İçeriğe geç

Kusursuz Suçlu

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Kusursuz Suçlu

Bölüm 2

2. BÖLÜM: GEÇMİŞİN GÖLGESİ

Sorgu odasının o buz gibi havasında, Sarp’ın kulak memesine doğru bıraktığım sıcak nefesim henüz soğumamıştı. Kalbinin göğüs kafesini delercesine atışını, bana değen o sert bedeninin her bir kasının kasılışını hissedebiliyordum.

Bana öyle bir bakıyordu ki...

Yüzünü incelemek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı. Sarp Vural, kanunların arkasına saklanan bir adam için kesinlikle fazla çekiciydi. Buğday teni, açık kumral saçları, keskin çene hattı ve o her an birini tutuklayacakmış gibi bakan gece kadar koyu, simsiyah kahve gözleri... Üzerine tam oturan o beyaz gömleğin altındaki geniş omuzları ve kaslı gövdesi, kravatını her sıktığında daha da belirginleşiyordu. Boyu rahat 1.90 vardı ve şu an duvarla kendi gövdesi arasında beni tamamen hapsettiğini sanıyordu.

Zavallı Komiser... Benim gibi bir kadının asla hapsedilemeyeceğini henüz öğrenememişti.

Ben kim miydim? Alya Karadağ.

Belime kadar dökülen, alev alev yanan o iddialı kızıl saçlarım, her bakanın içinde kaybolduğu ama dokunmaya korktuğu zümrüt yeşili gözlerim ve asla taviz vermediğim o koyu kırmızı rujumla yeraltı dünyasının kraliçesiydim. İnce belim, kıvrımlı hatlarım ve boynumdaki o küçük dövmeyle erkeklerin rüyalarını süsleyen, ama yaklaştıklarında canlarını alan bir kabustum. Ben masum bir kız çocuğu değildim; ben babamın tahtını kanla ve zekayla devralmış acımasız bir imparatoriçeydim.

Sarp bileğimi biraz daha sıktığında, acıdan değil, aramızdaki o tehlikeli elektriklenmeden dolayı derin bir nefes aldım.

"Beni provoke etmeye çalışma Alya," dedi Sarp, sesi bir ayıboğan kadar hırıltılı ve yakındı. "Seni o duvara yapıştırıp kelepçeyi taktığımda bu iddialı laflarının hepsi boğazına dizilecek."

"Dizilsin Komiser," dedim, başımı hafifçe geriye atıp yüzsüzce gözlerinin içine bakarak. "Yeter ki o kelepçeyi takan eller senin ellerin olsun."

Koyu gözleri aniden karardı. Geri çekilmek istiyor ama çekilemiyordu. Çünkü ikimiz de biliyorduk; bu bizim ilk karşılaşmamız değildi. Zihnim, beni sadece iki ay öncesine, bu takıntılı adamla yollarımızın ilk kez kesiştiği o fırtınalı geceye götürdü...

İKİ AY ÖNCE

İstanbul’un en lüks, en gözden uzak dumanlı kumarhanelerinden biri. Yeraltı dünyasının devleri masada milyonları döndürürken, ben mekânın üst katındaki VIP balkondan kadehimdeki viskiyi yudumlayarak onları izliyordum.

O gece siyah, sırt dekolteli yırtmaçlı bir elbise giymiştim. Kızıl saçlarım omuzlarımdan dökülüyor, elimdeki kadehin buzu parmaklarımı serinletiyordu. Babamın eski ortaklarından biri bana ihanet etmeye kalkışmıştı ve ben onu kendi mekânımda, kendi kurallarımla infaz etmek üzereydim.

Her şey tıkır tıkır işliyordu. Ta ki alt katta bir gürültü kopana kadar. Ağır ahşap kapılar büyük bir gürültüyle kırıldı, kadın çığlıkları erkek bağrışmalarına karıştı.

"Polis! Kıpırdamayın! Herkes ellerini başının üstüne koysun!"

Işıklar bir anda kesildi, salona duman bombaları fırlatıldı. Ortam birkaç saniye içinde tam bir kaos yerine dönüştü. Milyonluk iş adamları ve silahlı korumalar sağa sola kaçışırken, ben istifimi hiç bozmadım. Kadehimden son bir yudum alıp viskinin boğazımı yakışını hissettim. Ardından VIP odanın arkasındaki gizli geçide doğru sakince süzüldüm.

Topuklu ayakkabılarımın sesi koridorda yankılanırken, aniden arkamdan güçlü bir el belimi kavradı ve beni karanlık bir odaya doğru sertçe çekti.

Sırtım soğuk duvara çarptığında, karanlığın içinden beliren o ilk şeyi gördüm: İki koyu kahve, hırslı göz ve doğrudan alnıma doğrultulmuş bir beylik tabancası.

