İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 19 · 18 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 19

CHAPTER:15

KURŞUN

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Robbie yatağın ucunda, uyumaya devam eden Elizabeth’i izliyordu. Huzurla, bir günbatımını izler gibi izliyordu onu. Düzenli nefes alıp verişi, yüzünü örtmeye çalışan saçları, çarşafın altında nefes alıp verişiyle inip kalkan omzu... Her şeyi dikkat çekiciydi. Yüzü parlıyordu, sakindi.

Ona bakarken bunun kendisi için ne kadar yeterli olduğunu fark etti. Farklı olarak geçen tek şeyin Elizabeth’le yaşadığı farklı şeyler olmasını istiyordu sadece. Mesela yarın çarşafın rengi farklı olsaydı, seneye belki evdeki mobilyalar değişebilirdi, diğer sene belki yaşadıkları ev değişseydi, yirmi yıl sonra ikisinin de saç renkleri değişseydi.

İstediği değişimler bunlardı. Uzamasını istediği günler onunla olduğu günlerdi, uzamasını istediği geceler yine onunlayken olanlardı. Düşünürken Elizabeth’in başını yavaşça hareket ettirdiğini gördü. Yavaşça açtı gözlerini. Kendisine baktı, sakin bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Dünyanın en güzel renge sahip gözleri ve onları süsleyen kirpikleri... Her baktığında nasıl çıldırtacak güzel olduğuna şaşırıyordu zaten.

Robbie sessizce üzerine eğilip “günaydın” diye seslendi ona ve açıkta kalan omzunu öptü.

Elizabeth doğrulup saçlarını bir araya topladı başını onun göğsünün üzerine koydu.

Uykulu bir sesle cevapladı:

-Günaydın.

İkisinin kalp ritimleri birbirini taklit ediyordu. Bir süre hiç konuşmadan öylece durdular.

Elizabeth, kafasını kaldırmadan ona sordu:

-Bugün gitmesen olmaz mı?

Robbie kapalı gözlerini açıp onun göğsünün üzerindeki elini avuçlarının arasına aldı.

-Gitmem gerek.

Diyerek yanıtladı.

Elizabeth göğsüne daha çok gömüldü.

-Zaten öylesine sormuştum.

Yanından kalkıp gidecekken odayı dolduran kokuları fark etti. Kahve ve zeytinli ekmek kokusu baskındı.

Hızla ayağa kalkıp bahçeye çıktı. Masada harika bir kahvaltı bekliyordu. Her renkten yiyecek vardı adeta. Taze meyve kokuları da dahil olunca huzurlu bir tablo çıkmıştı ortaya. Odaya geri dönüp yatağın üzerine, Robbie’nin yanına oturdu. Gülümseyerek sordu.

-Kahvaltı hazırlayıp tekrar uykuya mı daldın?

-Sen uyanmayınca geri döndüm yatağa.

Gözlerinin içine gülümseyerek bakıp kendisine çekti ve sarıp sarmaladı onu.

-Sen uyurken seni izleme şansını nasıl kaçırırım?

-Gösterinin yorgunluğunu attım sanırım. Uyansaydım beraber hazırlardık.

Konuştuğu sırada dudaklarını omzuna götürmüş, onu dinliyordu. Elizabeth bu anı içine çeker gibi derin bir nefes aldı.

Robbie, dudaklarını hala onun omzundayken bakışlarını bir an ona doğrulttu.

-Elizabeth?

Elizabeth ona bakıp ellerini saçında gezdirmeye başladı.

-Uyurken gözlerini açtığın anda, her dokuduğunda, her baktığında kalbim sana doğru gelmek istiyor sanki. Sen içinde olduğun halde sana koşmak istediğini fark ediyorum, sana dair her şeyde yapıyor bunu.

Daha sıkı sarıldı ona.

-Her seferinde söylemek istiyorum sana: seni çok seviyorum ben. Sana sığındığım her gün mutlu olacağım, ne kadar kötü günler geçirsem de kötü veya iyi kararlar verip her seferinde sonuçların katlandığım gibi, nefes alır gibi sana sığınıp mutlu olacağım.

Saçlarını okşamaya devam ediyordu. Kalbi hızlandı, onun geniş omuzlarına sarıldı iki eliyle.

-Biliyor musun ben de seni çok seviyorum.

Gülümsediler.

Konuşmasına devam etti:

-Sen her sarıldığında kalbim hızla çarpmayı bırakmayıp patlayacak, öleceğim zannediyorum. Ama beni bıraktığında iyileşmişim diyorum, bana sarıldığı an iyileşmişim.

