"Sargılarla dolu bir kalbe nasıl yardım edilebilirdi? Kalbin üzerindeki sargıları çekip almak geçmişin kalp kırıklıklarını gün yüzüne çıkarmaktı ve o kırık parçalar karanlıkta kalmalıydı."
Günaydınnnnnn!!!
İlayda'nın bağırmasıyla yerimden sıçradığımda bana bakarak gülmeye başlamıştı. İlayda her gün üşenmeden fönlediği kızıl saçları ve gereksiz mutluluğuyla kapının önünde dururken tebessüm ettim. Bu kız nasıl oluyorduda sabahın köründe bile bu kadar neşeli olabiliyordu.
Saate baktığımda düşündüğüm kadar erken olmadığını anlamıştım. Saat neredeyse 10'a geliyordu. İlayda içeri girdiğinde esneyerek günaydın dedim.
"Annem evde boş boş oturma dedi ve beni senin yanına yolladı."
Onun bu şikayet eden sesine kıkırdadım. Sevim abla İlayda'nın evde oturup durmasını izin vermiyor, sosyalleşmesini ve biraz temiz hava almasını istiyordu. İlayda ise telefonu olduğu sürece nefessiz yaşayabileceğini iddia ediyordu.
Günümüzde herkes için önemli bir hale gelen telefon İlayda'nın bir uzvu gibiydi.
Kurabiyelerden gelen kokuyu içine çekerken sırıttı.
"Düşündüm de iyi ki yollamış."
Kurabiyelere giden eline vurduğumda küçük çocuklar gibi dudaklarını büzdü.
"Şimdi olmaz , sonra yersin. Ayrıca annem daha ben kurabiyeleri boşaltamadan yarısını yediğini duyarsa bizi öldürür."
İlayda kıkırdarken ben sıcak kurabiyeleri temiz bir eldivenle bir kaba boşaltıyordum. Mutfağın kapısından giren annem bir kaç kutu daha getirmişti. Elinden alıp tezgaha bıraktım ve boşalan kurabiye kutularını da mutfağın kenarındaki çöp poşetine attım.
Annem sanırım daha birkaç tur daha araba ve kafe arasında mekik dokuyacaktı. Gidip ben alayım desem de kabul etmedi. Zaten az yürüdüğünden, yürüyüşün ne kadar sağlıklı olduğundan bahsetti.
İlayda ise isyan eder gibi bir anneme bir bana bakıyordu. Anneme kısık gözlerle bakarken bir anda neşesi geri gelivermişti.
"Meryem teyzeciğim bugün çok güzelsin. Pardon yanlış oldu. Her gün biraz daha güzelleşiyorsun."
Annem beklemediği iltifat karşısında ilk şaşırarak İlayda'ya baksa da ardından gülümseyerek teşekkür etti.
İlayda ise rahat duracağa benzemiyordu ve tabi ki de durmadı. Bu iltifatın ardından gelen cümleyle annemin ağzından laf almaya çalıştığını anlamış olduk.
"Meryem teyze sağlıktı, spordu annem bunları sokuyor senin aklına değil mi? Bu ceza daha ne kadar sürecekmiş? Söyle bana Meryem teyze benim ne günahım var ya?! Bu güzel yaz gününde annem bana kafayı taktı."
Annem ciddi gözükmeye çalışsa da başarılı olamadı ve kıkırdadı. Dudaklarına fermuar çekmeden önce ağzımdan tek laf alamazsın dedi. Ne cezasından bahsettiğini anlayamamıştım ama zaten nasıl olsa İlayda birazdan duramaz anlatırdı.
Üçümüz aynı anda gülerken İlayda hala bir şeylerin peşindeydi , anneme üzgün bakışlar atıp kendini acındırmaya çalışırken konuşmaya başladı.
"Meryem Teyze hiç olmazsa annemi ikna edemez misin? Şu telefonumu artık bana geri versin."
