İçeriğe geç

Kutlu Dağların Şafağı

Bölüm 1 · 36 dk okuma

Kutlu Dağların Şafağı

Bölüm 1

1. Bölüm Türklerin Gölgesi.

“Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir... Yoksa 1 tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır..." - Adolf Hitler

Kulağımın en derinine kadar işleyen telefonumun sesiyle homurdandım. Dün gece geç saatlere kadar çalışmamdan ötürü vaktin öğle zamanına geldiğine emindim. Yine de şu telefonun sesi epey sinir bozucuydu. Yüksek ihtimalle arayan kişi en yakın arkadaşım Derin’di. Ondan hariç birinin beni bu kadar ısrarla aramasının ihtimalini içimde tartmıştım ve sonuç alamamıştım. Yorganı kafama kadar çekip biraz tepinsem de telefonun susmaya gönlü yoktu. Kalk kızım Ilgın, başarabilirsin. Sakince o telefonu al ve aç.

Telefonumu yanımdaki çalışma masama uzanarak aldım. Bulanık gözlerimi diğer elimle ovuşturup, ekrandaki “Valide sultan” yazısıyla kaşlarım çatıldı. Ben şaşırmaya vakit bulamamışken bir anda arama sonlanmıştı. Annem de açmayacağıma ikna olmuş olmalı ki kapatmıştı. Telefonun şifresini açtığımda ekrana bildirim düştü.

Valide sultan: Eşek kız, kaç kere diyeceğim geç yatma diye!

Valide sultan: Gelince iyi bir azarı hak ettiniz Ilgın Hanım.

Valide sultan: Dünyayı kurtaracak sanki Allah’ım. (14.30)

Valide Sultan: Annesinin bir tanesi dolapta yemek var, ısıt ye onlar.

Valide Sultan: Biz bugün teyzenlerde kalacağız, sıkılırsan gel sen de. (Şimdi)

Annemin mesajlarına istemsizce gülümsemiştim. Ne kadar tartışıp birbirimizi kırmış olsakta elbet gün geliyor, böyle oluyorduk. Kırıklarım vardı kendisine karşı. Bir yemek ısıtmakla kalp ısıtmak aynı mıdır? Annem benim kalbimi dolaba koymamıştı, direkt dışarının ayazında çırılçıplak kalmamı sağlamıştı. Yine de yüreğim onun tek beni düşünüp mesaj yazmasıyla kıpır kıpır oluyordu. Anneme “Tamam.” yazıp, telefonu gülümseyerek kapattım. Yatağa olabildiğince daha çok sinip, düşüncelerimi kenara koyarak gözlerimi uyku için kapattım.

Uykudan önce zihnimi esir tutan düşüncelere burun kıvırdım. Beynim, düşüncelerin esiri altında bir mahkumdu. Özgürlüğe kavuşmak için demir parmaklıkları sarssa da çıkamıyordu. Kimse de elinde bir anahtarla gelip zihnimi özgür bırakmıyordu. Bazen bu durum işime gelse de dediğim gibi, bu bazı durumlarda geçerliydi. Düşünmekten uyuşan bedenim yoruyordu beni. Fakat en çok yoran şey insanlardı. Ben kendi zihnimi susturamazken bir de insanların düşünceleriyle uğraşmak zorunda kalıyordum.

İnsanların lafına kulak asan birisi değildim lakin sürekli kendine değil de başkasına tavsiyede bulunan bir Ülkede yaşamak zordu. İnsanlar hava durumu gibiydi, açtıkları güneşin arkasından gelecek korkutucu bir kar fırtınası vardı. Kimisi o karda dışarıda bile olsa mutluluğu bulur, kimisi de camın önünde o fırtınayı izler. Ben evdeydim ama balkonda kendime eziyet çektirmek isterdim. Onlar gibi.

Vatanına çok düşkün birisiydim ve sürekli Atalarımı örnek alırdım. Atatürk’ün bahsettiği o asil kan aklıma geldikçe damarlarım yanıyordu. Bedenim bunun gerçekliği ile güç buluyordu. Bazen çok düşünmekten uyuyamazdım, her zaman aklımda fikirler volta atardı. Evet, şimdi o zamanların birindeyiz. Bıkkınca nefesimi dışarı verip, gözlerimi daha sıkı yumdum. Düşüncelerimden az da olsa arınmam gerekiyordu.

Uyku, beni kollarını alacağı sırada duyduğum sesle yerimden sıçradım. Bomba gibi bir sesti ama ne zaman bu sesi bombaya benzetsem havai fişek çıkıyordu. Kalbimde ki hıza eşlik eden nefesimi düzene sokmayı denedim. Sadece havai fişekti, rahat olmam gerekiyor. Yerimde doğrulacağım sırada bu sefer ses daha yakından gelmişti. Bu sefer o sesle birlikte harekete geçen başka bir şey vardı, silahın namludan dışarı çıkış anı.

Silah ve bomba sesi birbirine karıştığında gözlerim olabildiğince büyüdü. Hayır, şimdi sırası değil. Göğüs kafesim hızla inip kalkarken kulağıma ilişen çığlık sesiyle tüylerim diken diken oldu.

“Oğlum!”

Gözlerim korkudan dolarken hızlıca yerimden kalktım. Silah sesleri durmazken çığlıklar artıyordu. Kapalı perdemi bir hışımla aralayıp dışarıya baktığımda elimdeki telefon benden bağımsız yere düştü. Kana bulanmış betonlar, direnmeye çalışan iki üç insan yığının gerçek olmadığına inanmak istiyordum. Yıkılan binalar ve yakılan ağıtlara karşı gözümden bir yaş firar etti. Savaş başlamıştı. Türk askeri olmadığından emin olmadığım bir çok kişi binalara dağılıyor, bazıları da çoktan binalardan sürüklenerek çıkarılmaya başlamıştı.

Bulanık gözlerimi biraz daha etrafta gezdirdiğimde kanları taze cesetlerle karşılaştım. Bunlar yüksek ihtimalle savaş anında dışarıdaki sivillerdi. Hepsi teker teker kurşunla indirilmiş, yolun ortasında acımasızca yatılmasına şahit olunmuştu. Askerler kadın sivilleri saçından sürükleyerek çıkarmaya başladığında kan beynime sıçramıştı. Benim Ülkemde zulüm başlamıştı. Türkler nerde? Bizim askerlerimiz bunlara nasıl izin verir?

Düşüncelerimi bölen şey sürüklenen bir kadının karşı koymasıyla son buldu. Kadın delicesine bağırıyor, askere vurmaya çalışıyordu. Yerimde buz kesmiş, tepki vermeden onları izliyordum. Kadın elinden geleni yapıyordu ama asker tek eliyle kadını saçından çekiştiriyordu. Binadan kadını çıkarmaya çalışan asker epey zorlanıyora benziyordu. Kadının ev kıyafetinin içinde şişen karnından hamile olduğunun anlamam uzun sürmedi. Kadın hamile olmasına rağmen dayanmaya çalışıyordu. Adamın yüzünde ki maskeden kim olduğunu, ya da üniformadan hangi Ülkeye ait olduğunu kestiremiyordum. Asker kadını sürüklerken bir anda kadın adamın yüzüne sertçe tükürdü. İçimden ne kadar onunla gurur duysam da adamın yapacağı şeylerden korkmaya başlamıştım.

Asker önce yerine durdu ve keskin bir ifadeyle kadına döndü. Kaşlarını çattığında kadını kurtarmak istedim ama yerimden kımıldayamıyordum. Bir anda adam sessizliği sonlandırıp, arka cebinden bıçağı çıkarttı. Gözlerim fal taşı gibi açılırken bir an bile düşünmeden asker kadını kendine çekti. Hayır, hayır onu öldüremez. Lütfen aklımdan geçen olmasın. Ben bunları düşünürken her şey için geç oldu. Adam kadının sırtını bedenine yaslayıp, bıçağı boynuna getirerek sertçe kesti. Fışkıran kanları gördüğümde göz pınarlarımdaki yaşlar arttı. Evet, bir savaşın içindeydik. Büyük bir asker sayısı bizim binaya koşarak yaklaşıyordu. Artık hareket etmem gerekiyordu ama gözüm hala o kadındaydı. Asker hiç düşünmeden kadını yere atıp, dışarıya çıkılan sivillerin yanına doğru yürümeye başladı. Boğazımda yumru oluştuğunda istediğim tek şey o kadın yerinde olmaktı. Keşke şu an soğuk betonda ölmüş şekilde değil de çocuğunun odasının rengini düşünüyor olsaydı.

Boğazımdaki keskin ağrı büyüyerek her hücreme yayılmaya başlamıştı. Türk askerleri gelecekti fakat bu sefer sözüm olsun, gelen askerlerin içinde benim de simam görünecekti.

Binamızdan bağırışlar geldiğinde çoktan sıranın bize geldiğini anlamıştım. Bir an önce saklanıp kendimi korumam gerekiyordu. Umarım ailem iyidir, henüz düşman oraya ulaşmadan durdurulmuştur. Şehrin bir ucunda teyzemler oturduğu için henüz oraya ulaştıklarını sanmıyordum. Camın karşısından çekilip yere düşen telefonumu eğilip aldım. Neler olduğunu öğrenmem gerekiyordu ama önce kendimi korumalıydım.

