''Her fotoğraf karesi çekildiği andan itibaren geçmişi yansıtır. Her fotoğraf geçmişten bir parçadır ve her parça bizi oluşturur çünkü geçmiş bizi bu gün olduğumuz kişi yapar."
Gözlerim kapalıyken bir elin elimi sımsıkı tuttuğunu hissettim. Çok farklı bir histi. Sanki elimi tutarken bana söz veriyordu. Ona gözlerim kapalı güvenebileceğimi söylüyordu. Kapalı gözlerimi yavaşça araladım. Başımı kaldırdım ve elimi tutan kişiye çevirdim bakışlarımı. Kirpiklerinin arasından yıldızlar gibi parıldayan koyu mavi gözlerine baktım ve bu sefer gözlerimi bir kere olsun kaçırmadım. Bir kez daha emin olmuştum.
Onun gözleri dalgalı bir deniz gibiydi...
Gözlerimin içine bakarken tebessüm etti. Ardından güzel gözlerini bana bir şeyi göstermek istermiş gibi gökyüzüne kaldırdı. Bende onun gibi gözlerimi gökyüzüne çevirdim. İhtişamlı gökyüzünde bir dolunay ve yanına serpiştirilmiş ışıldayan yıldızlar vardı. Bu güzel manzarayı bir süre hayranlıkla izledim.
Bir kaç dakikanın ardından bakışlarımı tekrar yüzüne çevirdim. Artık mavi gözleri yere bakıyordu bende onunla birlikte başımı yere eğdim.
İşte o an fark etmiştim. Denizin içindeydik ve dizlerimize kadar gelen su , dizlerimize çarparak minik dalgalar oluşturuyordu.
Berrak suda ayaklarımı ve ayaklarımın altındaki kumu çok rahat görebiliyordum.
Ayaklarımızın altındaki kumlar sanki o an hareket haline geçivermişti. Sonra deniz hafif dalgalanmaya başladı ve içinde parıldayan mavi bir taş gördüm.
O kadar güzel gözüküyordu ki...
Deniz'in elini bırakmadan taşa doğru eğildim. Bir anda dalgalar güçlenivermişti ama bu mavi taşı görmemi engellemiyordu.
Mavi taşı alabilmek için elimi uzatmıştım ki dalgalar daha da şiddetlenmişti , güzel taşı kendisiyle birlikte sürüklüyordu. Parıldayan taşı bulabilmek için bir kaç adım attım ve Deniz elimi bıraktı. O elimi bıraktığında paniğe kapılmıştım. Deniz seviyesi birden yükseliverdi ve boğazıma kadar suyun altında kaldım. Dalgalar daha da güçleniyor beni de sürüklüyordu. Deniz'i görmeye çalışıyordum ama olmuyordu , göremiyordum.
Deniz beni içine çekerken son bir umutla bağırdım.
"Deniz yardım et!"
Deniz yardım etmedi ve ben sular altında kaldım. Dalgalar beni içine çekerken boğulduğumu hissediyordum. Dalgalar beni denizin içine itiyordu , batıyordum.
Kafamı kuma çarptığımı hissetmemle gözlerimi açmam bir oldu. Ağzımdan köpükler çıkmaya başladığında daha fazla nefessiz kalamayacağımı anlamıştım. Tam anlamıyla boğuluyordum artık.
Şaşkınlıkla gözlerimin önünden geçen mavi taşa baktım. Denizin beni içine çektiği gibi o mavi taşı da benim yanıma sürüklediğini anladım. Son bir hamleyle mavi taşa elimi uzattım. Avucumda hissettiğim taşı sıktım. Çok farklıydı dokusu. Avucumun içinde tutmama rağmen hala parlıyor hatta etrafımı aydınlatıyor gibiydi. Avucumu açtığımda mavi taşın kalp şeklinde olduğunu fark etmiştim. Güzel taş ışıldamaya devam ediyordu fakat benim benim artık ışıldamaya zamanım kalmamıştı.
Son kez etrafıma baktım.
Denizin dibindeydim ve bu son duraktı. Mavi taşa gülümsedim ve umutsuzca gözlerimi kapadım. En korktuğum şey olmuştu .
