İçeriğe geç

Kusursuz Yalan

Bölüm 2 · 21 dk okuma

Kusursuz Yalan

Bölüm 2

Yeni Başlangıç

Hayatımın ikiye ayrıldığı günü unutmadım. İnsanlar zamanın her şeyi unutturduğunu söyler. Bana kalırsa zaman, hiçbir şeyi unutturmuyor. Sadece yaşanan acıyla yaşamayı öğretiyor. O gecenin üzerinden tam bir yıl geçti. Bir yıl… Üç yüz altmış beş gün. Ama ne zaman gözlerimi kapatsam aynı sesleri duyuyorum. Yağmurun cama vuruşunu… Fren sesini… Annemin çığlığını… Sonra her şey sessizliğe gömülüyor.

Gözlerimi bir anda açtım.Nefesim düzensizdi. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Birkaç saniye boyunca tavana bakakaldım. Odamın beyaz tavanı, gri sabah ışığıyla aydınlanıyordu. Yine aynı rüya… Aslında rüya bile değildi. Hatırlayabildiğim tek anı buydu. Gerisi karanlıktı. Yatağımın kenarına oturup yüzümü avuçlarımın arasına aldım. Parmak uçlarım titriyordu. “Geçti…” diye fısıldadım kendime ama geçmediğini ikimiz de biliyorduk. Komodinin üzerindeki saate uzandım. 07.08 Telefonumu elime aldığımda ekran otomatik olarak açıldı. Kilit ekranındaki fotoğrafa uzun uzun baktım. Annem… Babam… Ve ben. Üçümüz sahilde gülümsüyorduk. Fotoğraf çekildiğinde hayat bu kadar zor değildi. Annem saçlarımı dağıtmaya çalışıyor, babam da kameraya bakmak yerine anneme bakıyordu. O fotoğrafa her baktığımda boğazım düğümleniyordu. Telefonu yavaşça kapattım. Ağlamayacaktım. Bugün değil. Bugün yeni okulumun ilk günüydü. Belki de gerçekten yeniden başlayabilirdim. Kapım hafifçe çalındı.“Lina?” Halamın sesi duyuldu. “Uyanık mısın?” “Evet.” Kapı açıldı. Hale içeri girdiğinde elinde ütülenmiş okul üniformam vardı. Her zamanki gibi şık görünüyordu. Kahverengi saçlarını ensesinde toplamış, üzerine açık bej bir gömlek giymişti. Bana baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra hafifçe gülümsedi “Uyuyamadın yine.” Bu soru değildi. Bir tespitti.“Biraz.” “Biraz dediğin kaç saat?” Omuz silktim. “Bilmiyorum.” “Lina.” “İki saat falan.” Derin bir nefes verdi. “Böyle devam edemezsin.” “Biliyorum… ama deniyorum.” Sesim sandığımdan daha yorgun çıkmıştı. Hale yatağın kenarına oturdu. Elini elimin üzerine koydu. “Bugün zor geçebilir.” “Biliyorum.” “Ama yalnız değilsin.” Başımı kaldırıp ona baktım. Kazadan sonra bana bunu en çok söyleyen kişiydi. Yalnız değilsin. Oysa insan bazen kalabalığın içinde bile yapayalnız hissedebiliyordu. “Teşekkür ederim.” Hafifçe saçlarımı okşadı. “Haydi yeni okuluna geç kalma.” Odadan çıktıktan sonra birkaç dakika daha öylece oturdum. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Sebebini bilmiyordum. Sadece bugün kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Uzun sarı saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Yeşil gözlerimin altındaki morlukları kapatmak için ince bir kapatıcı sürdüm ama pek işe yaramadı. Kirpiklerimi kıvırıp maskara ve biraz allık sürüp yüzüme renk getirmek istiyordum, dudaklarıma sürdüğüm parlatıcıyla makyajımı bitirdim. Son zamanlarda makyaj yapmayı bile unutmuştum. Eskiden annemle birlikte hazırlanırdık.Dolabımı açıp okul üniformamı çıkardım. Beyaz gömlek. Lacivert blazer. Siyah pileli etek. Üniformayı giydikten sonra aynaya tekrar baktım. Karşımdaki kişi bendim. Ama aynı zamanda değildim. Bir yıl önceki Lina gülümsemeyi bilirdi. Şimdiki Lina ise sadece güçlü görünmeye çalışıyordu. Telefonumu cebime koyup aşağı indim. Mutfaktan yayılan taze çay kokusu tüm evi sarmıştı.Hale çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Masada beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık ve yeni alınmış sıcak ekmek vardı. Eskiden üç kişilik hazırlanan soframız artık iki kişilikti. Yine de masanın bir köşesi hep boş kalıyordu. Kimse oraya oturmuyordu. Belki de ikimiz de hâlâ onların geri döneceğine inanmak istiyorduk. “Günaydın.” dedim sandalyeye otururken. “Günaydın.” Çayımdan bir yudum aldım. Sessizlik ikimize de yabancı değildi. Sonunda Hale konuştu. “Heyecanlı mısın?”“Sanmıyorum.” “Korkuyor musun?” Bir süre düşündüm. “Yeni okuldan değil.” “Peki neden?” Derin bir nefes aldım. “Bazen…” dedim yavaşça. “…kendime güvenemiyorum.” Hale kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?” “Bazen bazı anılar görüyorum. Rüya gibi. Ama rüya olmadıklarını hissediyorum. Sonra gerçekten yaşanıp yaşanmadığını ayırt edemiyorum.” Hale gözlerini benden kaçırdı.“Doktor bunun normal olduğunu söylemişti.” “Biliyorum ama ya normal değilse?” Bu kez cevap vermedi.Masanın üzerinde duran fincanına baktı.İlk defa, onun da bir şeylerden korktuğunu hissettim. O an bunu anlamlandıramadım. Ama ileride öğrenecektim. Hale’nin sustuğu her şey… Beni korumak için değildi. Ya da ben kafayı yiyordum…