Aynalı masamın çekmecesini açarak gözlerimi gezdirdim. Bu konulara merakım üst düzeye ulaşmış, odamda çakı bulunduracak kadar ilgi alanım olmuştu. Gözüme çarpan kırmızı çakıyla adrenalin damarlarıma yayılmaya başlamıştı. Çok kez kendi kendime çalışmalar yapsam da hiçbir zaman bir insan üzerinde deneme yapmamıştım. Daha fazla beklemeden çakıyı da diğer elime aldım.

Binadaki bağrış sesleri git gide artıyordu ve silah sesleri beynimin içini delip geçiyordu. Savaş başlamıştı. Zihnimde dönen, beni titreten iki kelime. Savaş başlamıştı.

Kalbim hızla artarken sakinleşecek vaktim yoktu, zamanla yarışıyordum. Telefonu eşofmanımın cebine koyup, yatağımın başlığını tuttum. Kolay çekilen bir yatak olduğuna şükür ederek hızla çektim. Yatak, girebileceğim fakat sanki oynamamış gibi durduğunda kapıdan bir ses yükseldi.

Kapıyı kırmaya çalışıyorlardı. Gelmişlerdi ve şu an kapıyı zorluyorlardı. Hayır Ilgın, takılman gereken şey şu an bu yatağın altına girmek. Yatağımın üstünü hızlıca düzeltmem gerekiyordu. Eğer girdiklerinde dağınık görürlerse burada olduğum anlaşılırdı ama eğer toplarsam evde olmadığım düşünülebilirdi. Annemin evi gitmeden önce iyice temizlediğine eminim, bu yüzden evde olduğumu anlamayacaklarını düşünüyordum. Sürekli içimden aynı şeyleri söylemek gerginliğimi arttırıyordu. Kendimi inandırmak için aynı cümleleri farklı şekilde önüme koyuyordum.

Yatağı hızla düzeltip, yatakta yatar pozisyona geldim. Elimdeki çakıyı düşürmemek adına sıkıca kavradım. Kendimi açtığım boşluğa bütün bedenimi yavaşça iteledim. Bir anda boşluğa hızla düştüğümde inledim. Tam olarak yatağın altında değildim. Annem kullanılmayan halıları hep yatağımın altına sıkıştırdığı için ben de küçükken kendi kendime düşünüp dururdum. Eğer savaş çıktığında buraya saklanırsam beni kimse görmeyecekti. Kim duvarla bitişik duran yatağın yanında bir kız olduğunu düşünürdü ki? Yatağın altını kontrol ettiklerinde de görecekleri tek şey bir yığın halı olacaktı.

Küçük Ilgına teşekkürlerimi yollarken bir yandan da yatağın bir yerinden tutarak, kendime çektim. Yatak biraz daha bedenimi kapatırken derin nefes aldım. Kapının kırılma sesi geldiğinde öğrendiğim nefes tekniğini uygulamaya koyuldum. Evet, ne kadar gergin olsam da irademi korumak zorundaydım. Başaracaksın Ilgın, ilk savaşta ölmeyeceksin. Burnumdan nefes alıp ağzımdan havayı geri verdiğimde kendi nefesimi bile duymuyordum.

Hızlı atan kalbimi ve terleyen vücudumu saymazsak gayet iyi gidiyordum. Evde koşturma sesleri geldiğinde gözüm dolmaya başlamıştı. Bu korktuğum için miydi bilmiyorum ama göz yaşlarımı tutamıyordum. Adım sesleri odama yaklaştığında içimden dua etmeye başlamıştım. Gerginlik bedenimin her noktasında gezerken özellikle zihnim ve kalbimde fazla oyalanıyordu. Askerlerin odama girdiğini anladığımda nefesimi tuttum. Artık sakin değilsin Ilgın, artık tamamen kendini kaybetmeye başlıyorsun. Boğazımdaki iğrenç tat artmaya başlamıştı. Her zaman iradesi yüksek bir kız olmuştum ama bu yaşananlar çok aniydi, sanki yıllarıdır bu duruma hazırlanmıyor gibi kendimi kontrol edemiyordum.

Dolabımın hızla açılması, ardından deli gibi kıyafetlerimin yere atılma sesi geldiğinde amaçlarını anlamıştım. Dolaba saklanmış olabileceğimi düşünüyorlardı. Lütfen ama, bir zeki siz misiniz? İçimden dalga geçtiğimde dudaklarımı gülmemek için dişledim. Gerçekten gülünecek bir zamandı zaten. Evden bir şeylerin yıkılma sesi geldiğinde olduğum yerde korkudan sıçrayacaktım ama son anda kendimi durdurmuştum. Bunlar evde ne yapıyordu? Yokuz işte gitsenize canım.

Bir adam diğer adama bir şey dediğinde neden odamda iki kişi olduğunu anlamamıştım. Bir eve kaç kişi giriyorlardı? Odamdan uzaklaşan adım sesleri duyduğumda rahatladım. Evden gelen kırılma sesleri de durmuştu, sanırım bizim evden gitmişlerdi. Ne kadar rahatlasam da bu çok kısa anlıktı, henüz çıkıp gidemezdim. Henüz plan oluşturmamış olsam da burada bir süre kalacaktım. Tam derin nefes alacağım sırada çalan alarmla gözlerim anında korkudan sonuna kadar açıldı. Eğer sabah kalkamazsam diye alarm kurmuştum ve tam şu anda bana düşmanmış gibi ötüyordu. Evrenin bana karşı bir kaç problemi olduğunu düşünüyordum. Bazen yerli yersiz düşünmelerime karşılık veren bu olaylar karşısında savunmasız kalıyordum. Neyse ki askerler evde değildi. Hızlıca alarmı kapattım. Eğdiğim başımı yukarı kaldırdığımda gördüğüm iki çift kahverengi gözle olduğum yere çakıldığımı hissettim.

Düşman asker karşımda bana bakıyordu. Dudaklarım aralandığında elimdeki çakının kalbimi parçaladığını hissettim. Hareket et Ilgın, sen hareket etmezsen onlar sonsuza kadar etmemeni sağlayacak. Kımıldayamıyordum, sadece bana bakan kahverengi gözlere bakıyordum.

Kaşları çatıldığında neden böyle baktığını ya da bana zarar vermediğini anlamıyordum. Beni baştan aşağı süzerek “Bir daha saklanacaksan telefonunu kontrol et, patlarsın.” dediğinde kaşlarını çatma sırası bendeydi. Bu asker Türkçe konuşuyordu ama garip bir tını vardı, Türkçesi iyiydi hem de değildi. Anlamamıştım. Şaşırdığımı fark edince son kez yüzüme bakıp çekildi. Hızla odamdan ayrıldığında yaşadığım olayın etkisindeydim. Neler oluyor?

Bir süre donmuş bir şekilde beklemiştim. Her zaman düşünmekten kafayı sıyırmaya gelen ben, düşünemiyordum. Neden o adam bana zarar vermedi? Binadaki ve sokaktaki bağrışlar son bulmuş, sadece uçak sesleri vardı. Bir kaç kere bomba sesi duymuştum ama uzaktan gelmişti. Buraları fazla bombalamama sebepleri ele geçirmek istediklerindendi. Şehrimizi kendi kıtaları yapmak istiyorlardı ve her yeri yıkmak onların zararınaydı. Olduğum yere biraz daha sinerek, gözlerimi kapattım. Göz yaşları yanağımdan çeneme süzülürken sesimi çıkaramıyordum. Bu nasıl bir sınavdı böyle? Bilinmezliğin en sıcak yanının her yerimi alevlendirdiğini hissettim. Külleri parmak ucumu kararttı, savunmasız kaldım.

Kardeşimin bağrışı kulaklarımı baştan çınlatırken dudaklarım titredi. Teyzemle beraber çay içmesi gereken kardeşim, “Baba!” diye feryat koparmıştı. İstemsizce çakıyı sıkıp inledim ve bağırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Gitmeli miydim? Çıkmalı mıydım pustuğum yerden? Kardeşim teyzemlerde değil miydi, delirecektim. Düşünmeliydim. Mantığımı kullanıp, doğru olan tercihi hayata geçirmeliydim.

Gitmedim. Gözlerimi kapatıp sessizce ağlamaya başladım. Yapamadım, onları kurtaramazdım. Çok kişilerdi, eğer gidersem hiçbir katkım olmayacaktı. Yerimden kalkıp, onların yanına gidemediğim için kendimden nefret ediyorum. Şimdi kim bilir hangi pis ellerin himayesi altındalardı. İsteğim bu yöndeydi çünkü ölme ihtimallerine hazır değildim. Burnumu çekip çenemi dikleştirdim. Ölüm yoktu, belki kan vardı ama ölüm yoktu. İki göğsümün ortasındaki his ölmediklerini bağırıyordu ve benim o hisse inanmaktan başka çıkışım yoktu. Eğer tam tersi olursa yapacaklarım gözümün önünden geçti. Gözlerimi yavaşça araladığımda parmak uçlarımdan başımın ucuna kadar yükselen bir öfkenin varlığını hissettim.

