İçeriğe geç

KUT: YENİDEN DOĞUŞ

Bölüm 3 · 6 dk okuma

KUT: YENİDEN DOĞUŞ

Bölüm 3

2. Bölüm: Dünün Sağırı, Bugünün Dilsizi

⊙

Dizlerimin üzerinde, gözlerimi kısarak bana kılıç tutan kişiye doğru baktım. Ortamdaki sessizliğin ağırlaşmasının ardından, karşımdaki kişi sonunda ileriye doğru bir adım daha attı. Elimdeki davul ve tokmağı alıp benden aceleyle uzaklaştırdı. Gözlerini kısıp bir şeyler söyledi ama hiçbir şey anlamamıştım. Kılıcını tekrar kınına soktuğu zaman derin bir nefes aldım; sanki omuzlarımdaki yük birden hafiflemişti.

Yanıma yaklaşıp ellerimi bağladığı sırada, karşımdaki kişinin benim yaşlarımda bir kız olduğunu ancak fark edebilmiştim. Ellerimi bağlarken yeniden anlamsız kelimeler mırıldandı ama ses tonundan sakinleştiğini hissedebiliyordum.

Sanırım şu an için güvendeyim. Beni öldürecek gibi durmuyorlar...

Beni bağladıktan sonra kız göbekli, saçlarının tepesi dökülmüş ve kirli sakallı bir adamın yanına doğru yürüdü. Adam bana baktıktan sonra sırıtıp yüksek sesle gülerek konuştu. Ne dediğini anlamadım lakin niyetinin iyi olmadığı belliydi. Kız gözlerini devirdikten sonra sanki bir kuş tüyüymüşüm gibi beni omzuna aldı. Beni taşırken yaklaştığımız ışık huzmesinin bir kervana ait olduğunu fark ettim.

Beni kafes benzeri, yük hayvanları tarafından çekilen, tahtadan yapılma bir hücreye attı. Ardından yeniden bir şeyler söyledi ve gitti. Kafesin içine göz gezdirdiğimde yalnız olmadığımı anladım; sakatlanmış birkaç adam, korkup köşeye büzülmüş kadınlar ve bir kenarda kendi halinde oturan yaşlı bir adam vardı. İçeri girdiğimi gördükleri zaman kafalarını kaldırıp bana baktılar.

Tepkileri sanki vahşi bir kaplan görmüşler gibiydi; yaşlı adamın yüzü tüm kanı çekilmişçesine beyazladı. Kadınlar ise dışarıya doğru avazları çıktığı kadar bağırdı ancak hiçbir karşılık alamadılar. Kapıya yakın köşeye oturduğumda diğer herkes benden en uzak noktaya pıstı. Ne yazık ki nasıl tepki verdiklerini umursayabilecek durumda değildim. Kapalı ortamın verdiği hisle, baygınlık ve uyku arasında bir halde kendimi duvara bıraktım.

Günün yavaşça doğduğunu ve tenimi ısıttığını hissettim. Bileklerimdeki düğümler gayet ayarındaydı; sıkıydı ama kan akışımı kesmemişti. Etrafıma bakındığımda kervanın yavaşça durup mola verdiğini anladım. Önüme bir parça ekmek ve bir tas su koydukları zaman başımı hafifçe eğdim.

Sanırım teşekkür etmenin beden dili her yerde aynı...

Ekmekten büyük bir ısırık aldım. Tadı normal buğday ekmeğine kesinlikle benzemiyordu; sertti, çiğnenmesi zordu ve tatsızdı. Suyumdan bir yudum aldım. Yutkunurken boğazımda bir ağrı hissedip duraksadım; sanki tenim yanmış gibi bir acı vardı.

Sanırım şu an esir durumundayım... Muhtemelen kölelerin yanındayım. Gerçekten nasıl bir yerdeyim ben? Ve bu insanlar neden bana bir öcü gibi bakıyor?

Yemek bittikten sonra kapı sert bir şekilde açıldı. Kısa boylu, kısık gözlü ve esmer bir adam elinde kamçı benzeri bir alet tutuyordu. Kamçıyı sıkarken dişlerinin arasından tıslayarak konuştu:

– İniğemey neritib sekreh... Enirelverög...

Bana doğru dönüp başıyla işaret etti:

– Nes... İney neleg... İneb pıkat te...