Evden çıktığımda İstanbul’un o meşhur sabah telaşı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bana Bodrum’u özletti. Gri bulutlar, şehrin silüetini kapatmış, martı sesleri korna seslerine karışmıştı. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu; ben ise nereye ait olduğumu bile bilmeden bu akıntıya kapılmıştım. Otobüsün en arka koltuğuna oturdum. Camdan dışarıyı izlerken, insanlar birbirine çarparak geçiyordu. Kulaklıklarımı taktım ama müzik çalmadı. Sadece sessizliği duymak istedim. “Burada kimse beni tanımıyor,” diye düşündüm. “Bu, bir lütuf mu yoksa bir lanet mi?” Eski okulumdan, Işıl’dan, tüm o tanıdık yüzlerden uzaktaydım. Işıl’ın dün geceki sesli mesajı aklıma geldi; "Ne olursa olsun, sana anlatılanlara değil, hissettiklerine güven." Haklıydı, ama hissettiklerim beni sadece bir boşluğa sürüklüyordu. Okulun kapısına geldiğimde, binanın soğuk taş yapısı beni karşıladı. Etraf, pahalı arabalar ve kendine güvenen lise öğrencileriyle doluydu. Bir an için arkamı dönüp gitmek istedim ama zorla da olsa içeri girdim. Müdür yardımcısının odası, eski bir kütüphaneyi andırıyordu. Sert bakışlı bir adam, belgelerimi imzalarken bana kısa bir bakış attı. "Yeni başlangıçlar zordur, Lina. Ama burada kurallara uyarsan, geçmişini unutman daha kolay olur." Geçmişi unutmak. Herkesin dilinde aynı nakarat. Oysa geçmiş, tam da unutmaya çalıştığımızda daha çok hatırlanıyordu. Sınıfa girdiğimde dersin başlamasına birkaç dakika vardı. İçerisi sohbet eden öğrencilerin uğultusuyla doluydu. Birkaç kişi meraklı bakışlarla beni süzüp kısa süre sonra kendi konuşmalarına döndü. Yeni biri gelmişti; ilgileri ancak birkaç saniye sürmüştü. Öğretmen masasının yakınındaki sırada tek başına oturan kahverengi saçlı bir kız bana doğru döndü. Göz göze geldiğimizde sıcak bir tebessüm etti. “İlk günün mü?”

Başımı hafifçe salladım. “Evet.”

Yanındaki boş sırayı gösterdi.

“Gel, buraya otur. İlk hafta biraz yabancı hissediyorsun ama sonra alışıyorsun.” İçimdeki gerginliği belli etmemeye çalışarak yanına geçtim.

“Teşekkür ederim.”

“Ben…” Tam o sırada sınıfın kapısı hızlıca açıldı. Koridordan yükselen kahkaha sesi sınıfa dolarken dört kişilik bir grup içeri girdi. En öndeki çocuk, kumral saçlı, enerjik tavırlarıyla önündekilere konuşa konuşa yürüyordu. Sınıfa girer girmez birkaç kişiye selam verdi, birinin omzuna hafifçe vurdu. Onun rahatlığı, buraya ait olduğunu açıkça gösteriyordu. Hemen arkasında yürüyen çocuk ise tamamen farklıydı. Elleri ceketinin ceplerindeydi. Başı dimdik sadece etrafı inceliyordu, yataktan zorla kaldırılmış gibi hali vardı. arkadaşının anlattıklarına sadece başını sallıyordu. Sessizdi. Ama garip bir şekilde sınıftaki herkes onun geldiğini fark etmişti. Edebiyat öğretmeni Seçil Hanım onlardan saniyeler önce sınıftaydı zaten. Aralarındaki en hareketli çocuk öğretmene dönüp gülümsedi. “Hocam, vallahi bu sefer geç kalmamızın suçlusu ben değilim.” Sınıfın birkaç yerinden hafif gülüşmeler yükseldi. “Her sabah aynı bahaneyi dinliyoruz.” diye söylendi Seçil Hoca.

“Bu bahane değil hocam, tamamen gerçek.” Yanındaki sarı saçlı çocuk omzuna dirsek attı. “Bir gün de beni suçlama.”

“Suçlayacak biri lazım.”

“Ne kadar komiksin.”

Grubun en arkasındaki çocuk ise tek kelime etmeden en arka sıraya ilerledi. Çantasını sıranın yanına bıraktı, sandalyeyi hafifçe çekip oturdu. Parmaklarıyla masasının üzerine ritimsizce birkaç kez vurdu. Dışarıdan bakınca umursamaz görünüyordu ama gözleri, sınıfı tek tek dolaşıyordu.

Yanımdaki kız bana doğru hafifçe eğildi.

“Ben Duru, bu arada.”

Gülümsedim.

“Memnun oldum.” Duru başıyla kapıdan yeni giren grubu işaret etti.

“En önde konuşup duran Mert.” Sesinde fark edilir belirsiz bir hayranlık vardı. Bunu belli etmemeye çalışarak devam etti.“Yanındaki Berk.”