Umarım babama zarar vermemişlerdir. Babam da benim gibi vatanına düşkündü, yalandan da olsa hiçbir düşmana boyun eğmeyeceğinden eminim. Yine de aptal değildi, her zaman zekasını konuşturan bir adam olmuştu. Umarım bu sefer de duygularına yenik düşmemiştir yoksa onun zekasının devrildiği yerden kıvrılarak geçer, onun önünde durarak yeni bir devir başlatırdım. Ben Türk’üm; eğer istersem Ülkelerini başlarına yıkacak kadar kuvvetli, boynunda rahatsızlığı bile olsa düşmana başını eğmeyecek o kişiydim. Hırs kalbime ulaştığında yaşlı gözlerimi kıstım.

Kendime gelmeli ve rotamı çizmeliydim. Burada sızlanıp, olanları sindirmeye bekleyemezdim. Şu an önemli olan benim hislerimden ziyade Ülkenin akıbeti. Sonunda kendim gibi düşünmeye başladığımda gülümsedim. Aslında benim rotam belliydi, daha fazla düşünmeye gerek yoktu. Askeriyeye ulaşıp, orduya katılacaktım. Belki o zaman uykusuz kaldığım gecelerde ürettiğim silah tasarımlarım iş görürdü. Evet, kesinlikle böyle yapmalıyım. Zaten istediğim buydu ve düşmandan korkum yoktu. Ülkem bu haldeyken olduğum yerde kalacak, savaşın sonlanmasını beklemeyecektim. Canımı alırlarken ellerini kesmek yerine kaçarsam ne olurdu? Bu canımı almalarını engeller miydi?

Akşam çıkarsam daha iyi olurdu, karanlıkta çokta dikkat çekeceğimi sanmıyorum. Askeriye bize uzak olsa da mecburen bir şekilde gitmek zorundaydım. Derin nefes alıp telefonumun ekranını açtım. Gördüğüm 16.17 sayılarıyla yüzümü buruşturdum. Bu saati asla unutamayacaktım. 22.30 gibi çıksam yeterli olacaktır. Şehrimizdeki tüm ışıkları kestiklerine emindim. Sorun değil, bizler karanlıkta bile kanımızla ışıldayan o kişilerdik. Asıl korkmaları gereken şey, dumanların içine karışmamız olmalı. Eğer siyahla aynı olursak bizi göremeyeceklerdi, zaten hep bundan ürkmüşlerdi. Türkleri göremedikleri için mimiklerinde oluşacak endişeyi gülerek izlemek istiyordum. Saldıranın onlar olması önemli değildi, Türk’leri görünce hepsinin eli titriyordu.

Gözlerimi yumup ailemi düşünerek beklemeye başladım.

*

Hava karardığından berri sıkılmadan kontrol ettiğim saati tekrar kontrol etmek için telefonu açtım. 22.20 yazısıyla derin nefes verdim. Zaman kapını çalıyordu Ilgın, kalkıp çalıştığın her şeyi ortaya koymalısın. Günlük motivasyonu da aldığımıza göre bana yol görünmüştü. Çakıyı ve telefonumu eşofmanımın cebine koyarak iki elle yatağın yüzümü kapatan kısmını tuttum. Tüm gücümü kullanarak itmeye çalıştım. Ben güç kullanmaya başladığım anda itilen yatağıma içten içe teşekkür ettim. Çıkabileceğim kadar boşluk oluştuğunda gülümsedim. Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına tıkıştırdım. Aklıma o adam geldiğinde gülümsemem anında silindi. Gücü hissetme vakti geldi Ilgın, artık bir şeyleri kabullendiğine göre kendini hissetmelisin. Cebimden çakıyı çıkararak bükülen yerinden çıkardım. Çakıyı sol elime alıp, sıkıca tuttum. Solak olmamama rağmen sol elimi her zaman daha iyi kontrol eder, daha sert ve hızlı hareket ederdim. Başımı yavaşça olduğum yerden kaldırdım. Gözlerim boş odayla buluştuğunda dudaklarımı birbirine bastırdım. Kıyafetlerimi hep yerlere atmışlardı. Ondan hariç her yer temizdi. Açık bıraktığım çekmeceme gözüm takıldığında yapboz parçaları kafamda tamamlanmıştı ama daha resim oluşmamıştı. Sanırım çekmecenin açık oluşundan birinin burada olduğunu anlayacak kadar akıllı birisiydi. Önce emin olamamış ama alarmım çalınca yanılmadığını fark etmişti. Yine de neden bana zarar vermediğini çözememiştim.

Yatağın altından yavaşça çıktığımda ev ölüm sessizliğine sahipti. Yatağımın üstünden geçerek ayağa kalktım. Kimse gözükmüyordu ama tedbiri elden bırakmamak lazımdı. Arkamı kolaçan ettiğimde ağır adımlarla pencereye yaklaştım. Görüş açıma giren karanlık sokaklarla gözlerim yeniden doldu. Karşımızda bir kaç yıkılan bina görmeye dayanamıyordum. Dolan gözlerimi hızlıca silip, amacıma odaklandım. Ela gözlerimi sokakta gezdirdiğimde ışık olmadığı için seçemiyordum ama kimsecikler görünmüyordu. Bu durum şaşırtsa da işime geliyordu. En azından daha başından uğraşmama gerek

kalmamıştı.

Başımı hızla odama çevirip hazırlanmaya koyuldum. Kapımın arkasındaki orta boyda olan sırt çantamı aldım. Bir yandan da kafamda çıkıp hangi yönden nasıl gideceğimi düşünüyordum. Çantamın içine önce açık olan çekmecemde duran çalışma defterimi, sonrasında da biber gazını koydum. Çalışma defterimin içinde çok önemli buluşlarım vardı, iyi ki birisi fark etmemişti. Çantama fazla bir şey alıp da yük yapacak değildim. Üstüme siyah ceketimi alıp şapkasını çektim. Yine de üstüne bir şapka daha takıp, saçımı gizledim. Rahat hareket etmek için üstümü değiştirmemiştim. Altımda siyah eşofman, üstümde de siyah düz tişört vardı. Daha ne olsun?

Çantamın fermuarını çekip, telefonumu ceketimin cebine aldım. Elimdeki çakıyı daha sıkı tuttuğumda yavaş adımlarla odadan çıktım. Gördüğüm dağınıklıkla sinirlenmeye başlıyordum. Aşağılık herifler. Koltuklar bir o yana, bir bu yana hareket ettirilmişti. Perdelerin bir kısmı hala asılı, diğer kısmı yerdeydi. Koltuk yastıklarının hepsi bir taraftaydı. Annemin gözü gibi baktığı çiçeklerin saksıları ve vazoları her yerdeydi. Odanın her köşesini ayrı mahvetmişlerdi. Başımı bu görüntüden çekip, adımlarımı mutfağa doğru hızla çevirdim.

Mutfağa ulaştığımda resmen mutfakla savaşmış gibilerdi. Bütün bardakları yere indirmiş, dolaptaki nimetleri hunharca saçmışlardı. Duygularımın beni ele geçirmemesi için uğraşıyordum ama çok zordu. Çok kez geceleri yeni alınan çikolataları bitirmek için mutfağa gelirdim. Her zaman da mutlaka kardeşim tarafından yakalandığım için onunla paylaşmak zorunda kalırdım. Aklıma gelen anılarla gözlerimde akmaya yüz tutan yaşlar kendini tutamamış, birer inci tanesi gibi düşmeye başlamıştı. Bazen babam bizi basar, çikolataları saklayacağından bahsederdi. Babam hiçbir zaman o çikolataları saklamadı. Dudağımda tebessüm oluştuğunda çoktan kendime verdiğim sözü tutamamıştım. Dağılmıştım ve sarılacak kız kardeşim ortalıkta yoktu.

Burada ağlamak ne bana, ne ülkeme, ne de aileme bir yararı olacaktı. Adım at Ilgın. Kimse senden koşmanı değil, adım atmanı bekliyordu. Gözlerimi yerde ki kırık bardak parçalarında gezdirdim. Dağılacak olanlar ya bu bardaklar, ya onlar olmalıydı. Fakat dağılan Ülkem ya da ben olmalıydım. Gözlerimdeki yaşlar onların damarlarına ağır ağır sızan zehir olacaktı. Başımı tekrardan dikleştirip, mutfağı es geçerek dış kapının oraya ilerledim. Kapı açıktı ama binada ses yoktu. Bu sessizlik beni ürkütse de irademi koruyacaktım. Sonuna kadar kırılarak açılmış kapıyı ittim. Ayakkabılıktan ayakkabımı alıp, açık bağcıkları umursamadan giydim. Elimdeki çakının bir an bile varlığını unutsam sanki önüme biri çıkacak gibi hissediyordum. Bu yüzden zaten sıkı tuttuğum çakıyı olabildiğince sıktım.