"Kıpırdama," demişti o gece Sarp. İlk defa karşı karşıyaydık. Üzerinde deri bir ceket vardı, açık renk saçları duman bombasından dolayı dağılmıştı ve hızlı hızlı nefes alıyordu. "Kimsin sen? Bu mekânın sahibi nerede?"

Karanlıkta bile ne kadar iri, ne kadar baskın durduğunu fark etmiştim. Ama silahın soğuk namlusu tam alnımdayken bile korkmak yerine içimde arsız bir heyecan dalgası yayılmıştı. Yavaşça öne eğilip yeşil gözlerimi onun koyu gözlerine diktim. İşaret parmağımın ucuyla silahın namlusunu kenara doğru hafifçe ittim.

"Mekânın sahibi tam karşında duruyor tatlım," demiştim, dudaklarımı onun kulağına yaklaştırarak. "Ve inan bana, izinsiz giren misafirleri hiç sevmem."

Sarp donup kalmıştı. Bir kadının, hem de alnında silah varken bu kadar pervasız, bu kadar küstah olabileceğini tahmin etmemişti. O şaşkınlığından faydalanıp topuklu ayakkabımın sivri burnunu onun kaval kemiğine sertçe geçirdim. Sarp acıyla hafifçe büküldüğü an cebindeki polis rozetini tek bir hamlede çekip almıştım.

Karanlık koridorda kaçarken arkama dönüp rozeti havada sallamış ve ona o meşhur kahkahalarımdan birini atmıştım: "Bunu geri almak istersen beni bul Komiser! Tabii gücün yeterse!"

GÜNÜMÜZ

Sorgu odasındaki o sert nefesi beni geçmişten günümüze fırlattı.

Sarp hâlâ bileğimi tutuyordu. Tam iki aydır gece gündüz peşimdeydi, uykularını kaçırıyordum. Rozetini ertesi gün karakoluna kuryeyle, üzeri kırmızı rujumla öpülmüş bir notla göndermiştim: "Çok tatlı bir oyuncaksın Sarp. Ama henüz benimle oynayacak kadar büyük değilsin."

"Neyi düşünüyorsun?" dedi Sarp, çenesi kasılarak. Koyu gözleri yüzümün her bir miliminde geziniyordu. "Seni ilk yakaladığım o geceyi mi?"

"Seni ilk dize getirdiğim geceyi düşünüyordum," diye düzelttim onu. Yüzümdeki o arsız tebessüm bir milim bile azalmamıştı. Yavaşça serbest olan elimi kaldırdım. Sarp hamle yapıp engel olmaya çalıştı ama yetişemedi; parmaklarımı onun kirli sakallarının üzerinde sakince gezdirdim.

Cildi sıcacıktı. Dokunuşumla birlikte göğsünün nasıl havada kaldığını, nefesini nasıl tuttuğunu hissettim.

"Bana dokunma Alya," dedi sesi tefekkür dolu bir kısıklıkla. Ama elimi çekmedi. Çekemedi.

"Neden Sarp’çığım?" diye fısıldadım, parmağımı çenesinden aşağı, boynuna ve oradan gömleğinin yakasına kaydırarak. "Kanunların bir suçluya dokunmayı yasaklıyor mu? Yoksa bana dokunduğunda kontrolünü kaybetmekten mi korkuyorsun?"

Sarp hırsla elimi bileğimden tutup duvara sabitledi. İki bileğim de başımın üstünde, onun güçlü tek bir elinin hapsindeydi artık. Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, dudaklarımız neredeyse birbirine değecekti. Koyu gözlerinde tehlikeli bir yangın tutuşmuştu.

"Seninle işim bittiğinde," dedi Sarp, gözlerime baka baka, "o çok güvendiğin imparatorluğun da, bu küstah tavırların da yerle bir olacak. Seni o demir parmaklıkların arkasına ben sokacağım."

Gülümsedim. Dudaklarımı onun dudaklarına birkaç milim kala durdurdum.

"Dene bakalım Komiser," dedim, sesimdeki o tehlikeli, flörtöz ve meydan okuyan tonla. "Ama dikkat et, beni hapse atmaya çalışırken kendi kalbine müebbet yemeyesin."

O an kapı hızla açıldı. Avukatım içeri girip elindeki kağıtları masaya bıraktığında Sarp hırsla benden uzaklaşmak zorunda kaldı. Onu çıldırtmış olmanın verdiği hazla üzerimi düzelttim ve yeşil gözlerimle ona son bir öpücük gönderip odadan çıktım.Ağır karakol kapısından dışarı adım attığımda, gecenin serin havası yüzüme çarptı. Avukatım yanımda adımlarını hızlandırmaya çalışırken, ben topuklularımın çıkardığı ritmik seslerle lüks siyah arabama doğru yürüyordum.