Bakışlarım Mert’in yanındaki sarı saçlı çocuğa kaydı.

“Telefonundan başını kaldırmayan siyah saçlı çocukta Deniz.”

Son olarak en arkada oturan kumral çocuğa baktı.

“Diğeri de Kaan.” İsmi söylenirken ses tonu fark edilir şekilde değişmişti.

“Buradaki çoğu kişi onu tanır.” “Niye?”

Duru omuz silkti. “Zamanla anlarsın.”

Tam o sırada öğretmen masasının önünden hafifçe öksürdü. Sınıftaki uğultu birkaç saniye daha devam etti.

“Çocuklar.” Kimse onu duymamış gibi davranıyordu. Öğretmen elindeki kalemi masaya iki kez hafifçe vurdu.

“Yerlerinize geçin lütfen.”

Mert, Berk’e bir şey söyleyip gülmeye devam edince öğretmen gözlüğünü çıkarıp ikisine baktı. “Mert.”

Mert iki elini havaya kaldırdı.

“Tamam hocam, sustum.”

“Buna gerçekten inanacağımı mı düşündün?” Sınıftan birkaç kişi kıkırdadı.

Mert omzunu silkti. “Bir umut…”

“Berk, sen de yerine.”

Berk hiçbir şey söylemeden sandalyesini çekip oturdu. Öğretmen bu kez arka sıraya baktı.

“Kaan.” En arka sıradaki çocuk başını yavaşça kaldırdı.

“Evet hocam?”

“Bugünlük bu kadar geç kalmanız yeterli.”

Kaan yüzünde belli belirsiz bir ifadeyle başını salladı. “Tekrarı olmaz.” Öğretmen buna cevap vermedi. Sınıfı son kez süzdükten sonra yoklama kâğıdını eline aldı.

“Şimdi…” Bakışları benim üzerimde durdu.

“Bugün aramıza yeni bir arkadaşımız katıldı.” Bir anda sınıftaki bütün gözler yeniden bana çevrildi. Kalbim hızlandı.

“Hoş geldin, Lina.”

“Teşekkür ederim.”

“Hazır herkes yerini almışken, seni de biraz tanıyalım.” Elim istemsizce eteğimin kenarına gitti.

“Ayağa kalkıp bize kendinden biraz bahseder misin?” Yavaşça ayağa kalktım.

Sınıfın önünde konuşmaktan hiçbir zaman hoşlanmamıştım. Bir an gözlerim sınıfın üzerinde dolaştı.

En önde meraklı bakışlar…

Yanımda beni cesaretlendirmek istercesine gülümseyen Duru…

En arkada ise sandalyesine yaslanmış, tek eliyle çenesini destekleyen Kaan…

İlk kez göz göze geldik.

Sadece bir saniyeydi.

Ama o bir saniyede, yüzündeki umursamaz ifade silindi. Kaşları hafifçe çatıldı. Sanki beni daha önce bir yerde görmüş gibiydi. Ben konuşmaya başlayamadan, bakışlarını üzerimden çekmedi. İçimdeki huzursuzluk, sebebini bilmediğim bir şekilde daha da büyüdü. Boğazımı temizledim. “Ben… Lina Arslan.”

Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.

“On yedi yaşındayım. Bir süre önce İstanbul’a taşındım.” Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum.

İnsanlar kendilerini nasıl tanıtırdı ki? En sevdikleri rengi mi söylerlerdi Hobilerinden mi bahsederlerdi? Yoksa hayatlarını değiştiren şeylerden mi? Benim anlatacaklarımın hiçbiri sınıfın ilk günü söylenecek şeyler değildi.

Kısa bir sessizlik oldu.

“Umarım hepinizle iyi anlaşırız.” Hepsi buydu. Yerime oturmak üzereyken öğretmen gülümsedi. “Teşekkür ederiz, Lina. Aramıza hoş geldin.” Tam sandalyeme oturacakken ön sıralardan bir ses yükseldi. “Hocam, nereden taşınmış?”

Soruyu soran kızın sesi yumuşaktı ama merakını gizlemiyordu.

“Bodrum’dan.” dedim. Sınıfın birkaç yerinden şaşkın mırıltılar duyuldu.

“İstanbul’u bırakıp Bodrum’a gidilir, Bodrum’dan İstanbul’a gelinmez.”

Bu kez konuşan kişi Mert’ti. Sınıfta hafif bir kahkaha yükseldi. İstemsizce gülümsedim.

“Aslında ben de aynı fikirdeyim.” Bu cevabım üzerine kahkahalar biraz daha arttı. Mert iki elini kaldırdı. “Bakın hocam, daha ilk günden ortak nokta bulduk.”Öğretmen başını iki yana salladı.“Mert, dersi kaynatmayı bırak.”

“Denedim hocam ama elimde değil.”Yanında oturan Berk derin bir iç çekti. “Bir gün normal davranmayı denesen?”

“Olmaz.”

“Neden?”

“Kariyerimi bozmak istemiyorum.” Bu kez öğretmen bile gülümsemesini gizleyemedi.

Sınıftaki gergin hava birkaç dakika içinde dağılmıştı. Ben de omuzlarımdaki yükün hafiflediğini hissettim. Tam yerime otururken…

En arka sıradan alçak bir ses geldi.

“Bodrum…”

Ses çok kısıktı.

