New York’un üzerine çöken gri sabah sisi, mezar taşlarının üzerindeki çiyi daha da soğutuyordu. Blair, elindeki taze beyaz lilyumları Evelyn ve Richard Valenmore’un yan yana duran mermer mezarlarına bıraktı. Tam iki yıl olmuştu. İki koca yıl; hayatını kurtaran, ona bir isim ve bir ev veren o iki insanın devasa bir yangında kül olup gitmesinden bu yana geçen süre.
Duygusallığa yer yoktu. Blair sadece orada durdu ve rüzgarın mermer taşlar arasındaki ıslığını dinledi. Gözyaşları çoktan kurumuş, yerini çelikten bir iradeye bırakmıştı. “İyiyim,” diye fısıldadı sadece. Bu bir haberleşmeden çok, bir durum raporuydu. “Her şey planladığınız gibi gidiyor. Sizin kurduğunuz her şeyi koruyorum. Ve bugün, emanetinizi geri alıcam.”
Arkasında bekleyen siyah aracın kapısında David duruyordu. Yaşlanmıştı ama duruşu hala o günkü kadar dimdikti. David, mezarlıktaki sessizliği bozmadan Blair’e yaklaştı. “Gitme vaktimiz geldi küçük hanım. Daniel Bey ve yönetim kurulu sizi bekliyor. Ve biliyorsunuz, Daniel Bey bekletilmeyi sevmez.”
“O zaman bugün en sevmediği gün olacak David,” dedi Blair ve mezarlıktan ayrılıp arabaya bindi.
Kayıtlar da şöyle yazıyordu: Valenmore Malikanesi’nde çıkan ve sebebi asla tam olarak aydınlatılamayan o feci yangın, New York’un en saygın çiftini uykularında yakalamıştı. Geride sadece o gece bir okul gezisi sayesinde hayatta kalan Blair kalmıştı. Reşit olmadığı için devasa Valenmore İmparatorluğu, geçici olarak Richard’ın hırslı kardeşi Daniel’ın ellerine bırakılmıştı. İki yıl boyunca Daniel, bu mirası kendi malı gibi yönetmişti.
Şirket binasının devasa cam cephesi güneş ışığını yansıtırken, Blair asansörden indiğinde her adımının zeminde yankılandığını duyabiliyordu. Doğruca en üst kattaki o meşe kapılı odaya yürüdü. İçeride Daniel Valenmore ve oğlu, Blair’in kuzeni Marcus oturuyordu. Daniel, Richard’ın koltuğuna yayılmış, sanki o koltuk her zaman onunmuş gibi oturup purosunu tüttürüyordu.
“Blair, canım…” dedi Daniel, sahte bir şefkatle. “Mezarlıktan geliyorsun sanırım. Yas tutmak için güzel bir gün ama bugün burada olman işlerimizi zorlaştırıyor. Yönetim kuruluyla önemli bir toplantımız nerdeyse başlamak üzere.”
Blair, masanın en başına, Daniel’ın tam karşısına oturdu. “Merak etme amca , artık o önemli kararları senin yerine büyük bir zevkle ben alırım. Bugün reşit olduğum ilk gün ve vasiyetnamenin şartları gereği yetki devri için buradayım.”
Daniel, purosunu yavaşça kültablasına bastırdı. Marcus’un bıyık altından güldüğünü gördü. “Yetki mi? Blair, tatlım… Sen hala liseli bir ergensin. Dosyaları bile nasıl okuyacağını, borsa endekslerini nasıl takip edeceğini bilmezken bu devasa holdingi nasıl yöneteceksin? Richard yaşasaydı, bu sorumluluğu henüz senin omuzlarına yüklememizi asla istemezdi.”
“Babam yaşasaydı,” dedi Blair, sesindeki buz gibi ton Daniel’ın gülüşünü bıçak gibi kesti, “o koltukta senin oturduğunu gördüğü an güvenliği çağırırdı.”
Marcus öne atıldı. “Haddini bil Blair! Babam bu şirketi iki yıldır batmaktan kurtarıyor. Sen sadece bir mirasçısın, yönetici değil.”
