İçeriğe geç

Kusursuz İtaat

Bölüm 2 · 15 dk okuma

Kusursuz İtaat

Bölüm 2

1. BÖLÜM: YÜZ PUANIN AĞIRLIĞI

Sahne 1: İnce Çizgi ve Gri Zarf

Odanın tavanındaki floresan lamba her üç saniyede bir hafifçe cızırdayıp titriyordu. Masanın üzerindeki küçük çay bardağından yükselen buhar çoktan kesilmiş, yerini acı bir soğuğa bırakmıştı. Kang Min-seo, parmak uçları hafifçe uyuşmuş halde, masanın ortasında duran kalın, mat gri zarfa bakıyordu. Zarfın üzerinde gümüş yaldızla kabartılmış tek bir amblem vardı: İki ucunda defne yaprakları bulunan bir terazi ve altında kusursuz bir hatla yazılmış o isim: Cheong-A Akademisi.

Bu zarf, ailesinin aylardır ödediği uykusuz gecelerin, annesinin fazla mesailerinin ve babasının eğik omuzlarının karşılığıydı. Ülkenin en prestijli, mezunlarının doğrudan devletin ve küresel şirketlerin zirvesine yerleştiği o kapalı fanus, kapılarını ilk kez Min-seo gibi tam burslu bir öğrenciye açıyordu.

Zarfı açarken elleri titredi. Mühür kırıldığında çıkan tok ses, sanki geri dönüşü olmayan bir anlaşmanın ilk imzası gibiydi. İçinden çıkan belgenin en üstünde, kalın siyah puntolarla şu ifade yer alıyordu:

Öğrenci Adı: Kang Min-seo

Kayıt Durumu: %100 Başarı Bursu

Başlangıç Disiplin ve Statü Puanı: 100 / 100

"Düzen itaatten, başarı düzenden doğar."

Min-seo derin bir nefes aldı. Yüz puan. Tam bursunun devam etmesi için bu puanın altına asla düşmemesi gerekiyordu. Tek bir kırık not, tek bir gecikme ya da sistemin "uygunsuz" bulduğu tek bir davranış, ailesinin asla karşılayamayacağı devasa okul harcını kapılarına getirecekti.

Sahne 2: Demir Kapılar ve Sayısal Hiyerarşi

Ertesi sabah gökyüzü, okulun üniformasıyla neredeyse aynı tonda, kurşuni bir griye bürünmüştü. Min-seo, akademiye çıkan dik yokuşun başında durduğunda nefesi boğazında düğümlendi. Cheong-A, şehirden tamamen izole edilmiş, yüksek beton duvarlar ve üzerindeki güvenlik kameralarıyla çevrili devasa bir kaleyi andırıyordu.

Kapının girişinde turnikeler değil; her öğrencinin kimliğini, nabzını ve üniforma standartlarını tarayan siyah, dikey lazer panelleri vardı.

Min-seo ceketinin en üst düğmesine kadar iliklendiğinden emin oldu. Omuz hizasındaki koyu renk saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı ve sıraya girdi. Önündeki öğrenciler fısıldaşmıyordu bile. Herkesin adımları aynı tempoda, bakışları aynı doğrultudaydı.

Tam o sırada, turnikelerin yanında dikilen, simsiyah kesim üniformasının sol yakasındaki altın çelenk rozeti parıldayan bir figür dikkatini çekti. Cha Seung-woo.

Disiplin Konseyi Lideri, elindeki dijital tablete tek bir bakış bile atmadan, kapıdan geçen her bir öğrenciyi adeta bir cerrah hassasiyetiyle süzüyordu. Bakışlarında en ufak bir öfke ya da kibir yoktu; sadece mutlak, buz gibi bir soğukkanlılık vardı. Bir öğrencinin kravatındaki milimetrik bir eğrilik, Seung-woo'nun elini hafifçe kaldırmasıyla anında sistemde eksi puana ve öğrencinin bilekliğindeki hafif bir uyarı titreşimine dönüşüyordu.