Deniz beni elimi tutacağına inandırmıştı ama ilk dalgada elimi bırakmıştı.
Elimden mavi taşı düşürdüğümde aslında onun bir taş olmadığını anlamıştım. O benim kalbimdi , ben o taşı bırakırken kalbimi bıraktığımı hissediyordum. Buruk bir tebessümle dalgalara teslim oldum...
Annemin seslenmesiyle gözümü açtığımda hiç iyi hissetmiyordum. Rüyamın daha doğrusu kabusumun etkisiyle öylece bir kaç dakika tavana baktım. Bu ona asla güvenmemem gerektiğini mi gösteriyordu? Peki o kalbe benzeyen mavi taşta neydi? Aklımdan çıkmayan güzel taşı düşündüm.
Rüyalarım daha doğrusu kabuslarımdan aptalca çıkarımlar yapmayı bırakıp gözlerimi kapadım. Uzun bir nefes aldığımda biraz daha iyiydim ama üşüdüğümü yeni fark etmiştim. O an bir aptal gibi açık unuttuğum cam aklıma geldi.
Bu gün kafeye gitmeyi istemiyordum. Dün Denizle konuştuklarımızdan dolayı biraz çekiniyordum. Ayrıca Simge muhtemelen yine kafemize gelecekti ve ben kesinlikle gelmesini istemiyordum.
Kendince bir planı vardı ve bunu anlamak çok da zor değildi. Muhtemelen her gün kafemize gelmeye başlayacaktı ve kendince benim ve Deniz'in açığını yakalamaya , sırrımızı ortaya çıkarmaya çalışacaktı.
Herkesin sadece bir sırrı mı olurdu hayatında? Ya bende iki tane varsa. Biri geçmişten gelen kalbimde büyük bir yaraysa.
Gerçekten bugün moodum hiç iyi değildi ve yataktan çıkmayı o kadar istemiyordum ki. Annemin beşinci kez bağırışından sonra kalkmak zorunda kaldım. Söylene söylene yatağımı toplarken açık bıraktığım cam yüzünden her yerim uyuşmuştu ve birazda hapşırıyordum.
Yatağı toplamamın ardından pencereyi kapadım ve isteksizce banyoya ilerledim. Elimi yüzümü yıkamamın ardından omuzlarımın altında biten kumral saçlarımı hızlıca taradım ve elime geçen ilk tokayla üstten topladım. Uykumu hiç alamadığımı aynaya ve kızarmış ela gözlerime baktığımda anlamıştım.
Tekrar bıkkın bir şekilde odama geçtiğimde gardırobu yarı kapalı gözlerle kurcaladım. Elime geçen siyah renk olan ve üzerinde pembe çiçekler bulunan etekli şortu giydim. Üstüne de düz pembe bir tişörtü geçiriverdim. Hapşırmaya devam ederek odamdan çıktığımda annem kapıda bekliyordu.
Annemle evden çıktığımızda ayakta uyuyarak yanında ilerliyordum ve tabi bir kaç hapşırık da her adımımda benimle beraber geliyordu. Annem soğuk su mu içtin? Gibi sorularla peşi sıra gelen hapşırıklarımın sebebini soruyordu. Muhtemelen pencereyi açık unuttuğumu söylersem kızardı.
Gündüzleri hava ne kadar sıcak oluyorsa gece o kadar serinliyordu ve bunu biliyordum ama işte pencere dalgınlığıma gelmişti. Her sorduğu soruya hayır diyerek ilerlerken kafeye varmıştık.
Yine birkaç dakika içinde kafeye Deniz'in geleceğini biliyordum. Bu yüzden annem kafenin kapısını açar açmaz mutfağa geçtim.
Rendelenmiş çikolata ,tarçın gibi süslemelerin bulunduğu bir sürü rafı silmiş , hatta malzemelerin içinde bulunduğu kavonozların bile tozunu almıştım. Tabakların bulunduğu tezgahın üstündeki dolapları temiz olduğunu bildiğim halde bir kaç kez silmiştim.