Sanki kendi kendine söylenmiş tek bir kelimeydi. İstemsizce başımı çevirdim. Kaan, pencerenin dışına bakıyordu. Yüzündeki ifade birkaç saniye öncekiyle aynı değildi. Kaşları çatılmıştı. Sanki zihninde çok eski bir anıyı zorla hatırlamaya çalışıyordu. O an göz göze gelmedik. Ama içimde garip bir his oluştu.

Bu çocuk…

Bodrum adını neden bu kadar garipsemişti? Tam o sırada zil sesi koridorlarda yankılandı. İlk ders bitmişti. Öğrenciler yerlerinden kalkmaya başlarken Duru bana döndü. “Hadi.”

“Nereye?”

“Kantin.”

“İlk günün en önemli kuralını öğrenme vakti.”

“Ne kuralı?”

Duru hafifçe gülümsedi. “Kimin dost, kimin düşman olduğunu anlamanın en kolay yeri kantindir.”

Gülümsedim. “Akıllıca.” Duru da bana gülümseyip göz kırptı, çantamı toparlayıp birlikte sınıftan çıktık. Koridor, teneffüsün başlamasıyla birlikte insan seline dönüşmüştü. Bir yanda arkadaş grupları yüksek sesle konuşuyor, diğer yanda dolapların önünde bekleyen öğrenciler kahkahalar atıyordu. İçimde garip bir yabancılık hissi vardı. Herkes bir yere aitti. Ben ise sadece yürüyordum.

“Duru.”

“Hı?”

“Sen bu okulda kaç yıldır okuyorsun?”

“Üç.”

“O zaman herkesi tanıyorsundur.”

“Herkesi değil.” Kısa bir duraksadı. “Ama tanınanları evet.” Tam o sırada koridorun diğer ucunda küçük bir hareketlilik oluştu.

Bir grup kız yanlarından geçenlere gülümseyerek ilerliyordu. Ortadaki uzun boylu kızın koyu kahverengi saçları omuzlarına dalga dalga dökülüyordu. Kusursuz görünen makyajı, pahalı parfümünün kokusuyla birleşince çevresindekilerin dikkatini istemeden üzerine çekiyordu. Yanındaki iki kız da en az onun kadar bakımlıydı.

“Onlar kim?”

Duru bakışlarını o tarafa çevirdi. Sesinde hafif bir isteksizlik vardı. “ Boş ver çok da önemli değil.”

“Arkadaşlar mı?”

“Arkadaş denebilir.”

“Bana pek samimi gelmediler.”

“Gelmeyecekler de.”

Ben daha bir şey söyleyemeden uzun boylu kızın bakışları benim üzerimde durdu. Baştan aşağı beni süzdü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Ama bu sıcak bir gülümseme değildi. Sanki hakkımda saniyeler içinde bir karar vermişti. Bakışlarını çekip hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

“Neden öyle baktı?”

Duru derin bir nefes verdi. “Boş ver.”

“Boş verilecek gibi bakmadı.”

“Herkese öyle bakar.”

Sesindeki kararsızlık bunun doğru olmadığını ele veriyordu.

Merdivenlere yönelirken alt kattan kahkaha sesleri yükseldi. Aynı dört kişilik grup bu kez koridorda görünmüştü. Sabah sınıfa en önde giren çocuk konuşmaya devam ediyor, yanındaki sarışın çocuk ara sıra ona cevap veriyor, siyah saçlı olan ise telefonundan başını kaldırmıyordu. En arkada yürüyen Kaan ise diğerlerinden birkaç adım gerideydi. Sanki aynı grubun içindeydi ama aynı dünyanın içinde değildi. Bir anlığına başını kaldırdı. Gözleri istemsizce benim bulunduğum tarafa kaydı. Bu kez bakışları üzerimde sadece bir saniye kaldı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. istemsizce arkalarından baktım.

“Boş ver onları.” Duru’nun sesi düşüncelerimi böldü. Koluma hafifçe girerek beni de merdivenlere doğru çekti.

“Gel.”

“Nereye gidiyoruz?”

“Kantine tabii ki.” dedi heyecanla. “Hem seni arkadaşlarımla tanıştıracağım.”

“Arkadaşların mı?”

“Evet!” Gözleri heyecanla parladı. “Onları çok seveceksin. Biraz deliler ama iyi deliler.” İstemsizce gülümsedim.

“Bundan emin misin?”

“Yüzde yüz.”

Merdivenlerden inerken okulun kalabalığı gittikçe artıyordu. Alt katlardan kahkaha sesleri geliyor, öğrenciler gruplar hâlinde kantine doğru ilerliyordu. Duru bir yandan yürürken bir yandan anlatıyordu. “Bu arada sana küçük bir tüyo.”

“Hı?”

“Eğer kantindeki tost kuyruğunu görürsen sakın girme.”

“Neden?”

“Çünkü zil çalana kadar ancak sıra sana gelir.”

Gülmeden edemedim. “Bu kadar mı kötü?”

“Abartmıyorum.”

Tam o sırada Duru elini kaldırıp koridorun diğer ucuna seslendi. “Alin!” Kalabalığın arasından uzun boylu, kumral saçlı bir kız dönüp bize baktı. Yanındaki açık kahverengi saçlı kızla konuşmayı bırakıp gülümsedi. “Buradayız!” İkisi de yanımıza doğru yürümeye başladı. Yaklaştıklarında Duru heyecanla beni gösterdi. “İşte bahsettiğim kişi.” İki kızın bakışları aynı anda bana döndü.

“Bu Lina.”

Kumral olan kız ilk konuşandı. “Ben Alin.”Sesinde sıcak ama ölçülü bir ton vardı.

“Hoş geldin.”