Min-seo turnikeye adım attığında lazer paneli yeşil yandı ve mekanik bir ses koridorda yankılandı:

"Transfer Öğrenci: Kang Min-seo. Puan Durumu: 100. Giriş Onaylandı."

Seung-woo'nun keskin gözleri bir anlığına Min-seo'ya kaydı. İki saniyelik bir sessizlik oldu. Seung-woo hiçbir şey söylemedi ama bakışlarındaki o analitik ağırlık, Min-seo'nun sırtından aşağı soğuk bir terin süzülmesine yetti. O yüz puan, burada hem bir kalkan hem de sırtına vurulmuş dev bir hedefti.

Sahne 3: Fısıltıların Arasındaki Gölge

Geniş, mermer kaplı ana koridorda yürürken Min-seo, duvarlardaki dijital panoların sürekli güncellendiğini fark etti. Panolarda öğrencilerin isimleri, fotoğrafları ve yanlarında hızla değişen puanları akıyordu.

Derken, koridorun köşesinde bir hareketlilik oldu. Diğer öğrencilerin sanki bulaşıcı bir hastalık varmış gibi hızla kenara çekildiği, kimsenin yüzüne bile bakmadığı biri merdivenlerden aşağı iniyordu.

Yoon Do-hyun.

Üniforması solmuş, yakaları yıpranmıştı. Gözlüğünün sağ camındaki ince çatlak, tedirgin ve panik içindeki gözlerini gizlemeye yetmiyordu. En kötüsü ise sol bileğindeki cihazdı; cihaz aralıksız olarak parlak bir kırmızı ışık yayıyor ve her beş saniyede bir kesik kesik ötüyordu.

Min-seo istemsizce bir adım öne çıktı. Do-hyun elindeki kitapları düşürdüğünde, yardım etmek için eğilmek istedi. Fakat yanından hızla geçen bir öğrenci Min-seo'nun omzuna çarpıp fısıldadı:

"Dokunma. O bir 'Sosyal Hayalet'. Sıfır puanlılara yardım etmek ceza puanı sebebidir."

Min-seo donakaldı. Do-hyun, titreyen elleriyle yerdeki kağıtları toplarken Min-seo ile göz göze geldi. O gözlerdeki çaresizlik, Min-seo'nun boğazını sıktı. İçindeki vicdan çığlık atıyordu ama zihninde tek bir sayı yankılandı: 100. Eğer elini uzatırsa, o sayı düşecekti. Ailesinin yüzü gözünün önüne geldi. Min-seo elini geri çekti, yumruklarını sıktı ve başını öne eğdi.

Tam o sırada, merdivenlerin başından neşeli ve alabildiğine alaycı bir ıslık sesi duyuldu...

Sahne 4: Çatlak Sesi ve Dağınık Yakalar

Islık sesi, koridordaki mekanik uğultuyu ve öğrencilerin adımlarından yükselen ritmik düzeni tek bir hamlede bıçak gibi kesti.

Merdiven tırabzanına kayıtsızca yaslanmış duran figür, Cheong-A’nın gri tonlu yekpare tablosuna vurulmuş kaba bir fırça darbesi gibiydi. Baek Ha-joon, ceketinin tüm düğmelerini açık bırakmış, içindeki düz siyah tişörtü ve boynuna asılı duran geniş kulaklığı sergilemekten en ufak bir rahatsızlık duymuyordu. Dağınık kumral saçları alnına dökülüyor, dudaklarının kenarındaki alaycı kıvrım doğrudan disiplin kameralarına meydan okuyordu.

Do-hyun yerdeki son not kâğıdına uzanırken Ha-joon tek bir adımda aradaki mesafeyi kapattı. Eğildi, kâğıdı yerden alıp tozunu silkelercesine hafifçe savurdu ve doğrudan Do-hyun’un titreyen ellerine bıraktı.

Koridorda adeta hava çekildi. Çevredeki birkaç öğrenci geriye doğru adımladı; kimisi bilekliğindeki sensörün temas uyarısı vermesinden korkarak kollarını sakladı.