İşte bunu beklemiyordum. Sevim abla telefonunu mu almıştı? Annemin telefonu çalmaya başladığında İlayda ya cevap veremeden mutfağın kapısına yöneldi
Telefonda konuştuğu kişiye tamam, geliyorum dedi ve telefonu kapadı. Mutfaktan çıkmadan önce annemden ufak bir azar işittik.
"Bakın benim daha çok işim var . Lütfen beni oyalamayın. Çok yoğun bir yaz sezonu olacak ve kafenin ışıklandırmasında iki gündür sorun var , aynı zamanda kahve makinemiz de bozuldu ve hala elamanlarım ortada yok!"
Güldüğümü anneme belli etmemeye çalıştım. Bana gergin olma diyordu ama bazen benden bile daha gergin oluyordu. Sanırım çoğu konuda anneme çekmiştim.
Annem kapıdan çıkarken Mert abiyle karşılaştı. Mert abi çok dakik bir insandı ve genelde hiç geç kalmazdı fakat bu gün 15 dakika geç kalmıştı. Bu yüzden Denizle masa taşımak zorunda kalmıştım. Zaten sadece bir masayı kafenin önüne getirebilmiştik ve ardından Mert abi gelmişti.
Keşke biraz daha geç kalsaydı. Bunu demiş olmamalıydım. Aklımdan geçen düşünceleri bazen susturmak çok zor oluyordu.
Mert abi trafik lambalarına takılı kaldığını ve bu yüzden biraz geç kaldığını söylediğinde annem anlayışla başını salladı.
Mutfağa bu kadar hızlı gelmesini beklemiyordum. Kafenin önüne Denizle masaları taşımalarının bu kadar kısa süreceğini tahmin etmemiştim. Annemin sözleriyle dikkatimi tekrar ona verdim.
"Bu gün kahve makinesi için bir tamirci gelecek lütfen onunla ilgilen ve birkaç kutu kurabiye kaldı, Mert onları da mutfağa getirebilir misin?"
Mert abi olumlu anlamda başını salladı.
Annem kapıdan tam çıkacakken aklına gelen soruyla tekrar Mert abiye döndü.
"Elif'i gördün mü ? O'da henüz gelmedi."
Mert abi ise görmediğini belirtti. Elif abladan bahsedildiğinde paniklediğini hissetmiştim ya da bana öyle gelmişti.
Annem bize döndü , dışarıda birkaç işi olduğunu ve burayı idare etmemizi istediğini söyledi.
İlayda ve ben bir asker edasıyla başımızı sallarken annem ve ardından Mert abi mutfaktan çıkmıştı.
İlayda ya döndüm.
"Kızım sen ne yaptın da Sevim abla senden telefonunu aldı?"
Bıkkın bir nefes bıraktı ve masum olmasına özen gösterdiği ses tonuyla ben hiçbir şey yapmadım dedi.
Bir kaşımı havaya kaldırarak sordum.
"Bir şey yapmadın mı?"
Artık kedi gibi çıkan sesiyle konuşmaya başladı.
"Instagramın keşfetinde biraz fazla takılmış ve snapchat'te herkesin attığı fotoğraflara bakmış ardından okulun waatsaap gruplarındaki dedikoduları okumaya başlamıştım , birazcık da sabahlamıştım. Sonra bir ara uyuya kalmışım. Annem odama girdiğinde uyandım ama çoktan telefonu elimden almıştı ve tabi ki okulun dedikodu sayfasındaki yazılan birkaç mesajı da okumuş."
Canı sıkkın olduğu belliydi, ofladı ve cümlesine devam etti.
"Kızmadı ama böyle gereksiz şeyler yüzünden sabahlamamı doğru bulmadığını söyledi. Bir çok gencin hayatı telefondan ibaret sandığını ve bunun çok yanlış olduğunu telefonların ve özellikle içindeki uygulamaların çok fazla bağımlılık yaptığını , bütün yazı böyle telefon başında geçirmeme izin vermeyeceğini anlattı ve telefonu elimden aldı."