Tekrardan mutfağa dönüp, kırıkların üstünden geçtim. Çekmeceye ulaştığımda içinden babamın çakısını çıkarttım. O da benim gibi bıçak sevdalısıydı ama mutfakta tutardı. Sebebini hiçbir zaman anlamamıştım, o da söylememişti. Kendi çakımı büküp, eğilerek ayakkabımın arasına sıkıştırdım. Görünmeyecek şekilde ayarladığımda olası bir durumda kolay erişebilmek için biraz daha topuğuma yaklaştırdım. Geri kalktığımda babamın çakısını da açarak sol elime aldım. Tam elime göre kavrayıp, sıktım. Benim çakımdan tek farkı parlayan kırmızı çizgilere sahip olmasıydı. Bıçak kısmında babamın imzasını görünce gururlu bir şekilde gülümsedim. Bunu ona dedem hediye etmişti, şimdi ben de ikisi için savaşacaktım. Babam beni hep dedeme benzetirdi, hatta bazen ondan da çalışkan olduğumdan bahsederdi. Mutfaktan hızla çıktığımda karanlık binayla göz göze gelmek zorundaydım. Asıl olay şimdi başlıyordu. Kendime olan güvenim tamdı ama içimdeki huzursuzluğu dindirebilmiş değildim. Binaya bir adımımı attığımda otomatik lamba yanmamıştı. Bu duruma şaşırmamıştım.

Sanki terk edilmiş gibi olan bina adımlarımla kendine bir melodi çalıyordu. Binada sadece benim ayak seslerim yankılanıyordu. Gözlerimle etrafı tararken bir yandan da yavaş hareketlerle aşağı iniyordum.

Saatli bir bomba değildim belki ama o bombayı istediğim zaman patlamasını sağlayacak kadar gözü açıktım. Zemin kata ulaştığımda adımlarımı yavaşlattım. Her evin kapısı kırılmıştı, hatta bazı kapıların önünde yatan cesetler görmüştüm. Karanlıktan kim olduklarını seçemeyip flaşla baksam da aradığım yüzleri görememiştim. İnerken flaşı kapatmam gerekmişti, eğer birisi fark ederse batardım. Evet bıçak kullanmasında iyiydim ama kurşunun hızından bahsetmeme gerek yok. Gözlerimi kısıp, parmak ucumda yürümeye başladım. Hızlı mı olmalıydım yavaş mı, seçemiyordum.

Binanın kırılmış çıkış kapısına ulaştığımda içimden bütün duaları okumaya başladım. Eğer telefonum çekseydi askeriyeyi arayabilirdim. Kapıdan bir adım attığımda dışarıda biri var mı diye bakındım fakat kimse görünmüyordu. Lehinleri nereye götürdükleri hakkında bir düşüncem yoktu. Kimlerin saldırdığını bile bilmiyordum. Tamamen dışarı çıktığımda soğuk havayı ciğerlerime çektim. Kan kokan hava bana huzur verebilir miydi? Vermiyordu. Ciğerlerim bile bu durum karşısında acı çekiyor, aldığım havayı redediyordu. Yine de yaşamalıydım. Ülkem için en azından bunu yapmalıydım. Çakıyı ceketin kolunun içine sıkıştırıp, ellerimi cebime koydum. Bu yolda ya ölecektim, ya da ruhumu parçalayanlar için cinayet işleyecektim. Ben Ilgınsam, atalarımın kanını yerde bırakmayacağım.

*

Aradan kaç saat geçti bilmiyordum lakin bacaklarım ağrımaya başlamış, soğuktan yüzüm acımaya başlamıştı. Dayanılmayacak gibi değildi, tam tersi bu konumda olmak öfkemi körüklüyordu. Beni bu durumda olmak zorunda bırakan herkesin mezarını kendim hazırlayacaktım. Yolda giderken bir sorunla karşılaşmamak beni germişti. Çoğu kez bomba ve çatışma sesi duymuştum fakat hepsi uzaktan gelmişti. Birine yakalanmadığım için epey şanslıydım. Düşmanla göz göze gelmekten değil, onlara karşı savunmasız kalmaktan korkuyordum. Eğer elime silah verilmiş olsaydı o çatışmaya koşa koşa giderdim. Elimizdeki küçük çakı eskisi gibi iş görmüyordu. Kurşuna kafa tutacak kadar gelişmiş değildim ben canım.

Bir an hayal etmiştim. Elimde silah yoktu ama karşının vardı ve ben kurşundan bile hızlı davranıyordum. Bu düşünce beni gülümsetmişti. Tam yeni düşüncelere dalacakken arkamda duyduğum nefes sesiyle irkildim. Biri çok fazla yakınımdaydı. Onu fark ettiğimi anlamış olmalı ki duyduğum nefes ve adım sesleri durdu. Ben de onunla durduğumda soğuk bir rüzgar aramızı böldü. Şimdi Ilgın, şimdi korkunu değil kafanı kullanma zamanı. Arkamdaki her kimse tek kişiydi, bundan şüphem yoktu. Onun beni takip edecek cesareti varsa en az benim kadar iyi dövüşen birisi olmalı. Yoksa çoktan kafamı patlatmıştı. Bıçağı sıkıştırdığım kolumdan yavaş yavaş çıkardım. Ellerimi de cebimden çıkartarak, serbest bıraktım.

Arkamdaki kişinin hiçbir ses çıkartmaması beni ürkütse de ileri adım atmayacaktım. Çakıyı tamamen sol elime aldığımda sıkıca tuttum. Şimdi Ilgın, tereddüt etme Ilgın.

Ani hareketle arkamı döndüğümde aynı hızla çakıyı da savurdum. Çakıyı boyun hizamda savurmuştum ama tahmin etmediğim şey kişinin tam arkamda olmasından ziyade benden fazla uzun olmasıydı. Bıçağı tetik için savurmuştum ama aldığım en doğru kararmış aslında. Karşımdaki kişi benim çakıyı savurmamla aynı anda arkaya çekilmişti. Ben de bir adım geriye gidip, çakıyı tutan elimi yüzümün hizasına getirdim. Bütün gücü bacaklarımda topladığımda karşıdaki kişinin yüzüne bakıyordum. Karanlıktan seçilemiyordu ama vücut yapısına bakılırsa erkekti. O da durmuş bana baktığında ağzından bir küfür savurdu. Kaşlarım anında çatılırken sonunda karşılık vermeye geçmişti. Üstüme doğru yürüdüğünde elimdeki çakıyı sıktım. Bir anda bana yumruk savurduğunda hemen eğilip, çakının keskin kısmıyla bacağına kesik atmaya çalıştım ama çalışmakla kaldım. Benden daha hızlı davranıp, dirseğiyle karnıma tekme atarak beni kendinden uzaklaştırdı. Karnıma yediğim darbeyle yere çakıldığımda ağzımda dolu bir şeyler hissettim. Hızla yere tükürdüğümde kan olduğuna emindim. Pes etmeyecektim. Karşıma baktığımda elleri cebinde beni izliyordu. Midemin bulanmasını umursamadan ayağı kalktığımda dengemi kurmakta zorlanıyordum.

Titreyen bacaklarıma ithafhen ellerimi sıktım. Hızlıca adama yaklaştığımda hareketlerimi izlemeye devam ediyordu. Önce sağ yumruğumu savurdum ama anında koluyla yüzünü korumuştu. Beklemeden hızlıca çakının sivri ucunu yumruğumu kurtardığı koluna saplamaya çalışmıştım lakin diğer eliyle de sol bileğimi tuttu. Beni arkaya savurduğunda sırtım duvara çarptı. Karnım, sırtımın acısıyla daha çok katlanılmaz hal alıyordu. Biraz daha dibime yaklaştığında bulantı hissettim. Bu kadar kolay bitmemeliydi.

Bileğimi sıkı sıkı sıkmasına rağmen bileğimi çevirip, çakının sivri ucunu hızla eline batırdım. Karşımdaki kişi hiçbir tepki vermezken tekme atmak istemiştim ama nafile, adam dibimdeydi ve ben hareket edemiyordum.

Yüzüme biraz daha yaklaşıp fısıldayarak “Paslanmışsın Zarisa, nerelerdeydin de seni böyle sıkıştırmama izin verecek kadar bittin?” dedi.

Dediklerini anlamıyordum. Türk gibiydi ama bana neden saldırdı bilmiyordum. Tam ağzımı açacağım sırada boynumda iğnenin sert girişini damarımda hissettim. Ne zaman o iğneyi eline almıştı? Ben düşüncelerimin içinde yüzerken çoktan bilincimi kaybetmiştim.

*

Bilincim yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyordu ama gözlerimi açamayacak kadar yorgundum. O sırada birkaç insanın konuşma sesi kulaklarımın içine ilişti.

“Nasıl vurduysan bir uyanamadı. Eğer hak etmeseydi ona üzülebilirdim.”

Bir kız başımda konuştuğunda diğer kız da kıkırdayarak “Ahlas’ın gazabını tattı sonunda.” dedi. Sohbetlerine bir adam katılarak “Benim anlamadığım bu darbeyi nasıl alabilmiş olması.” dedi.

Daha yeni konuşan kız “Nasıl yani?” dediğinde gözlerimi açmak ve nerde olduğumu anlamak istiyordum. Göz kapaklarım bile bana ihanet etmiş gibi açılmıyordu.

“Sonuçta o Vira.”

Bir süre etrafta sessizlik olmuştu ya da ben duyamayacak bir haldeydim. Göz kapaklarımı araladığımda karşımda tam tamına 5 kişi duruyordu. Gözlerimi hepsinde gezdirmeye başladığımda bakışlarıma karşılık veren tek kişi siyah saçlı kız olmuştu. Kaşları havaya kalktığında tedirgin bir sesle “Uyandı.” dedi.