"Eşyalarını toplarken kafanı biraz daha dik tutsan iyi edersin, Do-hyun," dedi Ha-joon. Sesi koridorda öyle pervasızca yankılandı ki, tavan köşelerindeki gözetleme lensleri mekanik bir vızıltıyla onun yüzüne odaklandı. "Yoksa buradaki zombiler üstüne basıp geçtiklerini bile fark etmeyecek."

Do-hyun kırmızı yanan bilekliğini gizlemeye çalışarak hızla uzaklaşırken, Ha-joon doğruldu ve bakışları tam karşısında kaskatı kesilmiş Min-seo’ya takıldı. Min-seo’nun ilikli yakasını, göğsüne sıkıca bastırdığı not defterini ve gözlerindeki tedirginliği tek bir bakışta tarttı.

"Yeni burslu transfer sensin demek," dedi Ha-joon, başını hafifçe yana eğerek. "Yüz tam puanla gelip nefes almaktan bile korkan o kusursuz örnek."

Min-seo dudaklarını birbirine bastırdı. Cevap vermenin, bir çatışmaya girmenin puan tablosunda neye mal olacağını biliyordu. "Kurallara uymak korkaklık değildir," diyebildi sadece, ses tonunun titrememesine özen göstererek.

Ha-joon gülümsedi; gözlerinde sahici bir eğlence vardı. "Kurallara uymak değil bu, Min-seo. Bu, kendi boynuna tasma takıp ipin ucunu başkasına uzatmak."

Sahne 5: Sınıf 2-A ve Cam Bölmeler

Akademinin ikinci katındaki 2-A sınıfı, klasik bir derslikten çok modern bir borsa salonunu andırıyordu. Sıralar geleneksel ahşap masalardan oluşmuyordu; her öğrencinin önünde yarı saydam dijital bir panel ve sınıfın tavanından sarkan merkezi bir holoscreen bulunuyordu.

Öğrenciler rastgele oturmuyordu. Sınıfın sağ tarafı, "A-Kademesi" olarak adlandırılan 90 puan ve üzeri öğrencilere ayrılmıştı. Geniş aralıklar, ergonomik koltuklar ve kişiselleştirilmiş veri terminalleriyle donatılmıştı. Sol taraf ise puanı 50’nin altına düşenlerin tıkış tıkış oturduğu, pencerelerden uzak, dar metal sıralardan ibaretti.

Min-seo, panelinde yanan 100 sayısının gösterdiği en ön sıradaki koltuğa oturduğunda parmaklarının buz kestiğini hissetti. Yanındaki sırada oturan diğer yüksek puanlı öğrenciler ona tek bir 'merhaba' bile demedi. Onlar için Min-seo bir sınıf arkadaşı değil, sadece ortalamayı yukarı çekebilecek ya da kendi sıralamalarını tehdit edebilecek bir veri girdisiydi.

Sınıfın arka kapısı sert bir mekanik sesle açıldı. Cha Seung-woo içeri girdi. Elindeki tableti doğrudan öğretmen kürsüsünün yanındaki yuvaya yerleştirdi. Tavandaki ekran anında aktifleşti ve 2-A sınıfının anlık disiplin tablosu belirdi.

"Bugün dönem ortası değerlendirmesinin ilk haftası başlıyor," dedi Seung-woo. Sesi pürüzsüz, sakin ama her bir hecesi odayı donduracak kadar ağırdı. "Burslu kontenjanından dahil olan yeni transfer Kang Min-seo ve Disiplin Konseyi şartlı gözetiminde olan Baek Ha-joon bugün itibarıyla sisteme entegre edilmiştir."

Seung-woo parmağını ekranda kaydırdı. Min-seo’nun adı en üstte parıldarken, Ha-joon’un adı listenin tam ortasında, sarı bir uyarı çizgisiyle yanıp sönüyordu.

"Cheong-A'da kimse geçmişiyle değerlendirilmez," diye devam etti Seung-woo, gözlerini doğrudan Min-seo'ya dikerek. "Burada sadece sisteme kattığınız verimlilik ve itaat geçerlidir. Tek bir sapma, sıfırlanma sebebidir."