Yanındaki kız ise gülümseyerek elini uzattı.“Ben Eylül.”

Elini sıktım. “Memnun oldum.”

“Biz de.”

Eylül yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra aniden gülümsedi. “Bu arada gözlerin gerçekten çok güzelmiş.”

Şaşırarak hafifçe gülümsedim.

“Teşekkür ederim.”

Duru kahkaha attı. “Eylül aklına geleni filtresiz söyler.”

“Ne yapayım?” dedi Eylül omuz silkerek. “Doğruysa doğru.”

Alin başını iki yana salladı. “İlk tanıştığın beş saniyede iltifat etmek zorunda değildin.”

“Neden? Kızın gözleri gerçekten güzel.”

Kendimi uzun zamandır ilk kez yabancı hissetmediğimi fark ettim.

Belki de…

Yeni bir başlangıç sandığım kadar korkutucu olmayacaktı. Tam kantine doğru yürümeye hazırlanıyorduk ki koridorun diğer ucundan yüksek topuk sesleri duyuldu. Duru’nun gülümsemesi bir anda silindi. Alin hafifçe iç çekti. Eylül ise gözlerini devirdi.

“Başlıyor…”

Kaşlarımı çattım. “Ne oluyor?”

Duru bakışlarını önümdeki koridora çevirdi.“Bakma.” Ama çok geçti. Merak edip başımı kaldırmıştım. Koridorun ortasında üç kız kendilerinden emin adımlarla bize doğru yürüyordu… Hepsi okul üniformasını giymişti ama üzerlerinde bile farklı bir hava vardı. Saçları kusursuzdu, makyajları abartısız ama özenliydi. Yanlarından geçerken etrafa yayılan hafif parfüm kokusu bile dikkat çekiyordu. Ortadaki kızın uzun koyu kahverengi saçları omuzlarından aşağı dalga dalga dökülüyordu. Mavi gözleri, karşısındaki insanı tek bakışta analiz ediyormuş gibi keskin görünüyordu. Yanındaki iki kız kendi aralarında konuşup gülüyordu. Üçü de tam önümüzden geçecekken ortadaki kızın bakışları üzerimde durdu. Baştan aşağı beni süzdü. Sadece birkaç saniye sürdü. Ne bir gülümseme vardı yüzünde ne de kötü bir ifade. Sanki zihninde benimle ilgili küçük bir not almıştı. Sonra hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Arkasındaki iki kız da ona yetişmek için hızlandı. Onlar uzaklaşınca Eylül derin bir nefes verdi. “Her zamanki gibi…”

“Kimdi onlar?” diye sordum.

Duru, cevap vermeden önce etraflarına kısa bir bakış attı. “Ortadaki Selin.”

“Yanındakiler Miray ve Zeynep.”

Alin kollarını göğsünde birleştirdi.

“Okulda tanımayan yoktur.”

“Anladım.”

Eylül alaycı bir gülümsemeyle mırıldandı.“Onlar da öyle düşünüyor zaten.”

Duru dirseğiyle Eylül’e hafifçe vurdu. “Abartma.”

“Abartmıyorum.”

“Selin aslında kimseyle durduk yere uğraşmaz.”

Alin bu kez söze karıştı. “Ama hoşlanmadığı biri olursa da bunu saklamaz.”

“Ve…” dedi Eylül.

“…istediğini elde etmeye alışmıştır.”

Konuyu daha fazla uzatmadılar.

Sanki bu isim okulda fazla yüksek sesle söylenmemesi gereken bir isimdi. Ben de üzerinde durmadım. Sonuçta daha ilk günümdü. Kimse hakkında peşin hüküm vermek istemiyordum. Duru yeniden neşeli hâline dönerek koluma girdi.

“Tamam! Şimdi gerçekten kantine gidiyoruz.”

“Evet, bu kez söz.”

Merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Tam kantinin girişine yaklaştığımız sırada içeriden yüksek bir kahkaha yükseldi.

“Yemin ederim sen iflah olmazsın!”

Ardından başka bir erkek sesi duyuldu.

“Suç bende değil!”

Eylül hafifçe gülümsedi. “Onlar yine başlamış.”

“Kim?”

Duru gözlerini devirerek cevap verdi. “Az önce sınıfta gördüğün dört kişilik ekip.”

Alin başını iki yana salladı. “Özellikle biri var ki…”

Sözünü tamamlamadı. Ben istemsizce kantinin içine baktım. Kalabalığın arasında tanıdık yüzler seçiliyordu. Sabah sınıfa en son giren o kumral çocuk…

Kaan.

Elinde su şişesiyle arkadaşlarını dinliyor, ara sıra kısa cevaplar veriyordu.

Diğerleri konuşuyor, gülüyor, şakalaşıyordu.

O ise sadece dinliyordu. Bir an başını kaldırdı. Bakışlarımız saniyelik de olsa kesişti. Bu kez gözlerini hemen kaçırmadı.

Yüzündeki ifade değişmedi.

Ama sanki…

Beni gerçekten tanımaya çalışıyormuş gibi baktı. Nedense içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu.

Bu, meraktan çok… Tanıdık gelen bir histi.

Ve bunun nedenini bilmiyordum. Bakışlarımı ilk çeviren ben oldum. “Gel.” dedi Duru, kolumdan hafifçe çekerek. “Boş masa bulmadan oturalım.” Başımı sallayıp onun peşinden yürüdüm. Kantin beklediğimden çok daha kalabalıktı. Kasanın önünde uzun bir sıra oluşmuştu. Masaların neredeyse tamamı doluydu. Koridorlardan gelen öğrenciler hâlâ içeri girmeye devam ediyordu.