“Batmak mı?” Blair elindeki ince dosyayı masanın ortasına fırlattı. “İki yıl boyunca çocuk olduğumu düşünüp beni kandırabileceğini sanmanız çok komikti ama hepsinin fardındaydım. Siz arka kapılardan yürüttüğünüz yan şirketlerle Valenmore bütçesini hortumlayabileceğini mi sandın amca. Ama unuttuğun bir şey var; ben sadece liseli bir ergen değilim. Ben bu şirketi yoktan var eden gerçek valenmoreların çocuğuyum.”
Daniel’ın yüzündeki o güvenli ifade yavaş yavaş çatlamaya başladı. Blair devam etti: “Cayman Adaları’ndaki hesabına aktardığın o altı milyon doların, paravan şirketler üzerinden kestiğin hayali faturaların hepsinin dökümü burada. David, lütfen belgeleri sunar mısın?”
David, koltuğunun altındaki kalın dosyayı masaya bıraktı. “Hepsi burada Daniel Bey. Islak imzalı raporlar, banka dökümleri ve... Richard Bey’in bizzat bana bıraktığı gizli talimatlar.”
Daniel yerinden hışımla kalkıp Blair’in üzerine yürüdü. Yumruğunu masaya vurdu. “Sen kim olduğunu sanıyorsun küçük yılan! Bu şirket benim soyadımın üstünde yükseliyor! Seni sokağa atarım!”
David aniden Daniel ile Blair arasına girdi, vücudunu bir kalkan gibi kullanarak soğukkanlılıkla konuştu. “Sakin olun Daniel Bey. Blair Hanım artık bu mülkün yasal sahibi ve yönetim kurulu başkanıdır. Ve ben, onun güvenliğinden sorumlu olduğum sürece değil dokunmanıza, sesinizi yükseltmenize bile izin vermeyeceğim.”
Blair sakince arkasına yaslandı. “Şimdi amca hayır, Daniel iki seçeneğin var. Ya bu önündeki feragatnameyi sessizce imzalar ve 'danışman' sıfatıyla küçük bir emekli maaşına razı olursun, ya da on dakika sonra bu odadan kelepçelenerek çıkarsın. Seçim senin, ama acele etsen iyi olur; polislere ne zaman gelmeleri gerektiğini henüz söylemedim."
Daniel’ın elleri titremeye başladı. Marcus babasına baktı ama onda da hiçbir çıkış yolu göremedi. Daniel dişlerini sıkarak kalemi aldı ve belgeleri imzaladı.
Blair ayağa kalktı. Şirketin anahtarları ve yetki belgeleri artık elindeydi. “Şimdi,” dedi kapıya yönelilirken, “ikiniz de eşyalarınızı toplayın. Odalarınız yarın boşalmış olsun. Ve marcus, o masadaki kristal seti bırak, o sana ait değil.”
Dışarı çıktığında saatine baktı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. “David! İlk derse on beş dakika var! Ve Bay Miller geç kalanlardan nefret eder!”
Siyah araç New York trafiğini bir hayalet gibi yararak ilerledi. Okulun kapısında indiğinde Blair, asaletini ve ciddiyetini bir kenara bırakıp koridorlarda koşmaya başladı. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Saçları hafifçe dağılmış, nefes nefese kalmıştı. Sınıfın kapısına geldiğinde bir an durup üstünü başını düzeltti, o ağırbaşlı Blair maskesini yüzüne yerleştirmeye çalıştı ve kapıyı açtı.
Bütün sınıf, özellikle de en arka sırada sırıtan Gideon Baskerville, Blair’in bu nadir görülen dağınık ve aceleci haline şaşkınlıkla baktı.
“Geç kaldığım için özür dilerim hocam,” dedi Blair, ciğerlerine giden havayı kontrol etmeye çalışarak.
Gideon, yerinde hafifçe doğrulup saatine baktı ve Blair’e fısıldadı: “Vay canına Valenmore, şirketleri üstüne alırken amcanı mı boğdun yoksa sadece trafiğe mi yenildin? Pek senin tarzın değil bu telaş.”
Blair ona cevap vermedi ama sırasına otururken içindeki o zafer duygusu, az önceki yorgunluğunu silip süpürmüştü. Artık Blair Valenmore tam anlamıyla geri dönmüştü