Ben yarım saat boyunca mutfakta oyalanırken Deniz'in çoktan mavi masasına oturduğunu biliyordum.
Onunla konuşmamalı aptalca düşüncelere kapılmamalıydım çünkü herkes kendini düşünürdü. Herkes menfaatleri için yaşardı. Bu yüzden bir daha asla kalbimin hızlanmasına izin vermeyecektim.
Gece gördüğüm rüya bir yana , yatağımın altında bulduğum fotoğraf karesindeki o adam bana bunu bir kez daha hatırlatmıştı. Bütün dünyadan nefret ederek 4. kez mutfak tezgahını sildiğim sırada arkamdan bir ses geldi.
"Burada mutfak tezgahını silip durmak yerine neden gidip onunla konuşmuyorsun?"
Mert abinin sesini duymamla arkamı döndüm. Şaşkın gözlerle ben ona bakarken o fazlasıyla ciddiydi.
"Neyden bahsediyorsun?"
"Hadi ama Kumsal. Neyden bahsettiğimi biliyorsun. Neden onunla konuşmuyorsun?"
"Bunu bana Elif ablayla telefonda konuşmaktan bile çekinen kişi mi söylüyor?"
Sesim biraz sert çıkmıştı fakat kimsenin kalbini kırmak istemiyordum. Mert abinin kızacağını düşünmüştüm aksine gülümsedi ve ellerini havaya kaldırdı.
"Haklısın, yakalandım."
"Demek İlayda'nın dediği doğruymuş. Bu kadar hızlı kabul edeceğini düşünmemiştim."
Mert abi güldü.
" İlayda harika bir çöp çatan olmasa da iyi bir ajan ve evet. Ben en azından duygularımı kabul ediyorum."
Bunu söylerken bana anlamlı bakıyordu. Kızardığımı hissettiğimde Mert abiye arkamı döndüm ve hapşırarak 5. kez mutfak tezgahını silmeye başladım.
Mert abinin tekrar arkamdan sesi geldi.
"Kumsal istersen o mutfak tezgahını 1000 kere sil fark etmez önce duygularını kabul etmelisin. O zaman o mutfak tezgahının gerektiğinden bile fazla temiz olduğunu sende fark edeceksin."
Mert abiye cevap veremeyip tezgaha boş boş baktığımda mutfaktan çıkan adım seslerini duydum.
Mert abi nereden biliyordu? İlayda mı söylemişti? Eğer öyle bir şey söylediyse o gelir gelmez onu öldürecektim. Elim tezgahı silmekten buruşmuştu. Silerken kullandığım elbeziyi muslukta yıkadım ve katlayıp tezgahın kenarına bıraktım.
Mutfağın kapısından başımı çıkardığımda gözlerim onu yine mavi masada otururken buldu. Onu her zaman o mavi masada görmek neden bana huzur veriyordu? Başımı kaldırdığım her an onu bu kafede görmek neden bana iyi geliyordu?
Gelmemeliydi. Artık gerçekten düşüncelerimden bunalmıştım.
Hiç aç hissetmiyordum fakat buzdolabına yöneldim. Elime bir elma alıp yıkadım ve sıkıntıyla onu yemeye başladım. Meyve yemeyi her zaman çok sevmiştim ve bazen kahvaltı bile yapmaz sadece meyve yerdim. Muhtemelen bu yüzden orta kilolu bir insandım yoksa bu kafede o kadar güzel çeşitte tatlı vardı ki günde 20 kilo bile alabilirdim.
O sırada annemin mutfağa girmesiyle elimdeki elmayla tezgaha yaslandım.
"Ne yapıyorsun Kumsal?"
Elmadan bir ısırık alarak konuşmaya başlamıştım.
"Biraz temizlik yapayım dedim Anne, sonra da bana bakan bu güzel elmaya hayır diyemedim."
"Biraz" kişiye göre değişirdi öyle değil mi? Ona delicesine mutfak tezgahını 5 kere sildiğim gerçeğini söylememe gerek yoktu.
"Aferin kızıma. Zehra teyzenin kafemize yolu düşmüş. Gel sende bir selam ver. Sonra bize birer kahve yaparsın."