Robbie, huzur dolu bir gülümsemeyle karşılık verdi sözlerine.

-Peki, şimdi gidelim. Yoksa kahvaltı süremiz azalacak.

O hazırlanmaya başlarken Elizabeth de kalktı ve bahçede keyifli bir kahvaltının ardından kahvelerini içerlerken yan bahçedeki küçük gölete çevirdi gözlerini.

Şaşkınlıkla haykırdı:

-Burada gölet mi vardı?

İyice inceledi.

-Hem de kuğular var içinde. Ah, çok güzeller.

Üçüncü kuğu küçük sazlığın arkasından çıkıp kendini gösterdi.

-Bir tane daha varmış.

Robbie onunla birlikte gölete bakıp gülümsedi.

-Kuğuyu görünce daha fazla sevindin ama değil mi? Onunla bir bağın olduğun için...Kuğulardan biri sensin artık, ona bakınca seni düşüneceğim.

Gülümseyerek onları izlemeye devam etti.

-Sonradan çıkıp gelen kuğu... O da sensin. Sürekli gidiyorsun, şimdi de mesela.

-Ama sonuçta geri geliyorum.

Ona bakarak gülümsedi.

-Evet geliyorsun.

Biraz daha seyrettikten sonra ağaçlara ve çiçeklere çevirdi bakışlarını. Robbie ise göleti izlemeye devam ediyordu. Hala oraya bakarken sakin bir ses tonuyla sordu:

-Peki küçük kuğu?

Elizabeth gölete tekrar bakıp onun söylediği cümleyi düşününce hiçbir rşey söylemedi. Kulaklarının kızardığını hissetti. İkisi de bir süre konuşmayınca Elizabeth onun nöbette olduğu gece buraya, onun yatağına gelip uyumaya çalıştığı anlarda aklında olan şeyi hatırladı. Utançla, istemsize gelecek hayali kurarken o az önce söylediği şeyi gayet rahat bir biçimde söylemişti.

-Ara ara onları izlemeyi seviyorum. Biliyor musun orada aslında sadece iki kuğu vardı.

Elizabeth merakla sordu:

-Yavruları sonradan...

-Hayır, bu üçü tamamen başka bir aile. O olanı hatırladıkça şaşırıyorum. Bir sabah birinin öldüğünü fark ettim. Komşu da fark etmiş olacak ki gelip ölen kuğuyu oradan çıkardı. Beni bakarken görünce de diğerini gösterip onun da kısa zamanda öleceğini, ben nedenini sorduğumda da onların eşinin ölümüne dayanamadıklarını, kısa zamanda kalbi kırıldığı için onların da öldüklerini söyledi. Tabi sonraki günlerde gölet boş kaldı. Daha sonra iki kuğu daha aldı. Onları izlemeyi seviyordum ama eskisi gibi olacağından ara ara endişeleniyordum. Sonra yine burada oturduğum bir sabah şu küçük kuğunun aralarına katıldığını fark ettim. Neden bilmiyorum, mutlu olmuştum.

Elizabeth, duyduğu hikaye karşısında hem hüzünlenmiş hem mutlu olmuştu.

-Çok garip...

-Bence de öyle.

Bir süre sustular. Robbie ona bakıp gülümsedi. Ayağa kalkınca Elizabeth de ayaklandı.

-Artık gitmem gerek. Sen bir süre dinlenmelisin. Son günler senin için çok yoğundu.

Kapıdan içeri girecekleri vakit son bir kez gölete baktılar. Elizabeth yine saklanıp tekrar gelen kuğudan bahsetti.

-Ama geri geliyor. Hem gelmemesi mümkün değil. Birbirlerinin yokluğuna dayanamazlar, söyledim.

Ona gülümseyerek karşılık verdi. Son bir kez birbirlerinden habersiz, küçük kuğuya bakıp içeri girdiler.

Bu anının üzerinden bir yıla yakın zaman geçmişti.

Elizabeth akşam saatlerinde Robbie’nin evine girdi. Robbie kapı sesini duyunca çalışma odasından koşarak salona geldi, Elizabeth paltosunu çıkarıp askılığa asınca kendisine çekip sarıldı ona.

-Nihayet! Bir haftadır seni göremiyorum.

Elizabeth biraz sonra ondan ayrılıp koltuğun üzerine oturdu. Yorgun görünüyordu. Robbie bunu fark edince mutfağa ona kahve yapmaya gitti. Elizabeth ona seslendi:

-Kafeinsiz yap lütfen. Biraz uyumak istiyorum.