Arka sıralardan alaycı bir kıkırdama yükseldi. Ha-joon, sandalyesini iki ayağı üzerinde geriye doğru yatırmış, doğrudan Seung-woo’ya bakıyordu.

"Sıfırlanmak mı?" dedi Ha-joon, parmaklarını masada ritmik şekilde tıklatarak. "Yoksa sadece senin gibi kusursuz bir robota dönüşmeyi reddetmek mi, Konsey Lideri?"

Sınıftaki tüm dijital paneller anlık bir voltaj düşüşüyle kırmızıya çaldı. Seung-woo gözlerini kırpmadan kürsüden bir adım öne çıktı.

Sahne 6: Protokol İhlali ve Sessiz İnfaz

Sınıftaki hava, bir kıvılcımla patlamaya hazır bir gaz odasını andırıyordu. Cha Seung-woo’nun keskin yüz hatlarında tek bir kas bile oynamadı. Ne Ha-joon’un küstahça geriye yatırdığı sandalye ne de sınıftaki kırk öğrencinin tuttuğu nefes onun ritmini bozabilirdi.

Kürsünün yanındaki terminale uzandı. Parmakları ekranın üzerinde mekanik bir zarafetle kaydı.

"Madde 14, Fıkra 3," dedi Seung-woo. Sesi mikrofonsuz olmasına rağmen amfide çınladı. "Yetkili konsey başkanına karşı hiyerarşik düzeni ve sınıf disiplinini bozacak nitelikte alaycı tavır sergilemek. Ceza: 5 İtibar Puanı düşüşü."

Tavandaki dev holoscreende Ha-joon’un isminin yanındaki sarı kutucuk anında 75'ten 70'e geriledi. Ha-joon’un bilekliğinden keskin, tiz bir ikaz sesi yükseldi. Fakat Ha-joon istifini bozmadı; aksine sandalyesini biraz daha geriye yatırıp ellerini ensesinde birleştirdi.

"Beş puan mı?" dedi Ha-joon dudak bükerek. "Biraz daha cömert olacağını sanıyordum Seung-woo. Bu hızla beni 'hayalet' yapman bütün dönemi alır."

Seung-woo bakışlarını doğrudan Ha-joon’a sabitledi. Gözlerinde öfke değil, yalnızca sistemin işleyişine duyulan mutlak bir inanç vardı.

"Seni hayalet yapmak gibi şahsi bir hedefim yok, Baek Ha-joon. Sen sisteme uyum sağlayamayan bozuk bir dişlisin. Ve dişliler ya yerlerine oturur ya da makine tarafından ezilip atılır. Bu bir ceza değil, doğal ayıklanma."

Seung-woo ardından bakışlarını ön sırada kaskatı kesilmiş Min-seo’ya çevirdi. Min-seo, parmaklarını eteğinin kumaşına öyle sert geçirmişti ki tırnakları avuç içine batıyordu. Seung-woo kürsüden aşağı, Min-seo’nun sırasına doğru iki ağır adım attı. Cilalı siyah çizmelerinin mermerde çıkardığı ses, Min-seo’nun göğsündeki nabızla aynı tempoda çarpıyordu.

"Kang Min-seo," dedi Seung-woo, tam masasının önünde durarak. "Sistemin sana tanıdığı imtiyaz, kusursuzluğun şartına bağlıdır. Çevrendeki anormalliklere veya düzensizliklere şahit olduğunda, sessiz kalmak suça ortaklık sayılır. Söyle bana; sınıf arkadaşının bu tutumu karşısında Cheong-A Disiplin Tüzüğü neyi emreder?"

Bütün sınıfın bakışları Min-seo’nun sırtına saplandı. Yanındaki yüksek kademe öğrencileri bile başlarını çevirmiş, burslu kızın ilk sınavında nasıl bocalayacağını izliyordu.