Tamam anlamında başımı salladım ve elimdeki elmadan son ısırığımı aldım. Elimdeki elma çöpünü mutfak kapısının yanındaki çöpe attım ve mutfaktan ayrıldım.
Zehra teyze bizim eski komşumuzdu , anneme her zaman destek olmuştu. Biz iki sene önce Tekirdağ'a taşındığımızda çok üzülmüştü.
Zehra teyze arada bir kafemize geliyor ve annemle araya su sızdırmamaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki Zehra teyze hep ben okuldayken geliyor ve benim okuldan çıkış saatime kadar gidiyordu. Zehra teyze bir avukattı ve iş hayatı gerçekten çok yoğundu. Geçen yaz yurt dışında üç ay boyunca bir müvekkilinin avukatlığını yapmıştı ve yanımıza hiç gelememişti. Bu gün bir fırsat bulup kafemize gelebilmiş olmasına sevinmiştim.
Zehra teyze aslında çok sevimli bir kadındı ve iyi bir insandı. Gelmesine çok sevinmiştim ama gerçekten bu gün kimseyle konuşmak istemiyordum. Dün fotoğraf bu gün Zehra teyze neden geçmiş kendini hiç unutturmuyordu? Umarım Zehra teyze geçmiş mevzuları açmazdı.
Kafenin içindeki masaları gözlerimle taradığımda Zehra teyzeyi görmemiştim. Anlaşılan dışarıdaki masalardan birinde oturuyordu. Şahsen bu sıcakta bende kafenin içinde oturmak istemezdim. Ben kafenin kapısından çıkarken annem Mert abiye cam kenarındaki turuncu masaya gelen kişilere bakmasını istediğini söylüyordu. Annemi beklemeden dışarıdaki masalarda göz gezdirdim.
Mor masada kahve gözleriyle bana gülümseyen Zehra ablaya tebessüm edip yanına gittim.
"Merhaba Zehra teyze , hoşgeldin."
Zehra teyze hoşbulduk derken sandalyesinden kalkmış bana sımsıkı sarılıyordu. Kollarımız birbirinden ayrıldığında sandalyeye geri oturdu. Bende yanındaki mor sandalyeye otuduğumda ne kadar büyüdüğümden bahsediyordu. Bence fazla abartıyordu.
" Zehra teyze alt tarafı görüşmeyeli 2 sene oluyor o kadar da büyümüş olmamalıyım."
"Kız 2 sene az mı , 24 ay , 96 hafta..."
Kıkırdadım.
" Tamam Zehra teyze sen haklısın , düşününce 2 sene gerçekten uzun bir zaman dilimiymiş."
''Siz taşındıktan sonra yokluğunuzu çok hissettim. Annenle birkaç defa buluştuk ama sen okulda olduğun için seni hiç göremedim. Kumsal ister inan ister inanma ama sen gerçekten çok büyümüşsün. 6 yaşında annen ve babanla bizim binaya taşındığınız günü hatırlıyorum da gözlerin ışıl ışıldı. Etrafa şaşkın şaşkın bakıyor , koşturuyordun.''
Dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu. Zehra teyzenin de gözlerinde aynı burukluk vardı.
Evet , büyümüştüm. Hayat beni her gün biraz daha büyütmüştü. Fizikselden çok ruhsal anlamda hayat büyütüyordu. Ruhlarımızı yaralayarak bizi büyütmeye çalışan bu hayata nasıl karşı gelebilirdik , karşı gelebilir miydik? Büyüyorduk ve hasarlı ruhlarla büyümeye devam edecektik , yıpranacak ama her şeye rağmen güçlenecektik.
Zehra teyze konuyu değiştirmek için gülümsedi.
''Kumsal söylemeden edemicem çok hayırsızsın. Annenle telefonda sık sık konuşuyoruz, sen niye beni hiç aramıyorsun ''
Zehra teyzenin sitem dolu sesi kulaklarımı doldurduğunda kendimi savunmaya geçtim.'