​Arka kapıyı açıp deri koltuğa kurulduğumda, dikiz aynasından karakolun girişine baktım.

​Sarp oradaydı. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, kravatını gevşetmiş bir halde kapının önünde duruyordu. Koyu kahve gözleri doğrudan benim arabamın camına kilitlenmişti. O gözlerdeki çaresiz öfkeyi, kontrolü kaybetmenin verdiği o tehlikeli ateşi kilometrelerce öteden bile okuyabiliyordum.

​Dudaklarımı kıvrıldı. Parmak uçlarımı camın üzerine koyup ona uzaktan hayali bir öpücük gönderdim. Arabanın siyah camları arkasından bile beni gördüğüne emindim.

​"Nereye gidiyoruz Alya Hanım?" diye sordu şoförüm Demir, dikiz aynasından bana bakarak.

​"Mekâna," dedim, sesimdeki o kendinden emin tonla. "Karakolun havası fazla kasvetliydi. Biraz eğlenmem lazım."

​Saat gecenin dördüne geliyordu. Mekânımın VIP terasında, elimde viski kadehimle şehrin ışıklarını izliyordum. Kızıl saçlarım rüzgarda hafifçe dalgalanıyor, zümrüt yeşili gözlerim gecenin karanlığını yarıyordu.

​İçerideki müzik bass sesleriyle yeri göğü inletirken, arkamda hissettiğim o tanıdık varlıkla gülümsedim. Mekânın korumaları etrafta yoktu; çünkü onları bizzat ben uzaklaştırmıştım. Geleceğini biliyordum.

​"Ruhsatı iptal edilmiş bir mekânda içki içmek... Şaşırtmadın Alya."

​Arkamı dönmeden kadehimden bir yudum daha aldım. Sarp’ın o sert, buğday tenine çok yakışan erkeksi kokusu burnuma çalındı.

​"Benim olduğum yerde kuralları kanunlar değil, ben belirlerim Komiser," dedim yavaşça ona dönerek.

​Üzerinde hâlâ o buruşmuş beyaz gömleği vardı. Koyu gözleri gecenin karanlığında daha da derinleşmişti. Bana doğru adımladı. Her adımında aramızdaki mesafeyi değil, onun mantığını yok ediyordum.

​"Seni o sorgu odasından çıkartan avukatın, bu gece limana yapılacak ikinci baskını engelleyemeyecek," dedi Sarp, tam karşıma dikilerek. "Bu sefer seni ben bile kurtaramam."

​Kadehi yanımdaki yüksek masaya bıraktım. Bir adım atıp onun devasa gövdesinin tam önüne geçtim. Başımı hafifçe yukarı kaldırıp gözlerinin içine baktım.

​"Beni kurtarmanı isteyen kim Sarp’çığım?" dedim, elimi kaldırıp gömleğinin açık yakasından içeri, sıcak göğsüne doğru koyarak. Göğsünün altında kalbinin nasıl delice çarptığını hissettim. "Ben kurtarılmak istemiyorum. Ben seninle oynamak istiyorum."

​Sarp derin bir nefes verdi. Elimi göğsünden çekip almak istedi ama yapamadı. Parmakları bileğimi kavradı ama sıkmadı. Koyu gözleri dudaklarıma kaydı, sonra tekrar yeşil gözlerime tırmandı.

​"Sen tehlikelisin," diye fısıldadı Sarp, sesi ilk defa bu kadar kısıktı. "Sen bir suçlusun Alya."

​"Ve sen de o suçlunun peşinde aklını kaybetmek üzere olan bir komisersin," diye karşılık verdim, yüzsüzce ve arsızca gülümseyerek. Ona doğru biraz daha sokuldum, topuklularımın üzerinde yükselip kulağına eğildim. "Şimdi söyle bana Komiser... Bu gece beni tutuklamaya mı geldin, yoksa sadece beni görmek için çıldırıyor muydun?"

​Sarp bileğimi tutan elini sıkılaştırdı, beni kendine biraz daha çekti. İki göğüs kafesi birbirine çarptı. Bakışlarındaki o yangın artık gizlenemeyecek kadar büyüktü.

​"Seni parmaklıklar arkasına atmadan bana uyku yok," dedi dişlerinin arasından.

​"O zaman bu gece de uykusuz kalacaksın demektir," dedim ve serbest kalan elimle onun ensesindeki açık renk saçları kavradım.

​Aramızdaki o ince çizgi darmadağın olmak üzereydi...

Bölüm sonu

1 yorum