Min-seo’nun boğazı kurudu. Zihninde iki ses aynı anda haykırıyordu: Biri, babasının sabah erkenden kalkıp fabrikaya gitmeden önce ona sarılarak "Sen bizim tek umudumuzsun kızım, ne olursa olsun tutun" deyişiydi. Diğeri ise Ha-joon’un az önce koridorda söylediği o cümle: "Bu, kendi boynuna tasma takıp ipin ucunu başkasına uzatmak."

Eğer tüzüğü okursa, Ha-joon’un açıkça cezalandırılmasını talep etmiş olacaktı. Eğer susarsa, Seung-woo ilk günden Min-seo’nun hanesine 'itaatsizliğe göz yumma' maddesinden eksi puan yazacaktı. Yüz puanı tehlikeye girecekti.

Min-seo başını yavaşça kaldırdı. Gözleri Seung-woo’nun duygusuz, keskin bakışlarıyla buluştu.

"Tüzük..." dedi Min-seo, sesinin çatallanmasını engelleyemeyerek. Yutkundu, sesini sertleştirmeye çalıştı. "Madde 8 uyarınca; ders akışını bozan her türlü eylemin derhal raporlanmasını ve ders ortamından tecrit edilmesini emreder, Konsey Lideri."

Sınıfta derin, buz gibi bir sessizlik oluştu.

Seung-woo hafifçe başını eğdi, dudaklarında neredeyse belirsiz bir memnuniyet kırıntısı belirdi. "Doğru cevap. Yüz puanını hak eden bir kavrayış."

Arka sıradan Ha-joon’un alaycı ıslığı bir kez daha yükseldi ama bu sefer içinde hafif bir hayal kırıklığı vardı. Min-seo arkasına dönüp bakamadı. İçindeki midenin düğümlendiğini, sırtındaki görünmez yükün tonlarca ağırlığa ulaştığını hissediyordu. İlk tavizini vermişti.

Sahne 7: Yemekhane Hiyerarşisi ve Ayrışma

Öğle arası zili çaldığında, Cheong-A’nın koridorları bir kez daha sessiz ama amansız bir yarış alanına dönüştü. Yemekhane, akademinin kast sisteminin en somut şekilde sergilendiği yerdi.

Yüksek tavanlı, cam duvarlarla çevrili devasa salon üçe bölünmüştü.

En üst platformda, beyaz örtülü masaları, porselen tabakları ve özel aşçılarıyla A-Kademesi (90-100 Puan) alanı yer alıyordu. Ortada, standart tabldot menüsüyle çoğunluğu oluşturan B-Kademesi (50-89 Puan) bulunuyordu. En alt katta, bodruma yakın izbe bir köşede ise tek kişilik paslanmaz çelik tepsilerde sadece günlük kalori ihtiyacını karşılayacak kadar tatsız besin bloklarının dağıtıldığı Dip Kademe (0-49 Puan) vardı.

Min-seo, tepsisine doldurulan porselen tabaklardaki lüks yemeklere bakarken boğazından tek bir lokmanın dahi geçmeyeceğini biliyordu. A-Kademesi salonuna geçtiğinde, masalardaki diğer öğrenciler ona yer açmak yerine aralarındaki mesafeyi kapattılar. Kimse burslu bir yabancıyla aynı masayı paylaşmak istemiyordu; zira sistemde "düşük sosyal geçmişe sahip olanlarla yakın temas" örtük bir risk faktörüydü.

Min-seo köşedeki boş bir masaya tek başına oturdu. Çatalını tabağındaki ete batırdığı sırada, cam bölmenin ardından alt katı izlemeye başladı.

Oradaydı. Yoon Do-hyun.

Do-hyun, sırtı kamburlaşmış, tek başına bir masanın köşesinde oturuyordu. Önündeki gri renkli besin bulamacını titreyen kaşığıyla ağzına götürmeye çalışıyordu. Sol bileğindeki kırmızı ceza ışığı aralıksız yanıp sönüyordu.

Tam o anda, B-Kademesinden üç son sınıf öğrencisi Do-hyun’un masasına yaklaştı. Çocuklardan biri, bilerek tepsisini Do-hyun’un masasının kenarına çarptı. Do-hyun’un tepsisi yere düştü, metal zemin üzerinde korkunç bir gürültüyle yuvarlandı ve gri yiyecek yerlere saçıldı.