Sesinde anlamadığım bir şüphe vardı, bir şeyleri anlamaya çalışıyordu. Hepsi gözlerini üzerime diktiğinde sanki karşılarında çırılçıplakmış gibi rahatsız hissediyordum. Aklıma gelen şeyle hemen etrafıma bakındım. Ayaklarım ve kollarım zincirli, büyük bir odanın köşesinde yatıyordum. Zincirli olan bileğime baktığımda sakin kalmak için kendimi zorluyordum. Zincirden kolumu çıkarmak için sertçe çektim, sanki işe yarayacak gibi. Tam tersi, zincir kırılmamış aksine bileğimde elektrik çarpması hissetmiştim. Bileğimdeki acıyla inlediğime karşımda beni izleyen kişilere döndüm.

“Ne istiyorsunuz?”

İçimde oluşan korku git gide büyürken zihnimden uzaklaştığımı hissettim.

Mantık yok.

Zeka yok.

Duyguları geri plana atma yok.

Hala beni izlemeleri, sorularımı cevapsız bırakmalarına sinirleniyordum. Elimde olmadan bağırmıştım.

“Siz kimsiniz, konuşsanıza!”

Kumral, mavi gözlü adam yüzünü buruşturduğunda bana iğrenir gibi bakıyordu.

“Kızım bağırmasana.”

Diğerleri o adama döndüğünde başını “Ne var?” der gibi salladı. Göz yaşlarımı tutmak istiyordum, bir kere yenildim bir kez daha yenilemezdim. Neden bana şaşırmış, sanki yıllar sonra gördükleri arkadaşları gibi bakıyorlar anlamıyordum.

“Sorularımı cevaplasanıza artık.” diye tekrardan bağırdığımda kızlardan birisi nefesini dışa vermişti. Siyah saçlı kızın yanındaki kız “Bu bizim Türk olduğumuzu hemen kavradığına göre çokta kendini salmış değil.” dedi. Bunlar neyden bahsediyor? Ağzımdan istemeden çıkan sözcüklerle istemeden fısıldamıştım.

“Siz Türk müsünüz?”

Bunu dememle hepsinin omzu daha da dikleşmişti. Bu beni mutlu etse de Türk’ler neden beni kaçırmış olsun ki? Kendi içimde kendimi yemeye bırakarak “Neden o zaman ben zincirliyim?” dedim. Gözlerimle buluşan beni anlamayan simalara “Ne oldu?” der gibi başımı salladım. Çok normal tepkiler veriyordum, bu beni korkutmaya başlamıştı. 7 kişinin arkasından gelen adım sesleriyle oraya döndüm. Önümde durdukları için göremiyordum. Adımlar yaklaştıkça hepsi bir yana geçti. Tam önümde bakışları sert ve dinç olsa da yaşı başını almış, yüzleri yaşlılıktan sarkmış bir adam vardı. Yavaşça bana daha çok yaklaşıyordu. Gözlerim yanına kaydığında bu adamı bir yerden tanıdığımı hissettim. Yüzünü incelemeye başladığımda kafama dank etti, bu beni buraya getiren adamdı.

Yaşlı adam durduğunda başka aşağı beni süzmeye başladı. Bana bakan sert tavrının altında yatan iğrenme gözümden kaçmıyordu ve herkesin bana böyle bakmaktan bir an bile çekinmemesini anlamıyordum. Yaşlı adam ellerini arkada kavuşturup, yüzüme baktı.

“Ne bağırır durursun Zarisa?”

O gece benimle dövüşen adam da Zarisa demişti. Neden herkes bana bir isim takıyordu? Birbirini taklit eden isimlerden sıkılmıştım. Bu zincirler elektrik verici olmasaydı çoktan kurtulmuştum lakin kurtulsam bile bu kadar kişiyi nasıl geçeceğim mühimdi. İhtiyar gibi çenemi dikleştirip, korkumu görmezden geldim.

“Neden beni kaçırdığını bilmediğim insanlara karşı nasıl bir tepki verebilirim ihtiyar?”

Dediğimle kibirli bir şekilde gülümsedi. Diğerleri de yerinde kıpırdandığında herkesin dediğimle rahatsız olduğunu anlamıştım. İhtiyar “Kaçıp gitmen yaptıklarını değiştirir mi Zarisa?” dediğinde doğru duyduğumdan emin miydim? Ben kime ne yapıp kaçmıştım? Ne kadar zihnimi zorlasam da, benim kimseye zararım dokunmadığını biliyordum. Asıl mesele benim bunlara nasıl kendimin masum olduğuna inandıracağım. Tüm cesaretimi toplayıp ihtiyarın solmuş yeşil gözlerinin tam içine baktım.

“Neyden bahsediyorsun anlamıyorum ama karıştırmış olmalısınız, benim kimseye beni kaçıracak kadar büyük zararım olmadı.”

Kolumu kaldırıp, taktıkları zinciri gösterdim ve kararlılıkla “Özellikle bu konuma gelecek kadar büyük bir şey yapmadım.” dedim.

Cümlemi bitirince birisinin sabır çektiğini duymuştum ama umursamadım. Diğerlerinin aksine ihtiyar ve yanındakinin yüzünde mimik yoktu. Gözümü benimle dövüşen adamdan çekip, tekrardan yaşlı adamın yeşilliklerine diktim. Yaşlı adam konuşmaya başladığında korkmamak için yanağımın içini dişliyordum.

“Seninle ve senin gereksiz esprilerine kafa yormayacağım Zarisa. Bir süre dinlenmene bak, sonra canını alacak kişiyi ellerinle seçebilme hakkı tanıyacağım. “

Tekrardan beni süzerek baktığında baktığı her yerde iğrenç bir rahatsızlık hissediyordum. Gözleri bir kurşun gibiydi, baktığı her yeri delip geçiyordu. Sözlerini “Ne de olsa bundan sonra benim sana sunduğum haklarla yaşayacaksın.” diyerek bitirdiğinde sinirlenmeye başlıyordum. İstemeden tekrar bağırdığımda her zerrem titriyordu.

“Daha ismimi bile bilmiyorsunuz, neyin intikamı bu!”

İhtiyar beni takmadan arkasını döndüğünde adım atmasına izin vermeden “Ben Zarisa değilim, kiminle karıştırıyorsunuz beni?” diye bağırdım. Şaşkın bakışları üstümde hissediyordum ama onların değil, ihtiyarın bana inanması lazımdı. Onu buradakilerin başı olduğunu anlamak için kafa yormama gerek yoktu.

İhtiyar yine umursamadan adım atıp gideceği sırada delirmiş gibi bağırdım.

“Bir Türk’ü tutsak etmekle tehdit ediyorsunuz ama siz de Türk’sünüz. Ben sizi tanımıyorum bile-”

İçlerinden biri hızlıca bana doğru bir adım atıp, yüksek sesle beni “Ettiğin lafı bil Zarisa, seni kendi elimle öldürürüm.”

diyerek kestiğinde ürkmemiştim bile. Başımı bir an bile yere eğmezken durmadım.

“Asıl siz bana ne dediğinizi bilin, ben Zarisa değilim diyorum!”

Bana bağıran adamın çenesi sinirden seğirirken yaşlı adam bana döndü.

“Söyle, Zarisa değilsen kimsin sen?”

Benimle dalga mı geçiyordu bilmiyordum ama kendimi toparlayarak konuşacağım sırada aynı adam beni bölmüştü.

“Sürpriz yumurtadan çıkan süs bebeği sanırım.”

Gözlerimi devirmemek için uğraş versem de takmadan yaşlı adamı cevapladım.

“Ilgın ben, Ilgın Gökçe Baysel. Bakın, ben gerçekten ne diyorsanız anlamıyorum. Bir karışıklık olmuş belli ki. Anladığım kadarıyla örgüt, tarikat gibi bir şeysiniz.”

Yaşlı adam sözümü bitirdiğimde yeni bir soru yöneltti.

“Üniformamız olmamasına rağmen bizim nasıl örgüt olduğumuzu anladın?”

Bir an bile tereddüt etmeden konuştum.

“Bodrum gibi bir yer üstüne böyle zincirlere sahip yapılı bir çok genç var. Hatta kadınların bile güçlü durmasına bakılırsa eğitilmişler. Önce emin olamadım normalde örgütler benim bildiğimden farklı da olabilir dedim hayır, bu adamı kendime “Türk.” dediğim için kızdırdıysam yanılmıyorum. Siz gizli Türk örgütüsünüz ama ben sizin aradığınız o düşman değilim.”

Yaşlı adam verdiğim cevaba takılmamıştı fakat şaşırdığı bir yer olduğunu anlamıştım. İhtiyar gözlerini benden çekmezken eliyle yanındaki gençlerden birine “Getir.” işareti yaptı. Kızlardan birisi hızla telefonunu açıp, biraz kurcaladıktan sonra ihtiyara yaklaşıp telefonu uzattı. Yaşlı adam bana yaklaşıp, telefonun ekranını gösterdiğinde şok olmuştum. Hatta öyle ki, titrediğimi hissettim.