-Jane nasıl? Charles hala gelmedi mi?

Elizabeth tokayla tutuşturduğu saçlarını çözüp koltuğa uzandı. Yorgundu.

-Hayır, hala gelmedi. Sinirleri çok bozuk.

-Bugün yanında kim var?

-Açıkçası kimse yok. Charles’ın annesi hala dönmedi şehre. Annesi hastaymış, yani her şey üst üste geliyor. Biraz seni görmeye geldim, geri döneceğim. Korkuyorum, hamileliği riskli dediler biliyorsun. Yanında bakıcılar var o kadar.

Robbie kahveleri masanın üzerine bırakıp yanına oturdu. Ona bakıp gülümsedi.

-İyi ki geldin, seni özledim.

Uzanıp kahvesini eline alıp içmeye başladı.

-Charles’ın iki gün gelmemesi bile sinirlerini bozuyor. Sürekli onu yatıştırmaya çalışıyorum, uyumayıp onu bekledi dün gece. Akşamüstü uyuyunca da boşluktan yararlandım.

Robbie eliyle onun saçlarını düzeltti, öpüp kokladı. Elini bu sefer boynuna götürdü.

-Yorgun görünüyorsun. Bunun bütün sebebi Jane mi? Çünkü sadece iki gündür Charles yok. Sen bir haftadır yoksun ortada.

Yüzünü ona yaklaştırdı.

-Neden yoksun?

Elizabeth kendisini ondan uzaklaştırdı, o, bunu garip karşıladı. Yorgun olduğu için üzerine gitmek istemedi.

Elizabeth koltuğa yaslanıp kaçamak bakışlarla ona baktı. Onu öylesine özlemişti ki, ondan hiç ayrılmak istemiyordu.

Sadece “Yalnızca bir hafta gelmedim Robbie.” demekle yetindi.

Robbie olduğu yerde ona baktı. Söylemekle söylememek arasında gidip geldi ama söyledi:

-Farkında değilsin sanırım ama biz on beş güne yakın süredir doğru düzgün böyle oturup konuşmuyoruz.

Cevap vermedi.

-Bir sorun varsa, canı sıkan bir şey varsa çözmeye çalışayım, söyle yeter ki.

Gülümsedi.

-Öyle bir şey yok.

Dedi ve kahvesini masaya itip arka bahçeye gitti.

Bir sene önceki günü hatırladı ve yan bahçedeki gölete baktı. Boştu. Ev sahibi taşınınca onları da alıp götürmüştü yanında.

Robbie yanına gitmedi. Oturduğu yerde onun geri gelişini bekledi. Geri gelince yatak odasına gidip üzerini değiştirdi ve yatağa uzandı. Onu öyle görünce rahat bırakmak istedi, dinlenmesini ve yorgunluğu her neyse atmasını istiyordu.

Ama duramadı, onunla onun söylediğinin aksine çok uzun süredir konuşmuyordu sanki. Gidip yastığına yaslandı ve eline kitabını alıp okumaya başladı, belki kendisi konuşmak isterdi ve o, onun konuşmasını bekleyecekti.

Çok geçmeden gözlerini açtı. Robbie arkasında olduğu için bunu göremedi ama o seslendi:

-Robbie? Bana sarılır mısın?

Bunu duyunca gülümsedi, uzanıp sımsıkı sarıldı ona.

-Ama çok sıkıyorsun.

Robbie bu sırada eğilmiş, onun yüzüne ve boynuna küçük öpücükler konduruyordu.

-Umurumda değil, özledim seni. Bir süre idare et.

-Özür dilerim.

-Böyle yapmayacağını biliyorum, bir şey olduğuna da eminim. Ama senin söylemeni bekleyeceğim.

Doğrulup yüzünü kendisine çevirdi.

-Mutsuz olduğunu hissediyorum sevgilim. Umarım yanılıyorumdur.

Elizabeth geri dönüp yastığa tekrardan başını koydu.

-Yanılıyorsun.

Sessizlik çökünce Robbie’nin kollarının arasında huzurla dinlendiğini hissetti. Hiçbir şey düşünmeden kendisini rahatlatmaya çalıştı. Karnının üzerinde ellerini okşarken sordu:

-Charles çok iyi bir baba olacak değil mi? Belki gördüğüm en iyi baba olur hatta.

Robbie kapalı gözlerini açıp düşündü, onu onayladı.

