdanız her gün böyle sürecek mi?"Zirek, küpü omzuna alırken hafifçe gülümsedi: "Bizim buralarda bir yükün altına bir kere girildi mi, o menzile varana kadar bırakılmaz."Diğer askerler de kızlara yardım teklif ederek küpleri sırtladılar. Beş asker ve genç kızlar, nehir kıyısındaki o zorlu kum yokuşuna doğru yan yana yürümeye başladılar. Bu kez sohbet daha sade, bakışlar daha derindi. Aralarındaki o sert töre duvarı, yardımlaşmanın getirdiği sessiz bir saygıya bürünmüştü. Yokuşu tırmanırken kumun sıcaklığı değil, aralarında filizlenen bu isimsiz bağın heyecanı hissediliyordu.Yokuşun tepesine ulaştıklarında, Zirek emaneti Gülzada’ya teslim etti. Elleri birbirine değmedi ama bakışları, söylenmemiş binlerce kelimeyi birbirine fısıldadı.
Zirek ve arkadaşları, omuzlarındaki ağır küplerle kızlara eşlik ederek kum yokuşunu kan ter içinde tırmandılar. Aralarında şakalaşmalar, utangaç gülümsemeler ve kısık sesli sohbetler eksik olmadı. Yokuşun tepesine vardıklarında, emanetleri kızlara teslim ettiler. Ne kızlar ne de askerler, aslında o an çok yakınlarında birinin olduğunu fark etmediler.Yokuşun hemen üzerindeki bir kum tepesinin arkasında, rüzgarın bile dokunmaya kıyamadığı bir sessizlikte, yaşlı bilge tek başına oturuyordu. 👳🏻♂️ Cübbesinin etekleri kuma yayılmış, asasına iki eliyle sıkıca sarılmıştı. Gözlerini kısmış, aşağıda olup biten her şeyi, o yardımlaşmayı, Zirek ile Gülzada arasındaki o isimsiz ama derin bakışmaları sessizce izliyordu.Ne kızlar ne de erkekler onu gördü. Bilge, bir hayalet gibi bozkırın içine sinmişti. Onlar neşeyle ve huzurla kendi yollarına dağılırken, bilge sadece hafifçe başını salladı.
Ertesi gün, güneş bozkırı yeniden kızıla boyarken kızlar, içlerinde dünden kalan o gizli heyecanla küplerini omuzlayıp yola koyuldular. Adımları her zamankinden daha hızlı, yürekleri ise nehir kıyısındaki o mavi gözlü yabancıyı ve arkadaşlarını görme ümidiyle çarpıyordu. Ancak obanın çıkışında, tozlu yolun tam ortasında yaşlı bilge belirdi. 👳🏻♂️Asasına sertçe dayanmış, yüzündeki her bir çizgiye bin yıllık bir ciddiyet sinmişti. Kızlar olduğu yerde durup edeple başlarını eğdiler. Bilge, gözlerini tek tek üzerlerinde gezdirdi, sanki niyetlerini okumuş gibi hafifçe gümüş takıların sesini dinledi."Durun bakalım," dedi bilge, sesi her zamankinden daha otoriter ve derinden geliyordu. "Murgap'ın suyu bugün size yük olmasın. O dik kum yokuşlarını tırmanmak, bu sıcakta sizin narin omuzlarınıza zor olmalı."Gülzada bir an bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları titredi ama töre gereği büyüğünün sözünün üzerine söz söyleyemedi. Bilge, asasını obanın gençlerinin toplandığı tarafa doğru çevirdi ve orada bekleyen, her biri birer kaya gibi sağlam yedi delikanlıyı yanına çağırdı."Siz," dedi gençlere, "Bugün küpleri siz dolduracak, suyu siz getireceksiniz. Madem yokuşlar zordur, madem yük ağırdır; o vakit derman da sizden olsun. Haydi, Murgap sizi bekler!"
Zirek ve arkadaşlari Devriyelerini bitirip Develere su içirmeye ve kizlari görme umuduyla Nehre ýöneldiler ama Nehir kiyisinda ne kiz vardi Nede o Gümüş takilarinin sesi vardi
Zirek obada kizlardan başkada bizi fark eden birilerinin oldugunu anladi Ve Develerine su içirdiler ve kaleye dogru yol aldilar kaleye Vardiklarinda komutanlari onlari onlari karşiladi ve nerdeydiniz diye sordu Zirek; Develerin Bacaklarinin Şişini giderdik hemde Nehirden su içirdik dedi
Komutan; Dikkat etseniz iyi olur o bölgeden Hanin kizi ve Yandaşlari su almak için Nehire gider, Yalniş bir göz temasi bile Caninizdan olmaniza sebep ola bilir dikkatli olun diye uyardi
Zirek arkadaşlarina Gece çökerse obaya gidecegini Gülzadayi görmek istedigini söyledi arkadaşlari delimisin diyerek O düşünceyi makul görmediler Ama Zirek israr etdi Ve siz Gitmeseniz bile yolumu bulurum dedi sert tavirla o an arkadaşlari onunla gitmeyi kabul etdi Gece çöktü Ve Atlarini atlanip Gülzadanin köyüne yol aldilar
Zirakk Kuvvetiyle surlardan atladi; yandaşlari surlarin dışında bekleyecekti Zirak hanın Sarayini buldu Sarayin yanindaki büyük çınar agacina tirmanarak Gülzadanin penceresinden odasina girdi o an Gülzada saçlarini tariyordu bir anda ödü patladi delirdinmi dedi
Zirak; niyetim kötülük degil sadece bu gün su doldurmaya gelmedin dedi sebebi ne yoksa haddimizi biraz aştikmi dedi Gülzada hayir kesinlikle degil sadece Havalar Sicak bu zamanlarda Nehirden su almak bizim için uygun degil diyib geçişdirdi odasindan gitmesini aksi halde baṣina bela açacagini söyledi
Zirak; tamam gidecegim ama sana bir şey söylemeliyim dedi
Gülzada; çekinmeden söyleyebilirsin dedib
Zirak; ben sana aşik oldum, eger sende beni kabul edersen geç etmeden evlenelim aile kuralim dedi, yarin ailem gelsin kiz istemeye
Gülzada; Sen harika bir yigitsin ben seni elbetde isterim ama biliyosun Sen kûrd yigidisin Ben teke kiziyim Ailem buna karşi çikar töremize uygun olmayacagini düşünürler
Zirak; kaçalim o zaman Gidelim bu çöllerden Anadoluya gidelim dedi
Ama Gülzada başini egdi ve hayir aileme bunu yapamam dedi
O an her şey belliydi Zirak pencereden çinar agacina atladi aşagi indi Surlardan geçti arkadaşlarinin yanina vardiginda kalbi paramparça bir şekilde Sadece havalar sicak oldugundan su almaya gelmemişler dedi, O gece evine gitdi Annesine Teyzemin kizi Zyba ile evlenecegini söyledi Ertesi gün Annesi Kiz istemeye gitdi Zybanin ailesi kizlarini vermeye Razi oldular Zyba güzelligi ile taniniyordu Ziraka yakişacak türden bir kizdi Mollalar ugurlu günü belirledi 4 hafta sonra Zyba ile dügünleri vardi