“Ben bir şeyler alıp geleyim.” dedi Eylül.

“Ben de geliyorum.” diye ekledi Alin.

Duru bana dönüp gülümsedi. “Sen otur, biz hemen geliriz.”

Masanın kenarındaki sandalyeye oturdum. Çantamı yanıma bıraktım. İlk gün olmasının verdiği yabancılık hissi hâlâ üzerimdeydi. Etrafımdaki herkes birbirini tanıyor, aynı anıları paylaşıyor gibiydi. Ben ise bu kalabalığın içinde tek başıma oturuyordum. Tam o sırada kantinin diğer tarafından yükselen kahkaha sesi dikkatimi çekti. İstemeden başımı çevirdim. Sabah sınıfa birlikte giren dört çocuk, pencere kenarındaki masalardan birine geçmişti. Mert konuşan yine en hareketli olan çocuktu. Ellerini kullanarak hararetle bir şey anlatıyor, masadakileri güldürmeye çalışıyordu. Yanındaki sarışın çocuk Berk gözlerini devirerek başını iki yana salladı. “Yemin ediyorum senin yüzünden bir gün okuldan atılacağız.”

“Abartma.” dedi diğeri gülerek.

“Ben olmasam sıkıntıdan uyursunuz.”

Telefonundan başını neredeyse hiç kaldırmayan siyah saçlı çocuk sanırım adı Denizdi. Kısa bir bakış atıp sırıttı, gözleri masmaviydi gerçekten isminin hakkını deniz gibi gözleri veriyordu. Sonunda ağzını açtı “Şu an bile uyuyabilirim.”

Masadakiler aynı anda gülmeye başladı.

En köşede oturan kumral çocuk ise elindeki su şişesiyle oynuyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluşmuştu. Demek ki o da gülebiliyormuş.

Nedense bunu görmek şaşırtmıştı beni.

Tam o sırada Mert bir anda bana doğru baktı. Dirseğiyle yanındaki Kaan’a hafifçe dokundu.

“Lan…”

Kaan başını kaldırdı. “Ne?”

“Yeni kız.”

O da istemsizce bakışlarını bana çevirdi. Göz göze geldiğimiz anda kaşları neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif çatıldı. Sanki zihninde bir şeyi çözmeye çalışıyordu. Ardından hiçbir şey söylemeden bakışlarını masaya indirdi. “Ne oldu? Neden bu kadar sessizsin bugün?” diye sordu Berk merakla.

“Hiç.”

Tek söylediği buydu.

Ama nedense…

O “hiç” kelimesinin içinde söylenmeyen çok daha fazla şey varmış gibi hissettim. Tam o sırada Duru, Alin ve Eylül ellerinde tepsilerle masaya geri döndüler.

“Ya sıra bitmek bilmedi.” diye söylendi Eylül, tepsisini masaya bırakırken.

“Ben sana demedim mi?” dedi Duru gülerek. “İlk teneffüste tost sırasına girilmez.” Alin elindeki meyve suyunu bana uzattı. “Bunu sana aldık.”

Şaşkınlıkla onlara baktım.

“Gerek yoktu.”

“E artık grubumuza hoş geldin.” dedi Eylül gülümseyerek. İçimde, uzun zamandır hissetmediğim sıcak bir duygu belirdi.

“Teşekkür ederim.”

Tam o sırada yan masadan bir sandalye gıcırdadı.

“Affedersiniz.”

Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik.

Sabah sınıfa girerken en önde konuşan çocuk karşımızda duruyordu.

Mert.

Yüzünde rahat bir gülümseme vardı.

“Şey…” dedi ensesini kaşıyarak.

“Bir peçeteniz var mı?”

Eylül kaşını kaldırdı.

“Peçete mi?”

“Arkadaş…” diye arkasını işaret etti. “Ketçabı bütün masaya döktü.”

“Yalan söyleme lan!” diye bir ses yükseldi arkadan.

Mert kahkaha attı.

“Tamam, ben döktüm.”

Duru gülerek çantasından bir paket peçete çıkardı.

“Al.”

“Hayat kurtardın.”

Peçeteyi alırken bakışları bana kaydı.

“Bu arada sen yeni gelmiştin değil mi?”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Ben Mert.”

Gülümseyerek elini uzattı.

“Lina.”

“Hoş geldin.”

“Teşekkür ederim.”

Tam o sırada arka masadan yine bir ses yükseldi.

“Mert!”

“Geliyorum!”

“Yemin ederim çocuk bakıcılığı yapıyorum.” diye söylenerek gözlerini devirdi. Sonra bize dönüp gülümsedi.

“Görüşürüz.”

Arkasını dönüp masasına giderken Berk seslendi.

“Peçeteyi almak on dakika mı sürdü?”

“Yeni biriyle tanışıyordum.”

“Ne kadar sosyal adamsın.” dedi Berk alaycı bir ifadeyle.

Deniz telefonundan başını kaldırmadan,

“İki dakika sonra soy ağacını da öğrenir.”

Mert eliyle onu dürttü. “Kıskanma.”

Masadaki kahkahalar kantinin gürültüsüne karıştı. Ben istemsizce onların masasına baktım.

Kaan bu kez gülüyordu. Kısa ama gerçek bir gülümsemeydi. Bir an için gözleri yeniden bana kaydı. Bu kez bakışlarını kaçıran taraf…

Oydu.