-Onun için o kadar hevesli ki... Odası tamamen hazır, onun doğmasını bekliyor. Görsen o kadar güzel şeyler aldı ki Robbie. Bisikleti bile var.

Gülümseyerek dinliyordu onu.

-Jane ve Charles birbirlerini buldukları için çok şanslılar. Bebekleri mutlulukla büyüyecek, eminim.

Robbie gözlerini açmadan saçlarını öptü.

-Biz de birbirimizi bulduğumuz için şanslıyız.

Bir an düşündü.

-Evet, öyle.

Diyerek yanıtladı onu.

Sabah uyanınca Robbie, hala kollarını ona sarılı tutuyordu. Uyuyordu. Başını biraz geri çevirip onu uyandırmamaya çalışarak yüzüne baktı, kaldı. Hayatında âşık olup olabileceği tek adam... Her seferinde ona dönecek, hiçbir şey değişmeden kollarını ona saracaktı. Düzenli nefes alışverişlerini sonra kalbini dinledi. Ona bakınca içindeki korku en başta kayboluyor, sonra daha büyük bir şiddetle geri geliyordu.

İkisi de kalmış, kahvaltı yaparlarken kapı hızla vurulmaya başladı. Korkuyla ayağa kalkıp kapıya koştu. Robbie kapıyı açtı ve gelenin iki asker olduğunu gördüler.

Onlar sormadan askerlerden biri aceleyle konuşmaya başladı:

-Efendim Bayan Jane’i az önce hastaneye götürdüler. Sancılarının arttığını söylediler biz de onları gönderip buraya size haber vermeye geldik.

Elizabeth aceleyle içeri girip paltosunu eline aldı.

-Charles’ın haberi var mı? Bebek sadece yedi aylık sayılır, sancıları nasıl başlamış olabilir?

Hızla ve korkuyla onların aracına binecekken Robbie de kapıyı kapatıp ona eşlik etmek istedi.

-Erken doğum olabilir Robbie, ne yapacağız Charles da yok.

Robbie de anne ve bebek için çok endişelenmiş, ne düşüneceğini bilemiyordu.

-Önce gidip ne olduğunu öğrenelim. Belki doğum değildir.

Araç hareket ettiği sırada Elizabeth başını ellerinin arasına almış dualar ediyordu.

-Doğum riskli demişlerdi, keşke onu yalnız bırakmasaydım.

-Elizabeth, lütfen kendini suçlama, daha ne olduğunu da bilmiyoruz. Hem Jane yalnız değildi.

Hastaneye varır varmaz Elizabeth araçtan koşarak hastaneye girdi. Robbie de onun ardından koşuyordu. Hemşirelerden bilgi almak için hepsine Jane’i sormaya başladılar. Sonunda biri onu doğumhaneye aldıklarını, erken doğum yaptığını söyledi.

Elizabeth sıkıntıyla sandalyeye çöktü. Robbie de bunu duyunca onun kadar endişelenmişti.

-Daha çok küçük Robbie, nasıl olacak? Charles yok, ne yapacağım ben?

Robbie ellerinden tutup onu sakinleştirmeye çalıştı.

-Biz varız, bebek sağ salim doğacak. Annesine ve babasına çabuk kavuşmak istiyor belki de.

Hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Hastanenin yoğun kokusu başını döndürüyor, kapı açıldıkça Jane’in çığlıklarını duyması onu çok kötü etkiliyordu.

Dört saat kadar vakit geçmiş olmasına rağmen bebek de anne de doğumhaneden çıkmamıştı. Robbie ara ara bahçeye çıkıp askerlere Charles’ı soruyordu. Sekizinci saatte ikisinin de sinirleri bozulmuştu, hiçbir şey olmuyor, doğum devam ediyordu. İçeriden gelen bir hemşire, Jane’in Elizabeth’i görmek istediğini, bir dakika kadar da olsa görüşmeye izin verdiklerini söyledi. Elizabeth, korku içinde ayağa kalktı. Robbie’ye bakıp içeri girdi. İçerideki koku , maskesi olmasına rağmen çok kötü etkiledi onu. Hemen çıkmak istese de devam etmeliydi.

Jane’in halini görünce kalakaldı. Zavallı kadın ter ve gözyaşı içindeydi. Elizabeth’i görünce daha çok ağlamaya başladı. Elizabeth, gözleri yaşlı bir biçimde onun elini tuttu. O bir şey söylemeden Jane konuştu:

-Elizabeth... Charles hala gelmedi mi? Ona doğumun başladığını söylediniz değil mi?