Belki de Sevim abla haklıdır dediğimde bana dil çıkardı.
"İyi yanından bak bu yaz birlikte daha fazla takılabileceğiz. Gidip Sevim ablaya teşekkür edeceğim."
Ben sırıtırken o kısık gözlerle ve suratını buruşturarak bana baktı. Telefonsuzluğa alışması biraz uzun süreceğe benziyordu. Onun için telefonsuzluk susuzluk gibi bir şeydi.
"Ne zamandır telefonun elinde değil senin?"
Çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi ciddileşti. Hüzünlü bir sesle mırıldandı.
"Tam olarak 2 saattir telefonsuzum."
İlayda'nın suratında ki ifade o kadar komikti ki kahkaha attım.
O ise bu durumdan hiç eğlenmiyordu. Sinirle mutfak havlusunu kafama fırlattığında ben hala gülüyordum.
"Gülmesene yaaa! Telefonsuzluk çok zor . Biraz daha gülersen seni öldüreceğim Kumsal!"
Bu tehdidiyle birlikte daha fazla onu sinirlendirmemek için gülmeye son verdim.
Mert abi elindeki son kurabiye kutularını da tezgaha bıraktı ve mutfaktan çıkıp siparişler için kasanın başında beklemeye başladı. Ben gelen son kutuları da boşaltırken İlayda yanımdan geçip yavaş yavaş mutfağın kapısına yöneldi.
Kapıya yaslanıp gelen gidene bakmaya başlamıştı bile. Gözleriyle bütün dükkanı taradı ardından sırıtarak yanıma geldi.
"Seninki gelmi-"
Az önce boşalttığım kurabiyelerden birini ağzına tıkıvermiştim. O ise ağzındakini çiğnerken bir yandan da sırıtıyordu.
"Kurabiye vereceğini bilseydim daha önce söylerdim." dediğinde gülüyordu.
İlayda'nın gülüşüne karşılık somurttum.
"Bak senin yüzünden duyacak sana daha öncede demiştim. "
Söylemek istediğim cümlenin her bir hecesini bastıra bastıra vurgularken kahve gözlerine olabildiğince sert bakıyordum.
"Bu konuda konuşmak İS-TE-Mİ-YO-RUM."
İlayda bana gözlerini devirirken kızıl saçlarını arkasına attı.
"Bir gün , bir gün sen konuşmak isteyeceksin."
İlayda işaret parmağını bilmiş bir şekilde havada sallarken onu öldürmek ister gibi bakıyordum.
Elif ablanın içeriye girmesiyle konuşmamız yarım kaldı. Bu konuşmanın sonlanmasına sevinirken Elif ablanın hafif dağınık koyu kahve saçları ve solmuş yüzünden bir şeyler olduğunu anlamıştım.
"Bir şey mi oldu Elif abla?"
"Annem gece biraz rahatsızlandı . Onu doktora götürdük ve hastanelerin kalabalığını bilirsin saatlerce sıramızın gelmesini bekledik. Eve döndüğümüzde saat kaçtı hatırlamıyorum bile. Sonra da alarmı duymamış , uyuyakalmışım."
"Geçmiş olsun Elif abla , umarım annen bir an önce iyileşir , hem sadece bir saatçik geç kaldın ve annemin bunu anlayışla karşılayacağından eminim."
"Teşekkür ederim Kumsal , bu arada Meryem abla nerede ?"
"Dışarıda kafeyle ilgili birkaç işi varmış , onları halletmeye gitti."
Olumlu anlamada başını salladığında son kutuyu boşaltıyordum. İyice kutularla dolan çöpe baktım.
"Elif abla İlayda ve ben çöp atmaya gidiyoruz."
"...ama fazla oyalanmayın , biliyorsunuz birazdan kafe tıklım tıklım olacak."
Tamam dedim ve İlaydayı çekiştire çekiştire mutfaktan çıktım.
İlayda'nın az önce konuştuğumuz konuya dönmesini istemiyordum bu yüzden İlaydayı oyalamaya çalışıyordum.