“Lina?” Duru’nun sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

“Hı?”

“Yine daldın.”

Gözlerimi kırpıştırıp ona baktım. Eylül ve Alin de bana bakıyordu.

“Özür dilerim. Biraz yoruldum sanırım, bugün neredeyse hiç uyuyamadım.”

Duru yüzümü birkaç saniye inceledi ama üstelemedi.

“Okulun ilk günüde yormuştur seni normal. Hem daha alışacaksın.”

Başımı sallayıp hafifçe gülümsedim.

Belki de haklıydı. Belki de her şeyi fazla düşünüyordum. Yeni bir okul, yeni insanlar, yeni bir hayat… Bütün bunların arasında bir çocuğun bana garip bakışlarını anlamlandırmaya çalışmam saçmaydı.

Ama içimdeki his aksini söylüyordu. Kaan’ın bakışlarında bir şey vardı. Sanki beni ilk kez görmüyordu. “Haydi,” dedi Duru çantasını alırken. “Ders başlıyor.”Ayağa kalktık. Kantinden çıkarken istemsizce bir kez daha arkamı dönüp baktım. Kaan çoktan masasından kalkmıştı.

Öğle arasından sonra geçen dersler, sabaha göre çok daha kolay geçmişti. Belki de sebebi artık koridorlarda tamamen yabancı hissetmememdi. Duru, ders aralarında bana okulun küçük kurallarını anlatmaya devam etmişti.

“Mesela,” dedi ciddi bir ifadeyle, “Seçil Hoca’ya asla yalan söyleme.”

Nedenini merak ederek ona baktım.

“Neden?”

“Çünkü yalan söylediğini anlar.”

“Nasıl?”

“Bilmiyorum ama anlıyor.”

Eylül hemen araya girdi.

“Bence kadın insan yalanını hissediyor.”

Alin başını salladı.

“Abartmayın. Sadece çok dikkatli.”

Üçünün arasındaki konuşmaları dinlerken fark etmeden gülümsüyordum. Uzun zamandır ilk kez bir ortamda kendimi açıklamak zorunda hissetmiyordum. Kimse bana acıyan gözlerle bakmıyordu. Kimse geçmişimi bilmiyordu. Belki de bu yüzden ilk defa biraz rahat nefes alabiliyordum. Son dersten önce Duru sırama yaslandı.

“Bugün için nasıl gidiyor?”

Bir an düşündüm. “Beklediğimden iyi.”

“Bu cevabı kabul edebilirim sanırım?”

Gülümsedim.

“Et.”

Duru zafer kazanmış gibi başını salladı.

“Gördün mü? İlk gün hayatta kaldın.”

“Bunu söyleyiş şeklin biraz korkutucu.”

“Çünkü lise bazen gerçekten hayatta kalma oyunu.”

Eylül kahkaha attı.

“Duru her şeyi fazla dramatize ediyor.”

“Hayır, sadece gerçekleri söylüyorum.”

Onları dinlerken aklıma sabahki halim geldi. Aynanın karşısında duran, hiçbir yere ait hissetmeyen kız… Şimdi ise yanında üç yeni insan vardı. Belki her şey bir anda düzelmeyecekti. Ama belki de küçük şeyler değişmeye başlamıştı. Tam o sırada sınıfın kapısı açıldı. Kaan içeri girdi.

Elinde birkaç kitap vardı. Yine sessizdi. Sınıfa girer girmez birkaç kişi ona selam verdi ama o sadece başıyla karşılık verdi.

Yerine geçerken bakışları kısa bir anlığına benim üzerimde durdu. Bu sefer hemen kaçırmadı. Sanki bir şey söylemek istiyordu. Ama sonra vazgeçti. Ben de nedenini anlamıyordum. Sadece şunu biliyordum.

Kaan Demir’in bana bakışlarında bir soru vardı.

Ve garip olan…

Benim de ona karşı aynı soruyu sormaya başlamamdı. Son dersin bitiş zili çaldığında sınıfta bir anda hareketlilik başladı. Herkes çantasını topluyor, sandalyeler çekiliyor, koridorlardan sesler yükseliyordu. Ben ise birkaç saniye yerimden kalkmadan oturdum.

“Lina?”

Duru’nun sesiyle başımı kaldırdım.

“Hazır mısın?”

“Neye?”

Duru gözlerini büyüttü.

“Ciddi misin?”

Eylül arkamızdan gülerek yaklaştı.

“Duru’nun seni İstanbul turuna çıkaracağını unutmuşsun.”

“İstanbul turu mu?”

“Evet.” dedi Duru. “Resmi adıyla: Yeni arkadaşımızı İstanbul’a alıştırma operasyonu.”

Alin çantasını omzuna taktı.

“Bence adı gereğinden fazla uzun.”

“Bence mükemmel.”

Gülmeden edemedim.

“Buna gerçekten gerek var mıydı?”

“Kesinlikle var. Çünkü yüz ifaden hâlâ buraya zorla getirilmiş turist gibi.” dedi Duru kararlı bir şekilde. Belki de beni gerçekten tanımaya çalışıyordu.

“Peki nereye gidiyoruz?”

Duru düşündü.

“Önce bir kafeye.”

Eylül hemen ekledi:

“Sonra alışveriş.”

Alin ona baktı.

“Senin için her şey alışverişe bağlanıyor.”

“Çünkü alışveriş iyileştirir.”

“Bunu kim söyledi?”

“Ben.”

Hepimiz güldük. Okuldan çıktığımızda İstanbul’un kalabalığı yine karşımızdaydı.