-Lütfen kendini ve buradan bebeğinle çıkmaya odaklan, lütfen üzme kendini. Askerler burada hep, ona söylemişlerdir. Buraya gelecektir, eminim. Sadece rahat ol. Biz Robbie ile burada olacağız, yalnız değilsin tamam mı?

Daha fazla orada bulunmaması gerektiği için kapıdan dışarı çıkacaktı ki Jane ona seslendi:

-Elizabeth!

Elizabeth ona döndü.

-Bebeğim birazdan doğacak, hissediyorum. Onun ismini hala belirlememiştik. Ama ona Charles ismini vereceğim. Ömür boyu oğlumuza seslendikçe doğumda yanımda olmayışının cezasını çekecek, çünkü ona hep doğurduğum çocuğun adıyla bunu hatırlatacağım.

Elizabeth, gözyaşları içinde gülümsedi.

-Öyle olsun, Charles bunu hak etti.

Dışarı çıktığı an onu bekleyen Robbie’ye doğru koşarak sarıldı ona. Robbie ise düşünceliydi.

Birkaç dakika sonra dışarı çıktıklarında askerler koşturarak Robbie’ye durumu bildirdiler.

-Yüzbaşım, Yüzbaşı Charles’ın yerini bulduk. Söylediğiniz kişiyi de teyit ettirdik.

Robbie merakla sordu:

-Sonuç?

-Evet efendim. Doğru.

Elizabeth bunları anlamamıştı. Panikle sordu:

-Charles’ın yeri zaten belli değil miydi? Küçük bir operasyona gitmişti.

Robbie ona hiçbir şeyi belli etmemeye çalışmak istedi ama neler olacağını göremiyor, endişeyle hızla düşünmeye çalışıyordu.

Robbie söylemeyince askerlere yaklaşıp sordu:

-Siz Charles’a hizmet ediyorsunuz, dolayısıyla bana. Ağabeyim nerede?

Robbie’ye bakınca susmaya devam ettiler. Robbie onlara emir verip onlarla beraber yürümeye başladı.

-Robbie, bunu bana yapamazsın. Merak içinde deliririm, lütfen söyle.

Durup ona baktı.

-Tamam bak, öncelikle Charles tehlikede değil bundan eminim. Sadece bu sabah onun...

-Devam et, söyle. Bu durumda saklayamazsın. Gideceksen hemen git, hemen gitmek için de anlat.

-Charles’ı birkaç kişi kaçırmaya kalkmış. Helikopteri sınırdan uçurtmuşlar.

-Nereye gitmişler?

Robbie sakince ellerini tutup konuştu:

-Fazla uzakta değiller, onu alıp geleceğiz. Bak tehlikede değil. Olsa şimdiye kadar gitmiştim zaten, beni biliyorsun. Senin doğumhaneden çıkmanı beklemezdim.

Elizabeth’in bakışları o an değişti. Endişeden daha büyük bir endişeye... Ama bu sefer Charles için değildi.

-Güvende olduğuna nasıl eminsin?

Askerlerin içine bir asker daha başka bir araçtan inip dahil oldu. Birden diğer askere seslendi: “General Green kaçırtmış doğru mu?

Elizabeth bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Robbie’ye baktı. Söyleyen askere kızdığı belli oluyordu. Bakışlarını kendisine bakan Elizabeth’e cevirdi.

-O Charles’ zarar vermez. Sadece onu yanına çekmek istiyor. Gidip Charles’ı bıraktıkları yerden alacağız o kadar.

Elizabeth korkudan düşünememişti ama kendine geldiğinde gözyaşları hızla akmaya başladı.

Robbie gitmeye yeltendi. Bir iki adım kadar uzaklaşmıştı ondan. O ise bağırdı:

-Sen gitme Robbie.

Robbie şaşkınlıkla dönüp ona baktı.

-Charles için çok endişeleniyorum, merak ediyorum ama babam Charles’a zarar vermez. Kaçırsa da bırakır, hiçbir şey yapmaz ona.

Korkuyla yutkundu, sonra devam etti:

-Ama sana yapar.

Robbie bunu reddetti.

-Hiçbir şey olmayacak, gitmem gerek.

-Hayır, gidemezsin. İstemiyorum.

Korkuyla ona bakıp ağlıyordu.

-Geç kalıyoruz, onu alıp buraya getireceğim.

-Gitme Robbie, babam seni bana sağ göndermez. Hem de bu kadar yakınken...Yalvarırım gitme!

-Korkuların yersiz şu anda. İki düzineden fazla askerle gidiyoruz.