''Öyle deme Zehra teyze her bayram arıyorum ya ''
Savunmamla daha da beter duruma düşerken Zehra teyze kahkaha attı. Bende ona eşlik edip gülerken utançla kızardım. Zehra teyzeyi daha sık aramayı aklıma not ettim. Zehra teyzeyi çok seviyordum ama işleri gerçekten çok yoğundu ve onu rahatsız etmekten çekiniyordum. Yine de bundan sonra onu aramaya dikkat etmeye çalışacaktım.
Annemin geldiğini görmemle sandalyeden kalktım. Size birer kahve yapayım deyip masadan ayrıldım. Hala yeni eleman bulamadığımız için bu işler bana kalıyordu. Bir an önce eleman bulunmasını dileyerek mutfağa geçtim.
Hapşırarak mutfağa girdiğimde Mert abi tabağa koyduğu waffle'ı süslemek için çilek ve muz doğruyordu. Bana bakmadan çok yaşa dediğindinde sesi üzgün gelmişti. Suratına baktığımda mimiklerinden bir şey anlamadığım için belki de bana öyle gelmiştir diye düşünerek mutfak dolaplarına yöneldim.
Türk kahvesi makinesini bir dolaptan çıkardım. Gereken ölçülerde kahve , su ve şekeri makinenin içine koyup düğmeye bastım. Ben en azından kahveyi cezvede yapmıyorum diye düşünerek içten içe sevinirken Mert abi meyveleri doğramayı bırakıp bana döndü.
"Elifle konuştum."
Bunu bana neden söylemişti ki? Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde gözlerindeki hüzün onu ele vermişti. Anlaşılan morali gerçekten bozuktu. Neden moralinin bozuk olduğunu sormalı mıydım? Onların ilişkilerine burnumu sokmak istemezdim. Öte yandan Mert abinin dertleşecek birine ihtiyacı var gibiydi.
"Mert abi bir şey mi oldu?"
Ela gözleri bana döndüğünde gerçekten ilk defa onu bu kadar mutsuz görüyordum.
"Bazen geç kalırsın Kumsal , her şey için. Hep doğru zamanı beklersin ve bir bakarsın doğru zaman sen onu yakalayamadan geçip gitmiş."
Ne demek istediğini fazla anlayamasam da Elif ablayla iyi bir konuşma geçirmediği oldukça açıktı. Doğradığı muz ve çilekleri waffle'ın üzerine serpti. Tabağı eline aldı ve mutfağın kapısına kadar gitti. Ben kapıdan çıkmasını beklerken o bana baktı.
"Deniz'in siparişini almadım. Artık onun siparişlerini sen alacaksın."
Ben itiraz bile edemeden Mert abi mutfaktan ayrılıp gitmişti. Hayattaki şansım bu muydu acaba ? İlayda yetmezmiş gibi birde Mert abi mi çıkmıştı başıma? Ayrıca Mert abiye Deniz'i İlayda mı anlatmıştı? Benim kabul edemediğim düşüncelere onlar nasıl bu kadar ısrarcı olabiliyordu?
Deniz'in siparişlerini genelde almaz ya Elif ablaya yada Mert abiye bırakırdım. Gerçi Mert abiye bu konuda hiçbir şey söylememiştim. Sadece Elif ablaya bir kaç defa benim yerime Deniz'in siparişini almasını rica etmiştim. Sonrasında ise Elif ablayla sanki konuşmadan anlaşmıştık. Her sabah Deniz'in önüne siparişini o bırakmaya başlamıştı. Sanırım Elif abla Mert abiyle düşündüğümden daha fazla şey konuşuyordu. O söylemiş olabilir miydi? En iyisi düşünmeyi bırakmaktı çünkü dediğim gibi o kadar çok düşünüyor her olasılığı sorguluyordum ki kendi düşüncelerimden yoruluyordum.
Dalgınlıkla kahve makinesine baktığımda neredeyse taşmak üzere olan kahveyi fark ettim. Panikle kahveyi fincanlara doldurdum. Kahveyi taşırmadığım ve köpüksüz bir kahve götürmek zorunda kalmadığım için mutluydum. Fincanların üstündeki köpüklere sevinerek bakarken tepsilere yerleştirdim. Yanlarına su da koyduğumda artık hazırdılar.