Ama bu kez sabahki gibi ağır gelmemişti.

Belki yanımda insanlar olduğu içindi. Belki de ilk defa buranın bana tamamen yabancı olmadığını hissediyordum. Yürürken Duru bana dönüp sordu.

“Bodrum’u çok özlüyor musun?” Soruyu duyunca birkaç saniye sustum. Önceden olsa cevap vermek istemezdim. Ama artık kaçmak yerine sadece düşündüm.

“Evet.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledim. “Ama sanırım bazen bir yerden ayrılmak zorunda kalıyorsun.”

Duru yüzüme baktı.

Sanki cevabımın altında daha büyük bir şey olduğunu anlamıştı.

Ama hiçbir şey sormadı.

Sadece gülümsedi.

“Bence İstanbul seni sevecek.”

Kaşımı kaldırdım.

“Bundan nasıl bu kadar eminsin?”

“Çünkü ben seviyorum.”

Basit bir cevaptı.

Ama nedense içimi ısıtmıştı.

Bir kafeye oturduğumuzda Eylül daha ilk beş dakikada herkesin hayatıyla ilgili soru sormaya başladı.

“Tamam, sırayla.”

Alin güldü.

“Ne yapıyorsun?”

“Lina’ya bizi tanıması için yardımcı oluyorum.” Dedi şirin bir sesle.

“Bunu sorgu gibi yapıyorsun.”

“Benim yöntemim bu.”

Sıra bana geldiğinde Eylül çenesini eline yasladı. “Peki Lina… seni tanımak için bilmemiz gereken en önemli şey ne?”

Bir an düşündüm. Eskiden olsa kazayı söylerdim. Her şeyi açıklamak zorunda hissederdim. Ama bu kez sadece gülümsedim.

“Sanırım… kahveyi şekersiz içemiyorum.”

Üçü de aynı anda güldü.

“Bu mu?”

“Evet.”

“Beklemiyordum.”

Ben de güldüm.

Belki de geçmişimden bahsetmeden de biri beni tanıyabilirdi. Belki de Lina sadece yaşadıklarından ibaret değildi.

O gün eve dönerken telefonumu kontrol ettiğimde Duru’nun beni “Girlsss💅” adlı bir WhatsApp grubuna eklediğini gördüm. Grupta yeni mesajlar vardı.

Duru:

Yarın erken gel, sana kantinde nereden tost alınacağını öğreteceğim.

Eylül:

Bu arada gözlerin hâlâ çok güzel.

Alin:

Hahahah rahat bırakın kızı!!!

Eylül:

Ama doğruyu söylüyorum

Lina:

Tamam tamam, ilk günden böyle iltifatlara alışık değilim 😭

Duru:

Alışırsın. Eylülden kaçış yok maalesef…

Alin:

Duru biraz korkutucu anlattı ama doğru.

Lina:

Sanırım şanslıyım o zaman :)

Eylül:
Kesinlikle. Bizi bulduğun için değil, bizim seni bulduğumuz için şanslısın tatlım.😌

Ekrana bakarken istemsizce gülümsedim.

Bir yıl sonra ilk defa…

Yarın kelimesi bana korkutucu gelmemişti.

Eve vardığımda hava çoktan kararmıştı. Kapıyı açtığım anda beni sessizlik karşıladı. Sabah evden çıkarken bu sessizlik bana ağır gelmişti.

Ama şimdi aynı sessizlik eskisi kadar soğuk hissettirmiyordu.

Belki de gün içinde ilk defa kendimi gerçekten başka bir şey düşünürken yakalamıştım.

Çantamı girişte bırakıp salona geçtim.

“Hala?”

Cevap gelmedi.

Telefonuna baktım. Masanın üzerinde bir not vardı.

Lina, biraz geç kalacağım. Yemek buzdolabında. Isıtıp yersin.
— Hale

Notu elimde birkaç saniye tuttum.

Eskiden annem de böyle küçük notlar bırakırdı.

“Dışarı çıkıyorum.”
“Yemek masada.”
“Geç kalma.”

Basit cümlelerdi. Ama insan bazı şeylerin değerini kaybettikten sonra anlıyordu.

Notu yerine bırakıp odama çıktım. Üzerimi değiştirip yatağın kenarına oturdum. Bugün olanları düşündüm.

Yeni okul.

Duru.

Alin.

Eylül.

Belki de gerçekten her şey sıfırdan başlayabilirdi.

Tam telefonumu şarja takacakken ekran yeniden aydınlandı.

Yeni bir bildirim vardı.

WhatsApp.

Ama bu sefer Girlsss💅 grubundan değildi. Bilinmeyen bir numaraydı. Kaşlarımı çattım. Mesajı açmadan önce birkaç saniye bekledim. Nedense içimde kötü bir his oluşmuştu. Sonunda ekrana dokundum. Mesaj sadece birkaç kelimeden oluşuyordu.

“Bodrum’u unutabildin mi, Lina?” Kalbim aniden hızlandı. Parmaklarım istemsizce titredi. Çünkü bu numara kayıtlı değildi.

Ama mesajı atan kişi… Bana adımla hitap etmişti. Bir mesaj daha geldi. Bu kez daha kısa. “Çünkü ben unutmadım.” Ekrana bakarken nefesimi tuttum. Bir yıl boyunca herkes bana geçmişi geride bırakmam gerektiğini söylemişti. Ama belki de asıl soru şuydu…Ben gerçekten neyi geride bırakmıştım?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.