Arkasını dönüp tekrar giderken Elizabeth gözyaşları içinde son kez seslendi ona:

-Gitme! Hamileyim ben!

Robbie, sırtı ona dönük, durduğu yere çakılır gibi kaldı ve söylediğini bir süre idrak edemedi. Yavaşça arkasını döndü. Gözyaşları içinde bunu söyleyen, canından çok sevdiği kadına baktı.

O ise sakince devam etti:

-Hamileyim.

Robbie yavaşça ona doğru yürüyüp tam önünde durdu:

-Elizabeth...

Islak gözleriyle ona baktı.

Robbie, dünyanın diğer kısmını algılayamıyor, onun için sadece karşısında o, hareket ediyordu.

Kendine gelmeye başlayıp şaşkınlıkla gülümsedi.

-Hamilesin. Sen...

İstemsizce karnına baktı.

Şaşkınlıkla gülümsemeye devam ediyordu.

Elizabeth gülümsemiyor, sadece ağlamaktan kızarmış yüzüyle ona bakıyordu. Robbie askerlere başıyla “siz gidin” işareti yapıp tekrardan ona döndü.

Hızlı bir hamleyle ona sarıldı.

-Bebeğimiz olacak öyle mi?

Sevinçle gülmeye başladı.

-Olağanüstü bir şey bu!

Ondan ayrılıp elleriyle belini kavradı.

-Tamam gitmiyorum bak. Gitmeyeceğim de burada seninle, hayır sizinle kalacağım.

Onu bırakıp etrafına baktı, sonra ellerini alnına götürüp tekrar ona döndü. Hala tepkisizdi.

Birdenbire ağlamaya başladı. Robbie ona yaklasıp onu anlamaya çalıştı. Ağlarken ellerini şakaklarına götürüp gözlerini kapattı.

-Nasıl yaparız bu hatayı? Nasıl?

Robbie, onun bunu söylediğine inanamadı. Şaşkınlıkla yüzüne baktı.

-Hata mı? Buna nasıl hata dersin?

-Korkuyorum. Çok korkuyorum Robbie. Deliriyorum korkudan.

-Neden korkuyorsun?

-Olacak bütün ihtimallerden...

Robbie yaklaşıp onun ellerini tuttu ve ellerini, saçlarını, yüzünü sırayla öptü.

-Şu an sadece mutlu olmak istiyorum. Kötü olan hiçbir şey bu mucizeyi solduramaz.

Elizabeth bunu duyunca günlerdir yenemediği korkusunu kırmaya başladı. Gözlerini ona çevirip baktığında yüzünde muhteşem bir sevinç gördü. Elleri, ayakları rahat durmuyor, ne yapacağını şaşırıyordu. Bir an umutlandı.

Robbie gülümseyerek elini onun karnına götürdü.

-Minik bir kuğumuz olacak Elizabeth, bu harika.

Elizabeth bunu duyunca gülümsedi.

O, sevinçle gözlerini kapatıp açtı.

-Bu his, dünyada daha önce hiçbir olayda tatmadığım bir his. Farklı tadı var, kokusu var.

Elizabeth bakarken kendisini düzeltti.

-Tabii sana olan aşkımın da öyleydi. En baştan canlı bir duyguydu, katlanarak artıyor demek ki. Sevgi, aşk katlanarak artıyormuş.

Elizabeth, onun bunu duyunca bu kadar şapşallaşacağını tahmin etmemişti. Bir de kıskanmasın diye kendini açıklıyordu. Hızla gülmeye başladı. Bu adam onu her koşulda mutlu ediyor, endişelerini ondan uzaklaştırıyordu.

O gülünce Robbie tam anlamıyla mutlu bir şekilde elinden tuttu ve hastanenin içine girdiler. Her ne kadar sevinç başına vursa da Jane’i merak ediyorlardı. Hala doğum yapmaya çalışıyordu ve bu durum ikisini düşüncelere soktu.

Elizabeth hüzünle fısıldadı:

-Çok acı çekti, böyle olacağını en başından beri tahmin dahi etmemiştik Charles’ın burada olmayacağını da...

Robbie onun hastaneye geldiklerinden itibaren kokuyu sevmediğini söylemesi, her fırsatta dışarıya çıkmaya çalışmasına şimdi daha çok anlam vermeye başladı.

-İstersen dışarıda bekleyelim, ne dersin?

Elizabeth zaten bunu istiyordu. Önüne geçip hastanein dışına yürümeye başladı. Hastanenin önündeki banka oturdular. Robbie’nin yüzüne aynı sevinç tekrar yayılmış, arttıkça artıyordu.