Ne dediği hakkında bir fikrim yoktu ama beden dili ve ses tonundan onu takip etmemi istediğini anlamıştım. Hücrenin içine eski, yırtık kıyafetler fırlattı. Üstümü hızlıca değiştirip kaşındıran o şaman kıyafetinden kurtuldum.

Hücreden çıkıp adamı takip etmeye başladım. Kervanın arkasındaki binek hayvanı sürüsüne yaklaştık. Adam eline bir kaşağı alıp yük beygirlerinden birini taradı. Kaşağıyı bana uzatıp kafasıyla atı gösterdi:

– Nunub ıda ley... Ediyi arat...

Sessizce kaşağıyı alıp atları taramaya başladım. Oldukça sağlıklı görünen, iri atlardı; diğerleri gibi sandık veya malzeme taşımıyorlardı. Taramaya devam ederken düşüncelere daldım.

Şu an elime geçebilecek en sakin zamanlardayım muhtemelen. Öncelikle sakin olmam gerek. Görünüşe bakılırsa çok da gelişmemiş bir yerdeyim; aksi halde kervanla ticaret yapıyor olamazlardı. Üstelik kıyafetleri de eski çağlardakilere benziyor... Bekle bir saniye.

Gözlerimi kıstım.

Kervanla ticaret, eski kıyafetler, silah olarak kılıç ve anlayamadığım bir dil... Gerçekten neredeyim ben?

Atın sağ tarafına geçip taramaya devam ettim.

Bilmediğim bir yer olduğu kesin. O hâlde bir plan yapmalıyım, köle olmak istemiyorum. Öncelikle dillerini öğrenmem gerek; konuştukları dili bilmeden kaçarsam hiçbir işe yaramaz. Bir ticaret kervanında olduğuma göre, ellerindeki malları satmak için elbet bir şehre gitmek zorundalar.

Atı taramayı sürdürdüm; tüyleri ipek bir halı gibi hissettiriyordu. Göz ucuyla kervanı süzdüm.

Plan belli: Bir sonraki şehre varana kadar dillerini öğrenmeli ve bir kaçış planı yapmalıyım.

Gün içinde su taşımak, yemek dağıtmak, develerdeki yükleri aktarmak gibi birçok farklı iş yaptım. Beni bıraktıkları kafese geri döndüğümde vücudumdaki her bir kemik sızlıyordu.

Düşündüğümden çok daha yorucu çıktı... Ama bu kadar çalışmak aslında iyi bir şey; vücudumun toparlanmasını sağlayacaktır. Başka türlü bu halde nasıl dayanabilirim ki?

Kafesin içindeki yaşlı adama doğru baktım. Beni ilk gördüğü ana kıyasla korkusu biraz hafiflemiş gibiydi. Uzaktan başımla selam verdim.

Dili öğrenmek istiyorsam konuşmak zorundayım.

Yaşlı adama dönerek sessizliği bozdum:

– Nes. En... En ıda?

Sabah adamın söylediği buna benzer bir şeydi. Yanlış tahmin etmiyorsam az önce adını sormuştum.

Adam yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde hiçbir fer kalmamışken ağzından fısıltı halinde kelimeler döküldü:

– Rene... En sen idan?...

Ben iletişim kurabilmiş olmanın sevincini yaşayamadan adam yeniden konuştu:

– Nes... Nes rib mak nısım?...

Soruyu duyduğum anda gözlerimi kıstım. Sonunda dillerinin mantığını çözebilmiştim. Gün içindeki koşuşturma olmadan, sakin bir kafayla düşününce durum aslında çok basitti: Tamamen farklı bir dil konuşmuyorlardı, yalnızca kelimeleri tersten söylüyorlardı.

Başımı kaldırıp kelimeleri zihnimde tersyüz ederek fısıldadım:

– Mıda zuğO... Mat karalo makım... diyemem. Kamları... biliyor musun?

Sorumun ardından, sanki saçma bir şaka yapmışım gibi adam anlamsız gözlerle bana baktı. Ciddi olduğumu anlayınca derin bir iç çekti. Kelimeleri hızlı telaffuz ettiği için dudaklarından dökülenleri tam olarak seçemedim:

– İibat ik muroyilib, küçükey ralabab elib kamların en radak tehlikeli nuğudlo rilib. İçreg uş med tüngürün ednile liğed, ignahreh rib elnit nığab yok ibig... İhas tehlikeli misin?... Muroyimlib... Atşab senin inığıdnalroç mütşümnüşüd...