Elime tepsiyi aldım ve mavi masaya bir kere bile bakmadan kafenin kapısından çıktım. Hapşırdığım sırada hafif sallanan tepsiye endişeyle baktım. Neyse ki hiçbiri dökülmemişti. Daha fazla bu kahvelerin başına bir şey gelmeden masaya bırakmam gerekiyordu. Kafenin önündeki renkli masaların yanından geçerek mor masaya ulaşırken annem ve Zehra ablanın konuşmasına kulak misafiri oldum.
"Onu bir daha gördün mü?"
Bunu soran Zehra abla hem meraklı hem de endişeli görünüyordu.
Annemin sinirli sesi kulaklarıma ulaştığında gözlerim dolmuştu.
"O karaktersiz herifi kimse bulamıyor."
Evet , fotoğrafta sinsice gülümseyen adam bahsettikleri karaktersiz herifti. Annemi aldatan borçları yüzünden ülkeden kaçan kalpsiz herif.
Konuşmalarını duyduğumu belli etmeden minik tepsiyi masaya bıraktım. Geldiğimi artık bildikleri için konuyu değiştirmişlerdi. Zehra teyze yaptığım kahveden bir yudum alıp abartılı şekilde beni anneme övmeye başlamıştı. Yanlarında fazla durmadım. Onlar yanlarında oturmama ısrar etse de Elif ablanın bu hafta gelmeyeceğini bahane ederek , Mert abiye yardım etmem gerektiğini söyledim ve keyifsizce kafeye geri döndüm.
Mavi masaya bakmaya çalışan gözlerime kızarken bir kez daha bir çift mavi gözle göz göze gelmiştim. Sanırım gerçekten şanssız bir insandım. Neden bir kere olsun yakalanmadan , ona gizlice bakamıyordum? Mutfağın kapısından içeri girmeden baktığımda Mert abinin muzlu bir smoothi hazırladığını gördüm. Sanırım , gerçekten ben Deniz'in siparişini alana dek Denize bir şey götürmeyecekti. Çocuğun benim yüzümden aç kalmasını istemezdim.
Öte yandan hapşırıklarım hala beni rahat bırakmıyordu. Bir paket selpağı bitirmiştim ve burnumu silmek için cebimden bir paket daha çıkardım.
Kafenin lavabosuna girdiğimde hiç acele etmeden burnumu siliyordum. On dakika boyunca oyalanarak sekiz defa elimi yıkamıştım. Sanırım daha fazla oyalanamazdım. İsteksizce lavabodan çıktım ve arka cebimden not defterimi çıkardım.
Çok resmi olacaktım. O bir müşteriydi bende bir çalışan hepsi bu. Masasına vardığımda koyu mavi gözleri okuduğu kitaptan bana döndü. Bir kaç dakika ne diyeceğimi şaşırarak baktığımda burnum gıdıklanmaya başlamıştı.
"Hapşuuu!"
Bu hapşuruğu içimde tutmamın imkanı yoktu. Bende olabildiğince sessiz olmasını umarak dirseğime hapşırmıştım ama sanırım pek de sessiz olamamıştı. Ben utançla bakışlarımı kaçırırken o gülümseyen mavi gözleriyle bana bakmaya devam ediyordu.
"Çok yaşa."
Yüzündeki tebessüm büyüdüğünde yanaklarım ısınmaya başlamıştı.
"Sende , sende görme . Ay , yani sende gör."
Sanırım resmilikten anlamıyordum ve hiç başlamayan resmiliğim burada son bulmuştu.
O güldüğünde bende utançla gülümsedim sonra ne için masasına geldiğimi hatırlayınca not defterime ve elime aldığım kaleme baktım. Evet , şimdi resmi olma zamanıydı.
"Ne alırdınız?"
Yüzündeki tebessüm küçüldü. Sanırım resmi olmayı o'da sevmiyordu.