Bir an durup düşündü.

-Bu arada... Hamile olduğunu ne zaman öğrendin?

Elizabeth ondan çekinerek hafif bir sesle cevap verdi:

-İki hafta önce.

Robbie şaşkınlıkla ona baktı.

-İki haftadır bunu bana söylemedin öyle mi? İlk hafta evin içinde düşünceli düşünceli dolandın, sorduğum her seferde geçirtirdin. Diğer hafta eve gelmeyi kestin.

Ona yaklaştı ve anlamaya çalıştı.

-Neden uzaklaştın böyle?

Derin bir nefes alıp verdi.

-Bilmiyorum Robbie. Ne düşüneceğimi bilemedim. Şüpheye düşüp öğrenmeye çalıştığımda içimde sadece telaş vardı. Sana bakıp düşündüğümde bazen sevinç alıyordu onun yerini. Öğrendiğimdeyse gerçekten ne düşüneceğimi bilemedim. Kesin olan tek şey artık hayatımın yeni bir dönemine girecek olmamdı.

-En başından bana söyleseydin ve birlikte öğrenseydik tüm bu karmaşayı yaşamazdın.

Cevap vermedi. Birkaç dakika durduktan sonra Robbie yine sordu.

-Peki kaç aylık? Cinsiyeti...

-O daha belli değil. Çünkü daha küçük, yalnızca iki aylık.

Bunu duyunca gözleri yaşlandı. Kirpiklerinin arasından sıcak sıcak akıp gitmeyi bekliyorlardı. Kalbindeki duygular hızla değişiyor, her yeni gelen bir öncekinden daha güçlü ve daha sevecen oluyordu.

Elizabeth ona bakınca gözlerinin yaşardığını fark etti. Başını önüne eğip gözlerini kapattığı an birkaç damla yere düştü. Onu öyle görünce daha da duygusallaştı ve zaten nemli olan gözleri daha da nemlendi. İki haftadır bulutların üzerinde yürüyordu sanki, gerçekten ne hissettiğini bile tam olarak anlamadığı duyguları şimdi netleşmeye başlamıştı.

-En başından söylemediğim için özür dilerim, senin de benimle aynı anda bilmeye hakkın vardı. Ama söyledim ben...

Robbie devamını dinlemeden sarıldı ona Kalbi hızlı hızlı atıyordu.

-Sen bana bu hisleri yaşattın. Ben, ben çok mutluyum. Gerçekten çok mutluyum. Sana kızamıyorum bile, seni anlıyorum. Seni çok seviyorum.

-Ben kendime kızıyorum zaten. Sana söyleseydim bunun kötü bir fikir olmadığını anlardım. Yanımda sen varken neden o kadar korkmuşum diye düşünüyorum şimdi.

-Hayır kötü bir fikir olamaz. Çünkü o kadar güzel ki kötü kelimesi yanına yaklaşamıyor bile.

Elizabeth elini onun yüzüne götürdü ve gülümseyerek baktı.

-Robbie... Gerçekten kızgın değilsin bana değil mi?

Robbie düşünür gibi yaptı ve sakince cevap verdi.

-Değilim, sana iki hafta önce bu saatlerde bir soru sormuştum ve yanıtsız bırakmıştın beni.

Elizabeth, unutamadığı o anı hatırladı. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

-Bir kez daha soracağım. Çünkü neden cevap vermediğini anladım, kafan karışıkmış.

Elizabeth sessizce dinliyordu. Robbie elini yanaklarına götürüp konuşmaya devam etti:

-Ben sen olmadan mutlu olmam, biliyorsun bunu. Biz evlenelim artık, ne dersin?

Gülümsedi.

-İlki daha romantikti ama.

-İlkini kabul etseydin buna gerek kalmayacaktı zaten.

Elini ceketinden çıkarmadığı kutuya götürüp kutuyu açtı ve içindeki göz alıcı yüzüğü çıkardı.

-Üçüncü kez teklif edeceğim galiba.

Elizabeth yaklaşıp elleriyle onun boynunu sardı ve dudaklarını öptü.

-İlk kez teklif ettiğinde kabul etmiştim zaten, seninle olmaya devam ettim.

Robbie onun dudaklarında bıraktığı etkiyle susup yüzüğü onun parmağına taktı. Tarifsiz duygular yaşadığı bugün hiç bitmesin istiyordu. Elizabeth de mutlulukla bir ona bir yüzüğüne bakıyordu.