Kelimelerin arasından yakalayabildiğim kadarıyla kamları biliyor, onların tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Ancak şu an elimde bir "tüngür" olmadığı için tehdit oluşturmadığıma kanaat getirmişti. Farklı kaynaklarda şaman davuluna tüngür dendiğini hatırlıyordum...

Bu sözlerin ardından adam sırtını dönüp sessizliğe gömüldü. Kısa bir süre sonra hücrenin içinde sadece yorgun horlama sesleri duyuluyordu.

Kollarımdaki su kovalarını yere bıraktım. Elimin tersiyle alnımdaki boncuk boncuk terleri sildim. Kovadaki suyun aksinden yüzüme baktım.

Yanlış saymadıysam kervana katılalı üç gün oldu... Dediklerinin çoğunu anlayabiliyorum artık.

İlk gün beni bağlayan kızın bakışlarını üzerimde hissedince hafifçe irkildim. Göz ucuyla ona baktım. İlk andan beri özellikle beni izlediğini hissediyordum; gözü sürekli üzerimdeydi ama asla yaklaşıp konuşmuyordu. Diğer kölelere karşı böyle bir teyakkuzda olduklarını hiç görmemiştim.

Kovaları tekrar kaldırıp yürümeye başladım. Güneş tüm bozkırı kavuruyor, hava her geçen gün daha da ısınıyordu. Suları hayvanların önündeki teknelere boşalttım.

Hâlâ suyu nereden temin ettiklerini çözebilmiş değilim... Eski çağlarda suyu yanlarında taşırlardı elbette ama bu kervanda öyle devasa bir fıçı kafilesi yok. Sadece orta boy bir su deposu var; o da bunca hayvana ve insana kesinlikle yetmez.

Kovaları doldurmak için depoya doğru yöneldim. Kazanın başında toplanmış kalabalığı görünce aralarına karıştım. Üstündeki yırtık pırtık kumaşlardan benim gibi bir köle olduğunu anladığım adama doğru eğilip sordum:

– Ne oluyor? Bu kalabalık ne?

Adam yüzünü bana dönmeden depoya bakarak fısıldadı:

– Su... Tükendi... Doldurmalarını bekliyoruz...

Ağır ve heceleyerek konuştuğu için ne dediğini tamamen kavramıştım. Beynim sesleri tersinden duymaya artık iyice alışıyordu. Şaşkınlıkla kafamı depoya çevirdim.

Bekle... Doldurmalarını mı bekliyoruz? Bozkırın orta yerinde suyu nasıl dolduracaklar ki?

Düşüncelerim henüz netleşmeden, su deposuna doğru şaman cübbeleri giyinmiş, ellerinde davullarla beş kişi yaklaştı. Davullara senkronize vuruşlarla vurarak deponun etrafında dönmeye başladılar. Hareketleri son derece akıcı ve yumuşaktı; adeta akan bir nehri andırıyorlardı.

Bir süre bu ritimle döndükten sonra hepsi aynı anda tokmaklarını havaya kaldırdı ve davulları doğrudan deponun ağzına doğru tutup vuruşlarını hızlandırdı. Birkaç saniye içinde tokmakların havada kesiştiği noktada hava ağırlaşmaya, basınç dayanılmaz bir hal almaya başladı.

B-bekle... Bu gerçek mi? Böyle bir şey mümkün olamaz!

Hayretle gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu, ciğerlerime çektiğim nefes boğazımda tıkandı. Davulların kesiştiği o boşluktan depoya doğru şelale gibi gürül gürül su boşalmaya başladı.

Akış bir süre devam etti ve ritim bıçak gibi kesildiğinde ritüel durdu. Koskoca depo iki dakika gibi akılalmaz bir sürede ağzına kadar dolmuştu.

Kovayı tutan parmaklarımı sıktım; tırnaklarımın etime battığını hissediyordum. Hayır, bu kesinlikle bir rüya değildi.

Zorlukla titreyen çenemi araladım; sesim güçsüz ve çatallı çıktı:

– Tam olarak neredeyim ben?...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.