"Limonlu cheesecake"
Başımı salladım ve not defterimden başımı kaldırmadan mutfağa ilerledim. Tabağa koyduğum cheesecake'i onun masasına bıraktığımda bu sefer başını kitaptan kaldırmadı. Masasına ne zaman gelsem benimle konuşurdu , neden konuşmuyordu? Yoksa resmi olduğum için bana trip mi atıyordu? Ama aramızda resmi olmamamı gerektirecek bir durum yoktu ki. O umursamazca kitaba devam ederken mutfağa geri yöneldim.
Moralim mi bozulmuştu benim? Bozulmamalıydı. O sadece bir müşteriyi , sadece bir müşteri. Aklıma dizilerde "sadece arkadaşım" diyen kızlar geldiğinde bu gülünç durumlara nasıl düştüğümü sorguluyordum.
Saat 3'e geliyordu ve İlayda'dan bugün hiç ses çıkmamıştı. Öte yandan dün akşam izlediği dizisinin yeni sezonunun yayınlandığını biliyordum. Muhtemelen sabaha kadar onu izlemişti. Böyle devam ederse korkarım Sevim abla elinden laptopunu da alacaktı ve bunu İlayda'dan çok ben istemezdim çünkü birde elinden laptop alınırsa iyice bana ve Denize saracak kafasında kurduğu kurgulara beni de inandırmaya çalışacaktı.
Kafe biraz olsun sakinlemiş ve bizimde dinlenmeye zamanımız kalmıştı. Cam kenarındaki en arka masalardan birini gözüme kestirdim ve bir kere bile mavi masaya bakmadan elimdeki çikolatalı milkshake ile sarı masaya oturdum.
Bendeki sağlıklı beslenme buraya kadardı. Sabah elma yiyip , öğlen milkshake içmek işte bu yüzden zayıf değil orta kiloluydum. Sınav stresiyle bu sene biraz kilo almıştım ama önümdeki kocaman milksheke baktığımda kilomun umurumda olmadığını fark ettim. Çikolatalı milkshake'e sevgiyle bakarak pipetten kocaman bir yudum içtim. İşte şuan gerçekten daha iyi hissediyordum.
Camdan baktığımda annem ve Zehra ablanın hala mor masada sohbet ettiklerini gördüm. Tek fark artık önlerinde Türk kahvesi değil , limonatalar bulunmaktaydı. Tabi ki bir gün önceden annemin hazırladığı limonatalardı bunlar. Annem bu sefer limonata yapma görevini bana bırakmamıştı ve içimden bir ses bu görevin uzun süre bana verilmeyeceğini söylüyordu. Öte yandan bu durumdan şikayetçi değildim.
Yarım saat kadar çikolatalı milkshake'le aynı masada öylece oturdum. Milkshake'i bitirdiğimde isteksizce sarı masadan kalktım. Kalkmamla kafemizin kapısı açıldı. Keşke kalkmasaydım çünkü tam o sıra da Simge sarı dalgalı saçlarını savurarak kafemize girmiş ve arkasından da iki yandaşı ona eşli etmişti.
Şanssız olduğumu söylemiştim ve evet , şanssızdım. Simgeyle göz göze gelecek kadar şanssızdım. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve Deniz'e çevirdim. Fark ettiğim şey şuydu ki Deniz'de Simge'nin burada olmasından rahatsızdı ve bu açıkça belli oluyordu çünkü nerdeyse başını hiç kaldırmadığı lacivert defterinden bakışlarını ona çevirmişti. Öte yandan kıza tiksinircesine bakıyordu ve bu da anlamam için diğer yeterli bir sebepti.
Ne yazık ki masamdan bir kere kalkmıştım. Geri gidip oturmak tuhaf olurdu ve şuan masaların ortasında ayakta dikilmekteydim. Bu da müşterilerin bana rahatsız edici bakışlar atmasına sebep oluyordu. Tabi masaların arasında ayakta dikilerek durmam da muhtemelen müşterileri rahatsız etmişti.
Ben mutfağa
doğru ilerlerken Simge ve arkadaşları mutfağa en yakın olan yeşil masaya oturmuşlardı. Onları hiç görmemişim gibi davranmaya çalışarak mutfağın kapısından giriyordum ki Simge'nin itici kahkasını ve arkamdan bağırışını duydum.
"Liste sırası!"