"Önüne baksana, hayalet," dedi öğrencilerden biri alay ederek. "Zaten puanın sıfır, buralarda oksijen tüketmeye bile hakkın yok."

Do-hyun panikle dizlerinin üstüne çöktü, kırık gözlüğünü düzelterek yerdeki tepsiyi toplamaya çalıştı. Çevredeki hiç kimse kafasını kaldırıp bakmıyordu. Çünkü kurallar basitti: Sıfır puanlı birine yardım etmek, onun suçunu paylaşmak demekti.

Min-seo elindeki çatalı sıktı. Parmak boğumları beyazlaştı. Ayağa kalkmak, aşağı inip o çocukların önüne dikilmek istedi. Vicdanı göğüs kafesini parçalayacak gibiydi.

100.

Zihninde beliren dijital gösterge ayaklarını yere çiviledi. "Bunu yaparsan bursun yanar. Annene ne diyeceksin? Bir hiç uğruna her şeyi çöpe mi atacaksın?"

Tam o sırada alt katta beklenmedik bir şey oldu.

Geniş yemekhane kapısı tekmeyle açıldı. İçeri elinde bir elmayla Baek Ha-joon girdi. Ağır adımlarla, doğrudan Do-hyun’un yerlerde sürüklendiği masaya doğru yürüdü. Do-hyun’a zorbalık yapan üç öğrencinin tam karşısında durdu.

Elinden bir ısırık aldı, sonra elmayı zorba öğrencilerden birinin tam göğsüne fırlattı.

"Kendi çöplüğünüzde ötün," dedi Ha-joon, sesi yemekhanedeki tüm mırıltıları bastırarak. "Puanınız yetmişe düşünce siz de bu masalarda diz çökeceksiniz. O zaman kimin üstüne basacaksınız merak ediyorum."

Yemekhanenin tavanındaki alarm anında devreye girdi. Kırmızı acil durum flaşörleri dönmeye başladı:

"DİKKAT. 2-A SINIFI ÖĞRENCİSİ BAEK HA-JOON. YEMEKHANE DÜZENİNİ İHLAL VE FİZİKSEL TACİZ. CEZA: 15 PUAN. GÜNCEL PUAN: 55."

Ha-joon alarm sesine aldırmadan eğildi, Do-hyun’u kolundan tutup ayağa kaldırdı. Do-hyun titreyerek geri çekilmeye çalışsa da Ha-joon onu bırakmadı.

Cam bölmenin arkasından bu sahneyi izleyen Min-seo, kendi içindeki korkaklığın ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Ha-joon cezalardan korkmuyordu; oysa kendisi, cebindeki yüz puanlık kağıt parçası için insanlığını bir kenara bırakmaya başlamıştı bile.

Sahne 8: Kütüphanedeki Kesişme ve İlk Çatlak

Günün son dersi bittiğinde akademinin üzerine kurşuni bir sis çökmüştü. Min-seo, revir ve kütüphanenin bulunduğu eski doğu kanadına geçti. Burası, okulun diğer yerlerine göre daha az kamera barındıran, yüksek kitaplıkların ve eski cilt kokularının hakim olduğu tek yerdi.

Min-seo, tüzük kitaplarının bulunduğu koridorda bir köşeye çekilip defterini açtı. Sayfanın en üstüne titrek bir el yazısıyla yazdı:

> 1. Gün:

> Puan: 100.

> Kayıp: Kendime olan saygım.

> "Kendine bu kadar yüklenme, çaylak. Buradaki herkes ilk haftasında biraz kirlenir."

Min-seo irkilerek başını kaldırdı. Kitaplığın gölgesinden Ha-joon çıktı. Ceketini tek omzuna asmıştı, boynundaki kulaklıktan kısık sesli bir rock şarkısının ritimleri sızıyordu. Bilekliğindeki gösterge artık sarı değil, turuncuya yakın bir tondaydı: 55.

"Beni mi takip ediyorsun?" dedi Min-seo, defterini hızla kapatıp göğsüne bastırarak.