Ekranda bir video oynatılmıştı, benim olduğum bir video. Ama ben böyle bir şey yaşamamıştım, ben elime silah bile almamıştım ama önce. Videoda elleri bağlı oturan iki insanın kafasına ateş ediyordum. Kafaları dağıldığında midemde ekşi bir tat hissederek yutkundum. atıştan sonra birine dönüp, anlamadığım dilde bir şey diyordum. Nereye olduğunu anlamadığım bir yere tekrardan ateş edeceğim sırada video bitmişti. Titremelerim durmazken ağır ağır yaşlı adama baktım. O benim aksime bana bakmıyor, telefondaki resimleri kaydırıyordu. Tekrar telefona baktığım da bu sefer duvara zincirlenmiş Türk askeri üniformalı bir adam vardı. Karşısında da uzun kabanıyla durup, anlına silah dayayan ben vardım. Konuştuğum dil bu sefer diğer videodan farklıydı. Bir an gözümü bile kırpmadan adamı öldürdüğümde ağzımdan bir “Hah.” çıktı. Bu, ben değildim ama bana neden bu kadar çok benziyor.

Yaşlı adam buna benzer bir çok video açarken göz pınarlarımdan titrek göz yaşları akıyordu. Bu nasıl mümkün olabilir. Telefonu getiren kız arkadan konuşurken gözlerimi bir an bile olsun telefonda ayıramıyordum.

“Zarisa, namı değer Vira. Bizi inandıracak bahane bulmakta zorlanıyorsan bile en azından kendini rezil etme. Baban Mishenka ile öldürdüğünüz Türk askeri kanı mı rahatsız etti seni? Yoksa Türklerin zincirleri altında olmayı mı hazmedemedin?”

Büyüme şeklime ve ruhumdaki Türk aşkına karşılık söylenen bu sözler beni daha çok mahvediyordu. Başımı iki yana sallayıp titreyen sesimi umursamadan konuştum.

“Ben Zarisa değilim, yemin ederim değilim. Benim de telefonumda resimler, hatta tarihler var inanın ben Türklerin düşmanı değilim.”

Yaşlı adam başıyla birine emir verdiğinde şaşırmıştım. Konuşmadan bile bir şeyleri birbirlerine anlatıyorlar, sadece işaretle bile ne demek istediklerini anlıyorlardı. Başka bir zaman olsa bundan gurur duyabilirdim ama şu an sadece kurtulmak istiyordum. Bana o gece saldıran adam yaklaşıp, üstüme doğru eğildi. Yüzü yüzüme çok yakınken gözlerime değil, eliyle karıştırdığı ceplerime bakıyordu. Eşofmanım cebine elini soktuğunda irkildim. Soğuk eli gerginlikten terleyen bedenime değdiğinde kıvılcım çıkacak sanmıştım. Aynı elektriği o da almış gibi gözlerime baktı. Yüzünde tek bir mimik yoktu, elime aldığı telefonumla ayağı kalkıp yandaki tuşundan açtı. Telefonu neden cebimde bıraktıklarını anlamamıştım ama beni denemek için olabilir. Tok bir sesle “Şifre.” dedi.

“1938”

Dediğime yandan bana bakıp, tekrardan telefonuma odaklandığında kurcalamaya başladı.

“Akif Zarisa’nın doğum günü 7 Kasımdı değil mi?”

Arkasından bir adam “Evet, en son üç yıl önce büyük bir kutlama yapılmıştı.” dediğinde anlamamıştım. İstemsizce “Benim de doğum günüm.” dediğimde hepsinin bakışları bana döndü. Adam ihtiyar ve bize yaklaşıp telefonumun ekranını gösterdi.

“Kız o gün dışarıda arkadaşlarıyla küçük bir kamelyada oturuyormuş.”

İhtiyar bir bana bir arkadaşlarımla olan fotoğrafa bakıyordu. Fotoğrafta arkadaşlarımla kamelyada oturmuş, gülerek pasta yiyorduk. Arkadaşım Derin bu halimizi komik bulup, yukarıdan kendini de alarak selfie çekmişti. Arkadan başka bir kızın sesi kulaklarıma doldu.

“Bu nasıl mümkün olabilir? Bu kız Zarisa’nın aynısı.”

Biri de onu katıldığını belli etmişti.

“Akif Zarisa o gün hiç kayboldu mu?”

Adının Akif olduğunu anladığım adam başını iki yana salladı.

“Mishenka dan izinsiz bahçeye bile çıkmadı.”

“Oğlum ne bu o zaman, kız kendini mi klonladı?”

Kızlardan birisi hafif kıkırdamıştı.

“Nasıl bir kızsa ölse bile yedeklerini bırakıyor.”

İhtiyar bir anda ayağı kalktığında hepsi susmuştu. Telefonu tutan adam da geriye çekilip, yaşlı adamdan talimat beklemeye başladı.

“Ahlas, kızın Zarisa’yla DNA testini istiyorum. Ayrı olarak kızın parmak izine de baktır, devletteki yerini öğrenelim. Aciliyetini Faruğa bildir, onunla iletişime ben geçmek zorunda kalmayayım oğlum.”

Yaşlı adam sayesinde bana saldıran kişinin adının Ahlas olduğunu öğrenmiş oldum. İhtiyar bu sefer kumral kıza döndüğünde ben de onlara baktım.

“Nil, Ilgın Gökçe Baysel hakkında her şeyi akşam dosya şeklinde odamda görmek istiyorum.”

Nil “Emredersin Başkan.” dediğinde emin oldum.

Başkan bana dönmeden “Defterine çizip ürettiğin şeylerden etkilendim, dua edelim ki Türk çık.” dediğinde dudağımda burukça bir gülümseme oluştu.

“Siz bana inanmasanız da bu dediğinize ne kadar gururlandığımı bilin.”

Yüz hatları yumuşar gibi oldu ama anında eski halini alıp, arkasını dönerek yürümeye başladı. İhtiyar gittiğinde bir kaç kişinin derin nefes aldığını işittim. Adını bilmediğim kişiler konuşmaya başladığında onları dinlemeye koyuldum.

“Bir an yerde Zarisa’nın kanını göreceğim diye korkmuştum.”

Bunu diyen adama karşılık bana bağıran adam kafasına vurdu.

“Sen niye korkuyorsun hayırdır?”

Başını avuşturmaya başlamıştı.

“Abi düşünsene evinde Zarisa’nın pis kanı var, mecburen temizliyorsun falan. Düşmanımın başına gelsin istemem.”

Adam başını aşağı yukarı salladı.

“Mantıklıymış, iyi düşünmüşsün aferin.”

Siyah saçlı kız utana sıkıla onların sohbetine takıldı.

“Ya bu kız Zarisa değil hadi, kim o zaman?”

Nil kıza gülümsedi.

“Kim olacak Hazel, o kız bir yolunu bulur kendinden bir tane daha yapar.”

“Acaba doğurmuş mudur üç senede.”

Hepsi kınayıcı bakışlarını o adama çevirince kafamda oturmaya başlamıştı. Bu çocuk arkadaş grubunda enerjisi bitmeyen o elemandı.

Akif “Ağzının yayı kırılmış Mirza.” dedi.

Mirza yüzünü buruşturdu.

“En son böyle dediğinde çenemi kaybediyordum, uzak dur benden.”

“Uğraşmasana lan adamla, utanmasa ağlayacak.”

Mirza “Koru beni Ayaz, Akif beni parçalamaya hazırlanıyor.”

Ayaz “Beni katmasana oğlum, ben Akif’in iyiliği için dedim.”

Aralarında gülüşürken yan tarafımda birinin bakışlarını hissettim. Ağır ağır başımı oraya çevirdiğimde yanılmamıştım. Ahlas gözlerini bana dikmiş, beni izliyordu. Ben de onun gibi bakmaya başladığımda istemsizce süzdüğümü fark ettim. Gözüme ilk hokka burnu çarpmıştı. Kıskanılacak derecede güzel bir buruna sahipti, imrendiğimi hissetmiştim. Hafif sakalı, yapılı vücudu ve kumral teniyle tam bir Türk erkeğiydi. Gözleri tüm bunlara rağmen mavi ve yeşilin karışımıydı. Ne mavi diyebilirdim ne yeşil.

“Zarisa olduğundan emin olsaydım çoktan gözlerini yerinden sökmüştüm.”

Odanın içinde sessizlik oluştuğun tepki vermeden bakıyordum.

“Bunu cümleyi bana başka bir asker kurmaya cesaret edebilir mi sanıyorsun?” dediğimde umurunda olmamıştı.

“Seni ayıran nedir, neden başka asker sana böyle demeye cesaret edemesin?”

Dudaklarım iki yana kıvrıldı.

“Türk’üm demem yeterli.”

Mirza aramızdaki gerginliği bölerek, belki de katlayarak “Bu kız Zarisa değilim diyor ama tek dış görünüşleri benzemiyor.” dedi.

Hazel “Zehirli silah ve bıçak tasarlıyormuş, ne tesadüfse Zarisa da.” dediğinde şaşırmıştım. O da mı tasarlıyor?

Akif “Zarisa solak olmamasına rağmen hep bıçak ve silahı soluyla tutar, bu kızda öyle yapıyormuş.”

Ağzım istemsizce açıldığında Mirza bu halime güldü.

“Korkma kız, en azından Zarisa karnına böyle darbe almazdı. Şüpheli durumumuz var.”

Nil “Yıllardır Ahlas’la olacak dövüşlerinin hayalini kuruyordum. “

Mirza “Sapık mısın Nil? Neden milletin dövüşmesini uyumadan önce hayal ediyorsun?”