Elime aldığım çöp poşetiyle kafeden çıkarken Deniz'i her zamanki oturduğu mavi masada lacivert defterine defalarca olduğu gibi yine bir şeyler yazarken gördüm. Tam kafamı çevirecekken göz göze geldik.
Oturduğu masaya yansıyan güneşle resmen mavi gözleri parlıyor gibiydi fakat ben yine onun gözlerine 3 saniyeden fazla bakamamıştım. Koşar adım kafeden çıktım ve İlayda'nın arkamdan gelip gelmediğine bile bakmadan yürümeye devam ettim.
İlayda'nın seslenmesiyle olduğum yerde durdum ve arkamı döndüm. Ellerini dizlerine koymuş , nefes nefese kalmış şekilde bana baktı ve azarlayan bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
"Sen beni maraton koşucusu falan mı sandın? Alt tarafı göz göze geldiniz ya. Her göz göze geldiğinizde beni böyle peşinden koşturacaksan sizi shiplemeyi bırakırım bak!"
"Shiplemek mi? Bunu bir televizyon dizisi felan mı sanıyorsun sen? Sana bu konu hakkında konuşmak istemediğimi söyledim. Zaten konuşacak bir şeyde yok!"
İçten içe kalbim acıdı ama konuşulacak bir şey olmamalıydı , olamazdı.
"Neden böyle söylüyorsun , bence siz-"
"Biz diye bir şey yok!"
O kadar sert bir sesle söylemiştim ki bunu kırılmış gibi dudaklarını büktü fakat sesimi yükseltmesem bu konuşma devam edecekti ve ben korkuyordum. Aptalca fikirlere kapılmaktan , olmayacak şeylere inanmaktan korkuyordum.
Küçük adımlarla yürümeye devam ettim. O ise bir kaç dakika içinde yanımda bitmişti. Yan yana elimdeki çöple sessizce yürümeye başlamıştık. Kafenin önünde duran çöp kutusunu es geçtim ve yan sokağa saptım.
Kafamı boşaltmak için yürümek iyi geliyordu , en azından bir süre beni oyalıyordu. O ise çöp kutusunun önünden geçtiğimiz halde hala neden çöple başka bir sokağa girdiğimizi sorguluyor gibiydi ama sormadı.
İki sokak ötedeki çöpe vardığımda çöp konteynırına elimdeki poşeti bıraktım. İlayda'nın hala sessiz olması onu kırdığımı gösteriyordu ve bu sessizlik beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Ona döndüm ve kızıl saçlarının ardındaki kahve gözlerine baktım.
Özür dilerim dediğimde bir anda sarılıvermişti. Ne yalan söyleyim bu çok iyi gelmişti. Kulağıma fısıldadı.
"Sadece sana yardım etmek istiyorum."
Biliyorum dedim buruk bir tebessümle.
Keşke bende kendime yardım edebilseydim. Bazen insan çevresindekilere yardım etmeye çalışırken kendisine bile yardım edemediğini anlıyordu.
Şuan olduğu gibi kendime yardım edemiyor kalbime bir sargı daha saramıyordum. Kalbim acıyordu ve bu acıyı hiçbir sargı geçiremezdi. Geçmiş benden bir çok duygumu alıp götürmüş , kırık ve sargılarla dolu bir kalp bırakmıştı.
Sargılarla dolu bir kalbe nasıl yardım edilebilirdi ki? Kalbin üzerindeki sargıları çekip almak geçmişin kalp kırıklıklarını gün yüzüne çıkarmaktı ve o kırık parçalar karanlıkta kalmalıydı.
Kollarımız birbirinden ayrıldığında arkamdan gelen sesle yeri
mden sıçradım.
"Ahh, ne kadar dokunaklı bir sahne, birbirlerine sarılan iki anaokulu çocuğu!"
Duyduğum cümleyle birlikte karşımızda duran ve sinsice bize bakan kahverengi gözlere baktım...