"Seni değil," dedi Ha-joon, yanındaki kitaplığa yaslanarak. "Sadece bu kalede hala nefes alan, içi tamamen boşalmamış birini görmeyeli uzun zaman olmuştu. Sabah sınıfta Seung-woo’ya verdiğin cevabı verirken ellerin titriyordu. Gördüm."

"Başka şansım yoktu," dedi Min-seo savunmaya geçerek. "Senin gibi kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biri bunu anlayamaz. Benim ailem bu burs için her şeyini ortaya koydu. Ben sıfıra düşersem, sadece ben değil, ailem de mahvolur."

Ha-joon’un yüzündeki alaycı ifade bir anlığına silindi. Gözlerinde derin, karanlık bir yorgunluk belirdi.

"Kaybedecek bir şeyimin olmadığını nereden biliyorsun?" dedi Ha-joon, sesi ilk kez bu kadar alçak ve sertti. "Bu okul, senden sadece puanlarını istemiyor Min-seo. Senden önce vicdanını, sonra arkadaşlarını, en sonunda da benliğini alıyor. O yüz puanı korumak için her gün bir parça daha eksileceksin. Ta ki Cha Seung-woo gibi içi boş bir robota dönüşene kadar."

Min-seo tam cevap verecekti ki, kütüphanenin ana kapısındaki sensör bip sesi çıkardı.

Ayak sesleri yaklaşıyordu. Ağır, ritmik ve kusursuz.

Cha Seung-woo, koridorun başında belirdi. Elindeki fenerin ışığı Min-seo ve Ha-joon’un üzerine vurdu.

"Ders saatleri dışında, farklı kademedeki öğrencilerin kütüphanenin izinsiz bölümlerinde temas kurması yasaktır," dedi Seung-woo. Işığı Min-seo’nun yüzüne tuttu. "Kang Min-seo. Yanındaki öğrenci Disiplin Konseyi tarafından yüksek riskli kategoridedir. Onunla burada ne yapıyorsun?"

Min-seo’nun nefesi kesildi. Bilekliği uyarı vermeye hazırlanıyordu. Ha-joon bir adım öne çıkıp Seung-woo’nun karşısına dikilmek üzereydi ki, Min-seo bu kez geri adım atmadı.

Gözlerini Seung-woo’nun gözlerine dikti. Artık kaçacak yer yoktu. Cheong-A’daki ilk gününün gecesinde, Min-seo kendi savaşının tam ortasında durduğunu anladı.

"Tüzük araştırması yapıyordum, Konsey Lideri," dedi Min-seo, bu kez sesi hiç titremeden. "Ve sistemin açıklarını öğrenmek için her kademeyi gözlemlemem gerektiğini düşünüyordum."

Seung-woo’nun gözlerinde ilk kez soğuk bir şüphe şimşeği çaktı. Ha-joon’un dudaklarında ise karanlığın içinde parıldayan hakiki bir tebessüm belirdi.

Oyun, Cheong-A Akademisi'nin kurallarıyla değil; bu üçlünün arasındaki görünmez savaşla yeni başlıyordu.

Sahne 9: Gece Devriyesi ve Kırık Işıklar

Kütüphanenin tavanındaki loş ışıklar, Seung-woo’nun siyah ceketindeki altın çelenk rozetinde soğuk pırıltılar bırakıyordu. Sessizlik o kadar yoğundu ki, havalandırma kanallarından sızan kuru hava bile Min-seo’nun kulağına bir fırtına gibi geliyordu.

Seung-woo elindeki feneri indirmedi. Işık huzmesi Min-seo’nun kararlı gözlerinden bir an bile ayrılmadı.

"Sistemin açıkları mı?" dedi Seung-woo, sesi kütüphanenin yüksek tavanında boğuk bir yankı yaptı. "Cheong-A'da açık yoktur, Kang Min-seo. Sadece kuralları esnetebileceğini sanan ve sonunda kırılan zayıf karakterler vardır."

Fenerin açısını hafifçe Ha-joon’a doğru kaydırdı.