Akif’e baktığımda o da bana bakıyordu. Aklıma yavaş yavaş gelen anılarla dudaklarım aralandı.

“Saklandığımda alarmımı duyan sendin.”

Yaşadığım şokların üstüne bu da gelirken bu kadarının bünyeme fazla olduğunu hissediyordum.

Akif “Devam et.” dediğinde anladıklarımı söylememi istiyordu.

“Beni Zarisa sandığın için askerlerin eline vermedin, çünkü bu aleyhinize olur. Sonra Ahlas’a haber verip, beni takip ettirdin ki beni siz alabilesiniz.”

“Şaşırtmıyorsun.”

Kafama takılan o soruyu yönelttim.

“İyi de sen Türk değil misin, o askerlerin içinde ne işin var?”

Hazel “İstersen önüne dosya getireyim Vira, daha çok bizim hakkımızda bilgi sahibi olursun.” dediğinde yüzümü buruşturdum.

“Ben sizin ne düşmanınız ne de aradığınız Zarisa’yım. En azından bu kanıtlanana kadar bana terör muamelesi yapmasanız?”

Hazel’in kaşları yukarıya kalktı.

“Karşımda terör damgası yediği için ağlamak üzere olan Zarisa gerçek mi?”

Ayaz konuştuğunda ona baktım. O da Hazel gibi şaşırmıştı.

“Normalde eğlenirim ama bu hali zevk vermiyor lan.”

Ahlas “Siz iflah olmazsınız.” der gibi başını salladığında ben de dahil herkes ona baktı.

Ahlas “Didişmeyi kesin de malzemeleri getirin.” dediğinde Hazel başını sallayarak gitti.

Akif “Aklıma gelen şeyin olmasından korkuyorum.” Dediğinde Ahlas derin nefes alarak Akif’e katıldı. “Ben de kardeşim” dedi.

Akıllarına gelen şey neydi bilmiyorum ama çokta umrumda değildi. Tek istediğim şey bir an önce Ilgın olduğum kanıtlanması.

Bir süre sonra Hazel elinde anlamadığım malzemelerle gelince önümde durdu. Zincirli kolumu kendine hızla çektiğinde elektrik çarpmıştı. Acıyla inlediğimde bir anlık bana baksa da kısa sürmüştü. Turnikeyi koluma takıp, damarımı işaret parmağıyla aramaya başladı. Zamanında doktorumun dediği aklıma geldiğinde çoktan damarı bulmuştu.

“Damarım ince ve kan derinden geliyor.”

Hazel bana bakmadan iğnenin arkasına tüp taktı. Dolan kanı birlikte izlerken “Zarisa’nın da öyle.” dedi. Aklımdan ikiz düşünceleri geçiyordu ama bu kadarı da fazlaydı. İkimiz de her yönden aynıydık, artık huylarımızı ve dış görünüşü geçmiştim. Kızla damarlarımız aynıydı.

Hazel tüpü doldurduktan sonra iğneyle birlikte çıkarttı. Elinde ki mürekkebi açtığında bana uzattı, yüzüme bakarak “Beni uğraştırmadan yapmak ister misin Vira?” dedi. Başımı salladığımda baş parmağımı yavaşça mürekkebe bastırıp, diğer eliyle uzattığı kağıda bastım. Kağıtta parmak izim çıktığında geri çektim. O da çöktüğü yerden kalkıp diğerlerine döndü.

“Ben işimin başına dönüyorum.” dedi.

Ahlas ve Akif tamam anlamında başını salladığında başkandan sonra sözü geçen kişi onlardı sanırım. Diğerleri de dağılmaya başladığında başımda sadece Ahlas ve Akif dikiliyordu. Hepsi bir köşeye dağıldığında ikisine baktım.

Ahlas her zamanki gibi bana bakarken Akif’te anlamadığım bir sıcaklık vardı. Bakışlarında şefkat vardı ve bu beni ürkütüyordu. Söze ilk giren Akif oldu.

“Zarisa değilsen ne yapmayı düşünüyorsun?”

Bu soru beni şaşırtmıştı. Zarisa olmadığıma inanmış mıydı?

“Eğer buraya gelmezsem askeriyeye gidiyordum, beni oraya bırakabilirsiniz.”

Ahlas’ın tek kaşı yukarı kalktığında ben de onu taklit edip dik dik bakmaya başladım. Bu adam neden bu kadar kasıntı davranıyordu?

Ahlas “Neden askeriyeye gidiyordun?” dediğinde derin nefes aldım.

“Asker olmak için.”

“Elinde dandik bir çakıyla mı?”

Babamın çakısına dandik dediği için sinirlenmeye başlamıştım.

Ahlas bana yaklaşmaya başladı.

“Ayakkabının içine çakı saklamak baya acemice, eğer Zarisa görseydi seni o sandığımız için delirirdi.”

Gözlerimi kısıldığında gittikçe bana yaklaşıyordu.

“Zarisa olmadığımı anladıysan bıraksana beni.”

Dilini damağına vurup, “Cık.” sesi çıkardı.

“Zarisa yoksa ikizi var, ikinizin de soyunu sopunu-”

Sinirle sözünü kestim.

“Ben Türküm asker, sen ne düşünürsen düşün bu böyle.”

“Öyle mi?”

Başımı iki yana sallayarak “Senin öyle düşünmemen benim damarımdaki asil kanı değiştirmez.” dedim.

Akif’in güldüğünü duyunca hala bana yaklaşan Ahlas’ı umursamadan ona baktım.

“O olmadığına emin olsam da çok garip.”

Ahlas dibime girdiğine alttan ona baktım.

“Ne yapıyorsun?”

“Hesap mı vereceğim?” dediğinde gözlerimi devirdim.

“Şu kasıntı hallerin beni germiyor Ahlas, kes artık.”

Mimik oynatmadan bana bakıyordu ruh hastası.

“Dua et Vira, dua et ki istediğin gibi çıksın.”

Artık Vira ve Zarisa adından sıkılmıştım.

“Ilgın benim adım. Ilgın adıyla sorunun varsa Gökçe de diyebilirsin.”

“Detaylara takılma, ne de olsa seni ezmem Zarisa’yı ezmemden farksız değil.”

Zarisa’nın ne yaptığını bilmiyordum, bu yüzden korumak istemiyordum ama sinirlenmeye başlıyordum.

“İkizi bile olsa böyle aşağıda olması seni tatmin ediyorsa durum tam tersi sanki.”

Dudakları iki yana kıvrıldığında şu an gözleri çok tehlikeli bakıyordu.

“Geldiğinden beri aptalca kurduğun tek cümle bu değil lakin bu dediğin bile kelleni almam için yeterli.”

Üzerime doğru eğilmeye başladığında olduğum yere sindim. Yüzüyle yüzüm arasında boşluk bıraktığında nefesi yüzümün her yerine ilişiyordu.

“Unutma Ilgın, bu dediğinin kendi kendine altında ezileceksin.”

Gerginlikten dudağımı dişlediğimde gözü anlık oraya kaymıştı fakat sonra tekrar gözüme döndü. Bir anlık cesaretle kafa atsam ne olurdu?

“Zarisa çıkmadığımda yüzünün alacağı şekli keyifle izleyeceğim.”

“Ne kadar ucuz zevklerin var.”

Bileğimin acısını umursamadan elimi yumruk yapıp, yüzüne doğru hızla vurmaya çalıştım. Sağ elim olduğu için onun kadar hızlı hareket edememiştim. Elektrik dalgası bileğimi yakarken Ahlas ona atacağım yumruğu çoktan yakalamıştı. Elimi başımın üstünden duvara sabitlerken. Diğer elimi de hızla kavrayıp, sabitledi. Hızlı davranması yüzünden canım yanmıştı ama en azından içimde kalmamıştı. Yüzünü Yüzüme yaklaştırıp, başını yana eğdi.

“Benimle başa çıkamazsın, eğer az daha kaşınırsan bunu bir meydan okuma olarak algılayacağım.”

Egosuna güldüğümde o ciddiyetle bana bakıyordu.

“Bitti mi Ahlas?”

“Daha buna yalvarmak için erken Vira.” diyerek çekildi. Sanki yalvardık, havaya bak ya. Akif ne ara gitti bilmiyorum ama odada görünmüyordu. Ahlas da bir kere arkasına bakmadan yürümeye başladığında “Of.” çektim.

Kader beni nereye sürüklemişti?

**

Karnıma saplanan acıyla yüzümü buruşturdum. Yediğim darbe tazeydi, uyumaya çalışsam da ara ara ağrı giriyordu ve beni rüyalarımdan alıyordu.

“Yerini mi yadırgadın çakma Zarisa?”

Mirza’nın sesini duymamla gözümü açtım. Karşımda biraz uzakta ki sandalyelerde herkes oturmuş, aynı dosyadan ellerinde inceleme yapıyorlardı. Ortadaki masada defterimi görünce kaşlarım çatıldı.

En başta oturan başkan bana baktığında ben de yorgun gözlerle ona baktım.

“Ilgın Gökçe Baysel.”

Düşünüyor gibi ismimi söylediğinde vücudumun terlediğini hissediyordum ama gerginlikten değildi. Garip bir terlemeydi.