-İlk kez teklif ettiğimde kabul etmedin ve diğer hafta eve gelmeyi kestin Elizabeth. Daha kötü ne yapabilirdin bana?

Yüzüğüne bakıp gülümserken onu cevapsız bırakmayı tercih etti.

-Şu an bunu cevaplayamayacak kadar mutluyum.

Gülümsedi. Ama Jane’i düşününce gülüşü silindi yüzünden.

-İçeride Jane’i görünce onun için çok kötü hissettim. Hiç iç açıcı bir durum değildi.

Elini istemsizce karnına götürdü.

-Zor bir hamilelik olacak dediklerinde çok üzülmüştük, bencil davranmak istemiyorum ama umarım benim için durum böyle gerçekleşmez.

Robbie şefkatle ona baktı.

-Kötü şeyler düşünmeni yasaklıyorum artık.

Gülümserken onun karnının üzerindeki elini okşadı ve sözüne devam etti:

-Bizi kötü etkiliyorsun böyle şeyler söyleyince.

Elizabeth, hastanenin girişine bakıp iç çekti.

-Umarım Charles hemen gelir ve işler yoluna girer.

Bunu söylediği an içeriden çağrıldılar. Doğum gerçekleşmiş, Jane sedyeyle odaya alınıyordu. Bebeğini ise arkasından götürüyorlardı. Bebek ağlıyor, Jane’in çok yorulduğu için sona doğru yorgun düştüğünü belirttiler.

Elizabeth, onun elinden tutup odaya kadar gidecekken bebeğe bakmaya çalışıyordu. Üzerine feci bir duygusallık çökmüştü. Robbie hepsini arkadan izleyip orada kalmaya karar verdi. Robbie çocukları çok sever, mahalledeki çocukların onun her işten gelişinde etrafını sarması onu sevmeleri hoşuna giderdi. Ama ilk kez bu bebek gözlerinin önünde götürülürken daha farklı bir şefkat duydu ona karşı. Sanki bu hisler lafla sözle değil, içgüdüden geliyordu. Birazdan kendisiyle dalga geçecekti çünkü kendisini sabah olduğundan farklı bir Robbie olarak görüyordu. Huzurla sandalyeye oturdu. İçinden bir ses “Bu Robbie eskisinden farklıysa da onu sevdim.” diyordu sanki.

Biraz sonra dışarı çıkıp herkes için alışveriş yapıp geri geldi. Bulundukları odaya yaklaşıp Elizabeth’i çağırdı sessizce. O ise yorgun bir sesle sordu:

-Charles’tan bir haber yok mu?

Robbie başını iki yana salladı.

-Bebeği tedavi altına aldılar. Çünkü henüz gelişimini tamamlayamadı. Ama iyi haber şu ki bebek olduğundan daha dirayetliymiş. Erken çıkabilirleşmiş buradan.

Dönüp uyuyan Jane’e baktı.

-Keşke Charles da burada olsaydı. Gittikleri zamanın üzerinden çok zaman geçti.

Robbie dışarıdan duyduğu sese kulak verdi. Koşturma sesinin geldiği yere baktıklarında Charles kapıdan tıpkı bir yıldırım gibi içeri girdi. Elizabeth sevinçle ona koştu, sarıldı.

Charles merak ve endişeyle sordu.

-Neredeler? İkisi de iyi mi?

Robbie onu baştan aşağı süzdü. Üzeri araziden çıkmış gibi toz toprak içindeydi. Gözleri kanla dolmuştu.

Elizabeth ise üzerindeki duygusallığı hala atamamış haliyle cevap verdi:

-İkisi de iyi olacak. Jane çok yorgun, uyuyor. Charles çok yakışıklı bir oğlun oldu.

Charles gözünde yaşlarla gülümsedi.

-Ah...Çok rahatladım.

Elini alnına götürüp yere çöktü. Gözünü tekrardan açınca duvara yaslanmış, Elizabeth’i izleyen Robbie’yi gördü.

Ayağa kalkıp yanına gitti.

-Onların yanında olduğun için teşekkür ederim Robbie.

Robbie ona bakıp gülümsedi. Elizabeth de kendisi de neler yaşadığını merak ediyordu. Charles, gülümseyerek Jane’in odasına doğru yürürken Elizabeth’in parmağındaki yüzüğü fark etti ve yüzündeki sevinci bir anlığına silindi.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

20. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum

  • Bir bebekleri olacak o kadar tatlı bir bölümdü ki kalemine sağlık canım arkadaşım 🤍🌸

    1Yanıt