"Yatakhanelere dönüş saati üzerinden yedi dakika geçti. Tüzük Madde 3, Fıkra 1: Sokağa çıkma yasağı ihlali. Baek Ha-joon, 5 puan düşüş. Kang Min-seo... İlk günün ve tam burslu statün gereği şimdilik sadece resmi ihtar. Şimdi ikiniz de kendi bloklarınıza dönün."

Ha-joon omuz silkti, cebinden çıkardığı sakızı ağzına atarak tek kelime etmeden yanlarından geçip gitti. Min-seo ise defterini göğsüne bastırıp başını hafifçe eğerek hızla çıkış kapısına yöneldi. Koridora adım attığı an ciğerlerine dolan soğuk hava, boğazındaki düğümü çözmeye yetmedi. Arkasında bıraktığı Seung-woo’nun bakışlarının sırtında bıraktığı ağırlığı hissedebiliyordu.

Sahne 10: Yatakhane Duvarları Arasında

Cheong-A’nın yurt binası, öğrencilerin dinlenmesi için değil, gözetimin gece de devam etmesi için tasarlanmış bir koğuş sistemini andırıyordu. Her odanın kapısında dijital bir panel vardı ve kapı kilitleri öğrencinin anlık puanına göre belirlenen saatlerde otomatik olarak devre dışı kalıyordu.

Min-seo, A-Blok’taki tek kişilik odasına girdiğinde kapı arkasından hidrolik bir sesle kilitlendi. Duvardaki gösterge 100 rakamını yeşil bir ışıkla yansıtmaya devam ediyordu.

Oda kusursuzdu; beyaz bir yatak, metal bir çalışma masası ve tavanda sürekli kırmızı ışığı yanıp sönen bir duman dedektörü kılığına girmiş kamera. Min-seo masanın başına oturdu, titreyen elleriyle üniformasının düğmelerini çözdü. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altı şimdiden morarmıştı.

Cebinde bir şeyin varlığını hissetti. Elini eteğinin cebine daldırdığında, parmaklarına sert, katlanmış küçük bir kâğıt parçası değdi.

Kütüphanede Ha-joon’un yanından geçerken fark ettirmeden cebine sıkıştırdığı bir nottu bu.

Min-seo kameranın kör noktasını hesaplayarak masanın altına eğildi ve kâğıdı açtı. Düzensiz, aceleci ama sert bir el yazısıyla tek bir cümle karalanmıştı:

> "Sistem seni korumuyor Min-seo, seni sadece diğerlerine karşı bir silah olarak kullanıyor. Gerçeği görmek istiyorsan, yarın gece 02:00'de eski kazan dairesine in. Do-hyun’un neden hayalete dönüştüğünü öğren."

> Min-seo kâğıdı avucunun içinde sıktı. Kalbi delicesine çarpıyordu. Kazan dairesine gitmek, doğrudan okuldan atılma ve bursun tamamen iptal edilmesi demekti. Ama gitmezse, bu kurşuni duvarlar arasında her gün kendi vicdanını biraz daha kaybederek bir kuklaya dönüşeceğini artık biliyordu.

Tam o sırada odanın hoparlöründen mekanik ve pürüzsüz bir ses yükseldi:

"Tüm öğrencilerin dikkatine. Işıklar kapatılıyor. Cheong-A, düzen içinde uyuyanlara başarı bahşeder."

Odadaki tüm ışıklar tek bir anda söndü. Karanlığın içinde yalnızca duvardaki yeşil 100 rakamı ve bilekliğindeki sensör parıldıyordu. Min-seo yatağına uzanıp tavana baktı; ertesi günün, Cheong-A'nın sahte düzeninde açılacak ilk büyük çatlağın başlangıcı olacağını biliyordu.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Katil Ravenwood’un sırları ismi daha yeni olduğu için henüz popüler değil acaba yorum yazarmısın ve eğer vaktin varsa bir kaç kere okur musun bölümleri umarım hayal ettiğin yerlere gelirsin kitabının devamını bekliyorum harika olmuş

    1Yanıt