“20 Yaşında, Silah Sanayi Teknikerliği 3. sınıf. Zamanında dövüş sporlarında Türkiye 1.’si olmuşsun, şaşırttın doğrusu. Daha bebekken aileye evlatlık gitmişsin ama kimsenin haberi yok belli ki.”

Evlatlık olduğumu duyduğumda şaşkınlıktan dudaklarım aralanmıştı. Duyduklarımın şokunu yaşarken midemde bulantı boğazıma doğru yola çıkmıştı.

Nil “Zarisa’nın neden bu kadar gizemli olduğu ortaya çıktı, meğersem o da evlatlıkmış.”

Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp çatallamış sesimle konuştum.

“O kız ikizim mi?”

Yan tarafımda birini hissettiğimde başımı yana çevirdim. Ahlas’ı görmemle şaşırmıştım fakat tepki verecek halim yoktu. Kanım çekiliyor gibi hissediyordum. Ahlas yanıma çöküp, elinin tersini anlıma bastırdı. Soğuk eli anlıma değdiğinde rahatlama hissiyle gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapattığım gibi oturduğum yerde dengemi kuramamıştım. Yere yığılacağım zaman birinin çevik hareketiyle çekilmiştim. Bu kişinin Ahlas olduğunu düşünüyordum. Sertçe bir göğüse çarptığımda burnuma erkeksi bir lavanta kokusu dolu. Sonunda güvende hissediyordum. Yanaklarımda birinin elini, kafamda birilerinin sesine rastlasam da bir şey anlamıyordum. Bilincim yavaş yavaş kapanırken kendimi karanlığa teslim ettim.

Alpar Ahlas Karay’ın ağzından

Beti benzi atmış kızı görünce bir şeyler olduğunu anlamıştım ama bir anda kucağıma bayılmasını beklemiyordum. Hazel doktorumuz olduğu için hemen müdahale etmiş, temiz bir odaya almıştık. İlk başta Zarisa sandığımız kız ikizi çıkmıştı ve örgütün hepsi öğrendiği gerçekle bozguna uğramıştı. Zarisa’dan hiçbir farkı yoktu. En ince kıvrımına kadar birbirlerinin kopyası olmaları beni şaşırtıyordu. Yatakta solmuş bir şekilde yatan Ilgın da gözlerimi gezdirdim. Ilgın Gökçe Baysel, bu kız Türk’tü. İkiziyle başka ülkelerine düşme sebepleri sırrını koruyordu.

Vatanına bağlı biri olduğunu göstermekten korkmuyor, aksine gururla bağırıyordu. Aklıma dedikleri gelince hoşnutça gülümsedim. Odanın kapısı açılınca gördüğüm başkanla ayağı kalktım. Önce Ilgın’a, sonra bana baktı.

“Oğlum nasıl durumu?”

“Karnına aldığı darbeye vücudu dayanamamış, Hazel halletti.”

Yanıma yaklaşıp, kanepeye oturdu. Ben de yanına oturduğumda karşımızda yatakta uyuyan Ilgın’ı izlemeye başladık.

“Bu kız nasıl bir illet, kendi olmasa ikizi çıkıyor.”

Dediğine katılıyordum. Zarisa Ülkesindeki tüm askerleri ezip geçen, çoğu girdiği polimiyede kazanan birisiydi. Sadece bir dalda değil, çoğu kalıpta en iyisiydi. Tıp okumamasına rağmen bütün işlevlerini biliyordu, ana dalı nişancılık olmasa da kimse nişancılıkta üstüne tanımazdı. Bunlar sadece birkaç tanesi. 3 yıl önce Türkiye’ye ajan olarak gelmişti fakat bir süre sonra kimse ondan haber alamadı. Her yere karış karış bakılsa de ne kendi Ülke’si, ne Türkiye ona rastladı. Savaştan sonra bulduğumuzu sansak da yanılmıştık. Karşımıza çıkan kişi gizli ikiziymiş.

“Kız aptal birine benzemiyor.”

Başkanın dediğime gülümsediğini işitince ben de gülümsedim.

“Kız askeriyeye gitmek istiyor mu Ahlas?”

Konunun nereye geleceğini anlayınca başkana döndüm. O da bana baktığında sözü ben devraldım.

“Aramıza mı karışsın baba?”

Ona iş zamanı baba demezdim o da buna şaşırmıştı.

“Kız Zarisa’nın aynısı, kabul ederse aklımda planlarım vardır evlat.”

Aklından geçen planları tahmin etmek zor değildi.

*

Ilgın Gökçe Baysel’in ağzından

Gözlerim yavaş yavaş açılırken başımda Hazel vardı. Ateş ölçeri anlıma tutup baktığında bana gülümsedi. Hazel bana gülümsemiş miydi? Ne düşündüğümü anlamış gibi tebessümü buruk bir hal aldı.

“Bakma bana öyle, seni Zarisa sandığım için öyle davrandım.”

Yutkunduğumda odayı incelemeye başladım. Sert zeminde değil de beyaz bir yatakta yatıyordum. Karşımda ki kanepede Mirza, Ayaz ve Akif oturuyordu.

Mirza “Nasıl oldun Ilgın’cığım?”

Ayaz, Mirza’ya bakıp “Yormasana kızı.” dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Mirza hayret eder gibi Ayaz’a baktı

.

“Ilgın’la olan arkadaşlığımı kıskanmasana. Günaydın öpücüğü vermedim diye ne bu tripler?”

Ayaz’ın ağzından bir küfür kaçtığında Hazel kendini tutmayıp güldü. Mirza Ayaz ayaklanır ayaklanmaz kalkıp, kaçarak odadan çıktı. Ayaz peşinden giderken bir yandan da sövüyordu.

“Mirza bu sefer öldürdüm oğlum sen, aldığın nefesin ben-”

Mirza’nın bağırış sesi odayı doldurunca ben de gülmüştüm.

“Küfür etme lan, senin gibi narin bir adama yakışıyor mu?”

Akif de gülüşümüze katıldığında “Bu sefer bitti.” dedi.

Başka birinin daha sesi geldiğinde kaşlarım çatıldı, daha önce sesini duymadığım biriydi. Hazel elindeki ateş ölçeri hızla bırakıp hevesle bana baktı.

“Altemur geldi, kendini iyi hissediyorsan içeri gidelim mi?”

Hevesi beni gülümsetirken Altemur’u merak etmiştim. Bu yüzden “Olur.” diyerek ayaklandım. Hazel bana yardım ederken koluma girmiş, bana giymem için terlik uzatmıştı. Ona teşekkür ettiğimde üstümdeki temiz kıyafetlere gözüm takıldı. Hazel içeri yürürken bana kısaca açıklama yaptı.

“Temiz kıyafetlerimden verdim sana, ortalık gidip alacak halde değildi. Merak etme, ben değiştirdim üstünü.”

Ona kısaca teşekkür ettiğimde içeri geçmiştik. Kalıplı ve uzun boylu adam görüş açıma girdiğinde Akif ve Ahlas’la konuşuyordu. Elindeki dürbünlü silahı dik bir şekilde başını yere koymuş, diğer uç kısmını da eliyle tutarken konuşuyordu.

“2 terörist patlatıp geldim beyler, onlar için zorlu bir süreçti.”

Akif “Bu sefer geciktin, hayırdır? “ dediğinde Hazel gülmüştü. Bizi fark eden Ahlas direkt bana dikmişti gözlerini. Baştan aşağı beni süzdüğünde yerimde kıpırdandım. Gözlerini bir an bile çekmezken yanlarına ulaştık. Söze ilk giren Hazel oldu.

“Öldün sandık.”

Altemur muzipçe gülümseyip, Hazel’i süzdü.

“Korktun mu doktor?”

“Buna sen bile inanmadın.”

“He gülüm, ben de seni özledim.”

Hazel bir şey demeyip gülümsediğinde Altemur bana döndü. Yüzündeki gülümseme anında silinirken yerini sinirli bir hal aldı.

“Bu mu Zarisa?”

Mirza da yanımıza geldiğinde Altemur’u cevapladı.

“Ne Zarisa’sı çakma o.”

“Çakması da yeter öldürmeme.”

Hazel de onun gibi ciddileşti.

“Saçmalama kız Türk, hiçbir şeyden haberi yok.”

Altemur ters bakışlarını üstümden çekmezken rahatsız olmaya başlıyordum.

“Gülüm bu bildiğin Zarisa. Ahlas izin ver patlatayım kafasını.”

Ahlas elini Altemur’un omzuna attı.

“Kendine gel, kız Zarisa değil.”

“Eminiz?”

“Ne zaman emin olmadan iş yaptım?”

Altemur derin nefes alarak gözünü benden çekti.

Akif “Başkanı daha fazla bekletmeyelim.” Dediğinde Altemu beni göstererek konuştu.

“Bu kızda mı geliyor?”

Tamam, sanırım gerçekten artık konuşmam gerekiyordu.

“Uzatmaya lüzum yok, ben Zarisa değilken bana tavır koyman çocukça.”

Altemur keskin bakışlarını bana çevirirken silahın ucunu sıkmaktan parmak boğumları beyazlamıştı.

“Beni zorlama, canını almam 2 saniye sürmez.”

“Buna rağmen gerilen ben değil, sensin.”

Ahlas “Yaptığınız tartışmayı kesin ve yürüyün.” dedi.

Bölüm sonu

5 yorum